Açık Radyo’yu online dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Radyo Garden üzerinden Açık Radyo’yu dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi Programları ve Podcast Arşivleri içinTIKLAYINIZ

Açık Radyo resmi web sitesi: acikradyo.com

Açık Radyo’yu internet üzerinden ve mobil cihazlarından dinlemek isteyenler için faydalı bilgiler

Açık Radyo Arşivi için TIKLAYINIZ

Açık Radyo program blogları için TIKLAYINIZ

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi: 4 Kasım 2019 – 20 Mayıs 2020 akışı için Tıklayınız Günlük / Tıklayınız Haftalık

————————————————————————————

06:00 – 06:55 DemocracyNow!

democracynow.org/shows/2019/11/15

07: 00 – 07:20 Tehlikeli Oyunlar (Yeniden) / Yazan: Oğuz Atay / İletişim Yayınları / Okuyan: Tilbe Saran

Usta yazar Oğuz Atay’ı ölümünün 40. yılında, “Tehlikeli Oyunlar” romanının okumasının tekrarı ile anıyoruz.

07:30 – 07:50 Sabahlık / Didem Gençtürk ve Emre Aydoğdu

sabahlik.tumblr.com/

08:00 – 10:00 Açık Gazete / Ömer Madra, Murat Can Tonbil,  Selahattin Çolak

acikgazete18.11.2019

Açık Gazete kayıt arşivi

Günün Sözü

“Katolik Kilisesi ilmihali içine ekolojiye karşı günahı, müşterek evimize karşı işlenen günahı yerleştirmemiz lazım geldiğini düşünmekteyiz, zira bu bir görevdir.”

Dünyadaki yaklaşık 1,3 milyar nüfuslu Katolik camiasının başı Papa Françesko, Vatikan’da yaptığı tarihî konuşmada faşist güçlerin dünya çapında yükselmesi; ve büyük şirketlerin çevreye, yoksullara, yerli halklara, gezegene karşı işlemekte olduğu günahlar konusunda insanlığı uyarıyor. (Religious News Service, Common Dreams)

Görüntünün olası içeriği: 5 kişi, sahnedeki insanlar, ayakta duran insanlar ve düğün

yildizkenteracikradyoda09aralik2008acikdergi

yildizkenteracikradyoda09aralik2008acikdergi_201911

***

Yıldız Kenter’in anısına…

18 Kasım 2019
Fotoğraf: Sebati Karakurt

Duayen tiyatrocu Yıldız Kenter 91 yaşında tedavi gördüğü hastanede yaşama veda etti. Akciğer tedavisi gören Kenter, bir süredir yoğun bakımdaydı.

(Kenter’in 9 Aralık 2008’de Açık Dergi’de Eraslan Sağlam’ın konuğu olduğu kaydı paylaşıyoruz.)

Kenter için 19 Kasım Salı günü saat 10.00’da Kenter Tiyatrosu’nda bir tören düzenlenecek. Törenin ardından Kenter’in naaşı Levent Cami’nde kılınacak öğle namazının ardından Aşiyan Mezarlığı’na defnedilecek.

Yıldız Kenter kimdir?

11 Ekim 1928 tarihinde İstanbul’da doğdu. Asıl adı Ayşe Yıldız’dır. Annesi İngiliz Olga Cynthia (Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını aldıktan sonra adı Nadide Kenter olarak değişmiştir) ve babası Türk diplomatı Ahmet Naci Kenter’dir. Ankara Devlet Konservatuarı Yüksek Bölümünü sınıf atlayarak bitirdi. On bir yıl Ankara Devlet Tiyatrosunda çalıştı. ‘Rockefeller‘ bursu kazanarak, American Theatre Wing, Neighbourhood Play House ve Actor’s Studio’da oyunculuk ve oyunculuk öğretiminde yeni teknikler üzerine çalışmalar yaptı. Ankara Devlet Konservatuvarı’na hoca olarak atandı.

1959’da Devlet Tiyatrosu’ndan ayrıldı. Muhsin Ertuğrul ile bir yıl çalıştı. Kardeşi Müşfik Kenter ve eşi Şükran Güngör ile Kent Oyuncuları Topluluğunu kurdu. Daha sonraki yıllarda sürekli olarak Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık’ta ‘Değişen Eğitim Metotları’ ve ‘Oyunculuk Metotları’ üzerine çalışmalar yaptı.

1962’de tiyatro hizmetlerinden ötürü ‘Yılın Kadını’ seçildi. 1968’de İstanbul’da Kenter Tiyatrosunun binasının inşaatını tamamladı. Sinema oyuncusu olarak üç kez ‘Altın Portakal’ ödülüne layık görüldü. Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Almanya, Hollanda, Danimarka, Kanada, Yugoslavya ve Kıbrıs’ta İngilizce ve Türkçe oyunlar sergiledi.

100’ün üstünde oyun oynadı. 100’e yakın oyun sergiledi. Shakespeare, Çehov, Brecht, Inoesco, Pinter, Albee, Tennessee Williams, Alan Ayckbourn, Arthur Miller, Brian Freil, Neil Simon, Athol Fugard, Sergey Kokovkin gibi pek çok yazarların yanı sıra Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı, Güner Sümer, Adalet Ağaoğlu, Zeki Özturanlı, Güngör Dilmen, Muzaffer İzgü gibi pek çok Türk yazarının oyunlarını da sahneye koydu, oynadı.

1984’te Roma’daki İtalyan Kültür Birliğince ‘Adalaide Ristori’ ödülüne layık görüldü. Profesör Yıldız Kenter, 37 yıldır sahne hocalığı yapmaktadır.

1989 yılında, Korsika – Bastia Film Festivalinde ‘Hanım‘ filmindeki rolüyle ‘En İyi Kadın Oyuncu‘ ödülünü aldı.

1991 yılında tiyatro sanatına hizmetlerinden ötürü Uluslararası Lions Kulübünün ‘The Melvin Jones’ ile ödüllendirildi. İki kez Ulvi Uraz ‘En İyi Kadın Oyuncu’, üç kez de aynı dalda Avni Dilligil ödülüne layık görüldü.

1994’te ‘Konken Partisi’ oyunundaki Fonsla rolü ile ‘Olağanüstü Yorum’ ödülünü aldı. Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüzyılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırıldı. 1995’te Kültür Bakanlığınca, tiyatro sanatına katkılarından ötürü ‘Onur‘ ödülüne layık gördü. Profesör Kenter’e aynı yıl tiyatro sanatına katkılarından dolayı ‘Mevlana Kardeşlik ve Barış Ödülü’ verildi.

1996’da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından Ramiz ile Jülide’deki Jülide rolü için ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülü verildi. 19 Mayıs 1997’de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından ömür boyu Tiyatro Sanatına katkısından dolayı verilen onur ödülü Yıldız Kenter’e Dame Diana Rigg tarafından takdim edildi.

1998’de Ankara Sanat Kurumu ‘Yılın Kadın Sanatçısı’ ödülü, 1998 Muhsin Ertuğrul yaşam boyu tiyatro sanatına katkılarından dolayı onur ödülü, 1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü, ‘Martı‘ adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle 1999, Afife Tiyatro Ödülleri – En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldı.

08:02 Eduardo Galeano: Ve Günler Yürümeye Başladı / Çeviren Süleyman Doğru / Sel Yayıncılık

“Kabilemizin hikâye anlatıcısı” benzersiz yazar Galeano’ nun yeryüzündeki harikulade konukluğundan bizlere kalan son eserinden her sabah bir hikâyeyi Açık Gazete’nin açılışında okuyarak güne başlamanın hepimize iyi geleceğini düşünüyoruz.

09:00 – 09:30 Pazartesi  Ali Bilge’yle Ekonomi Politik

ekonomipolitik20191118

***

‘Radikal kötüye karşı kötüyü tercih etmek’

21 Kasım 2019
Fotoğraf: Reuters

‘Ekonomi Politik’ köşesinde Ali Bilge’yle konumuz olasıerken seçim senaryoları.

(18 Kasım 2019 tarihinde Açık Radyo’da Ekonomi Politik programında yayınlanmıştır.)

 

Ömer Madra: Günaydın Ali bey!

 

Ali Bilge: Günaydın Ömer bey, günaydın Can, günaydın Selahattin, merhabalar.

 

Can Tonbil: Günaydın efendim.

 

ÖM: Merhabalar. Bir haberi veremedik, şimdi onu da önden söyleyelim. Siyasi cesaret ödülü almış Almanya’da kurulan İlerici İttifak 2019 özel ‘siyasi cesaret’ ödülünü dün akşam Stockholm’de yapılan bir törenle HDP önceki dönem eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’a vermiş. Törene HDP dış ilişkiler sorumlusu Hişyar Özsoy ve Demirtaş’ın eşi Başak Demirtaş’la birlikte katılmışlar. Edirne cezaevinden de Demirtaş “bana layık gördüğünüz ‘siyasi cesaret’ ödülünü direnen Kürt halkı başta olmak üzere Türkiye’deki tüm halklara armağan ediyor ve bu ödülü Türkiye’deki cezaevlerindeki kadın yoldaşlarım başta olmak üzere tüm siyasi tutsaklar adına kabul ediyorum” demiş.

 

AB: Galiba Sezgin Tanrıkulu da katılmış törene.

 

ÖM: Öyle mi? Ben Bianet’ten okudum haberi.

 

AB: Katıldığını okudum, doğrusu Tanrıkulu’nun katılmasını da önemsedim. Sincan Türklerine değindiniz değil mi?

 

ÖM: Evet ayrıntılı olarak değindik çünkü bir tek Karar gazetesinde görebildik, çok önemli gelişmeler oluyor, biraz da acar muhabirlik yaparak Sincan’la iş yapan dünyanın bütün şirketlerini tekstil olsun, köle emekçisi çalıştırarak Sincan’dan memnun olduklarını gösteren haberlere de raporlara da yer verdik.

AB: Birkaç ay önce Temmuz başında Cumhurbaşkanı Erdoğan Çin’e resmi bir gezi yaptı malum, onu hatırlatmakta fayda var.

 

ÖM: Çok iyi olur evet.

 

AB: Erdoğan Çin’deyken böyle bir sorunun varlığından söz etmedi “Uygur Türkleri meselesinde Çin devletiyle herhangi bir görüş ayrılığımız yok” dedi. Uygur Türklerinin “mutlu ve refah içerisinde bir yaşam sürdüğünü” söyledi. “Çin’in Sincan bölgesindeki insanların Çin’in gelişimi ve refahı içinde mutlu bir yaşam sürdüğü bir gerçektir. Türkiye, Çin’le olan ilişkisinde var olan uyumu kimsenin bozmasına izin vermez” dedi bu gezide, “Türkiye aşırılığa kesin bir şekilde karşıdır.” dedi. Binlerce insanın zulüm görmesine rağmen.

 

ÖM: Kelimesi kelimesine söyledi bunu değil mi?

 

AB: Evet “refah ve mutluluk içinde bir yaşam sürdürüyor oradaki halklar” dedi.

 

ÖM: Yalnız haberler tam tersine buranın bir toplama kampı durumunda olduğu ve muazzam bir problem yaşandığını, dünyanın en büyük problemlerinden birinin yaşandığı gözünden kaçmış herhalde Cumhurbaşkanı’nın.

 

AB: Zaten hemen akabinde ABD’de yaşayan Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabia Kadir Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir mektup gönderdi, yaptığı açıklamadan duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Özellikle ‘Sincan’da insanlar mutlu bir hayat sürüyor’ sözlerinin kendilerini çok üzdüğünü söyledi. Önce açıklamanın Çin tarafından çarpıtılmış olduğu öne sürüldü ancak ama çarpıtılmadığı daha sonra ortaya çıktı. Türkiye tarafından yapılan ‘yayın yanlış’ diyen bir açıklama bildiğim kadarıyla yok. Zaten, Sincan Türkleri temsilcileri de protesto ettiler ve Erdoğan’dan bir açıklama istediler.

 

CT: Geçen hafta Macron Çin ticaret fuarına gitmişti, karşılıklı olarak kadeh kaldırmışlardı Xi Jinping Ping’le, ardından Paris iklim anlaşmasından çıkmasını eleştirmişlerdi ABD’nin. Orada da Macron İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından eleştirilmişti Çin’in Sincan’da yaptıklarıyla ilgili hiçbir şey söylemediği ve tepki göstermediği için.

 

ÖM: Daha önceki yıllarda Cumhurbaşkanı Erdoğan Başbakan iken ve kuvvetle eleştirmiyor muydu? Ben yanlış mı hatırlıyorum bu Sincan’daki durumu?

 

AB: Eleştirdiği zamanlar oldu.

 

ÖM: Ben de öyle hatırlıyorum.

 

AB: Yanlış hatırlamıyorsam bir sene öncesinde de eleştirel açıklaması var, ama bu ‘dostlar alışverişte görsün’ türü açıklamalar oluyor, sonuçta Çin yatırımları Erdoğan için çok önemli, Çin’le imzalanan ekonomik anlaşmalar söz konusu. Bu arada şunu ekleyelim, 2-3 gün önce Dünya Bankası da, Çin’in Uygur bölgesindeki Müslümanlara yapılan baskılar nedeniyle verdiği krediyi kesti, kırptı. Dünya Bankası’nın bölge halkı için verilen kredinin toplama kamplarında kullanıldığını öne sürerek önemli bir kısmını iptal etti. ABD merkezli Foreign Policy dergisinde ilk kez Ağustos ayında gündeme gelen haberde, Çin’in Dünya Bankası’ndan aldığı 50 milyon dolar değerindeki kredinin, Uygurlu Müslümanların zorla tutulduğu kamplarda harcandığını kamplarda kullanılan teller , biber gazı silahı ve kurşun geçirmeyen yelek gibi malzemeleri satın almak için kullanıldığı iddia edilmişti. Dünya Bankası, 2015 yılında Çin’e verilen 50 milyon dolarlık krediyle, Uygur bölgesindeki Müslümanlara baskı yapıldığı suçlamasının ardından buradaki kalkınma projelerine yapacağı desteğin miktarını düşüreceğini duyurdu. Çin’in bölgeye uyguladığı politikalardan endişe duyduğunu belirterek – soykırım gibi bir şey- gelişmeleri dikkatle izlediklerini, denetimlerin zor olduğunu da öne sürerek kredinin önemli bir kısmını engelledi.

Ayrıca Çin Merkez Bankasından bu yıl içinde 1 milyar Dolar geldi bize, dövizimizin çok kıt olduğu dönem vardı ya, işte o zaman da Çinliler bize 1 milyar dolar gönderdiler, 23 Haziran seçimleri sırasında Türkiye’nin kasasına girdi bu para. Biz bu aktarımı Ağustos’ta öğrendik.

Sonuç itibariyle çok yüksel bir miktar değil, ama asıl meselemiz paradır, yatırımdır, ekonomidir. Para bir yana, Uygur Türkleri bir yana..Daha önce de hatırlarsınız, “bizi Şanghay beşlisi içine alın” diye yalvardık durduk, çevrelerinde dolaştık. Uygur Türklerine reva görülen bu durum üzerine şu ana kadar muhalefetten ve iktidardan hiç ses var mı? Dün, Türkçe yayın yapan Euro News’ da haberleştirmiş bu konuyu, New York Times’tan alıntı yapmış. Bu habere, 3 konuyu da eklemiş olduk. Dünya Bankası’nın bu durumu protesto ettiğini ve yardımı kestiği/azalttığını , Çin Merkez Bankası’ndan Türkiye’ye gelen parayı, ayrıca Erdoğan’ın 3 ay önce Çin gezisinde “böyle bir sorun yoktur” demecini.

 

CT: Ben bir de şunu anlamıyorum Ali bey, geçtiğimiz yıllarda bu ramazan aylarında Çin’in Sincan bölgesinde oruç tutturmama, devlet dairelerinde bunu yasaklama ile ilgili haberler dolayısıyla insanlar sokaklarda Koreli turistleri kovalıyorlardı, hatta Sincanlı aşçılara saldırılar düzenleniyordu konu doğrudan onlarla ilgili olmamasına rağmen ama böyle bir potansiyel protesto hareketi olmasına rağmen hiç kimse sesini çıkarmıyor Türkiye’de. Neden?

 

ÖM: Evet bütün bu izleme araçları, veri toplama araçları da Sincan’daki teknoloji şirketlerinde yapılıyor köle emeğiyle. Onu da hatırlatalım.

 

AB: Evet. Aslında Türkiye’deki kömür ocaklarında çok ucuza, gün yüzü görmeden Çinlilerin çalıştığını da belirtelim. Türkiye’deki özelleştirilen kömür ocaklarında Çin’li işçiler çalıştırılıyor çok düşük ücretlere ve yerin üstüne de çok fazla çıkamıyorlar. Türkiye’de de, Çin emeği anormal biçimde sömürülüyor. Türkiye’deki Çin yatırımlarındaki istihdama baktığımızda bu görülüyor, çok ucuza ve çok kötü koşullarda çalıştırılıyorlar. İsterseniz bu konuyu tamamlayalım.

ÖM: Evet şimdilik bir kenara bırakalım ama dünyanın en büyük trajedilerinden biri yaşanıyor, riyakarlık ve trajedilerinden biri ve tepki gelmiyor.

 

CT: Şunu da hatırlatmak isterim, en zengin Çinlilerin sayısı geçtiğimiz ay en zengin Amerikalıların sayısını geçmişti ilk kez tarihte. Dünyanın en zenginlerini oluşturan %10’luk kesimdeki Çinlilerin sayısı Amerikalıları geçmişti. Hikayenin böyle bir kısmı da var.

 

ÖM: Evet, hepimiz Çinliyiz!

 

AB: Ama kişi başı düşen gelire bak!

 

CT: Orası önemli değil! Konu o değil!

 

AB: Riyakarlık aynı zamanda Türkiye’de özellikle kayyımlar karşısında alınan tavırda da görülüyor malum geçen hafta da bu meseleye değindik. Türkiye’de 24’ü buldu kayyım atamaları, sanki hergün açıklanan döviz fiyatları gibi, hava durumu gibi, kayyım atamalarına tanık oluyoruz.

ÖM: “16 Kasım 2019 itibariyle eğer yenileri eklenmediyse” diye yazmış Aydın Engin bir kısa son dakika yazısıyla “tam 24 il, ilçe ve beldenin belediyeleri kayyımlandı” diyor.

 

AB: Üstelik ikinci tur kayyımlanma! 2016’da ki OHAL uygulamasında da kayyım atamalarıyla karşı karşıya kaldık, malum 2014 yerel seçimlerini kazanan HDP’li Belediye Başkanları ve meclis üyeleri görevlerinden alındı, tutuklandı, ilk turda da seçilmiş başkanları ve üyeleri temizlediler. Ve geldik 2019 yerel seçimlerine, seçimlerde daha önce kayyım atanan şehirlerin %95’ini tekrar HDP kazandı. Altını çizmemiz gereken en önemli husus: HDP hem daha önce kayyım atanan belediyeleri tekraren ve çok yüksek oylarla kazandı, hem de Batı Türkiye’de ve Türkiye’nin genelinde ittifakın adaylarına HDP‘nin destek vermesi sonucunda 12’ye yakın büyük şehir dahil ana muhalefet CHP önemli başarı elde etti, adayları seçilmiş oldu. İstanbul dahil iktidar önemli bir yenilgiyi tattı. İktidar, bu şehirleri HDP sayesinde kaybetti.

Ama bugün gelinen sonuç şu oldu; iktidar HDP’li 24 belediyeye ikinci kez ve yeniden kayyım atadı ve buna karşı ana muhalefet ve genel olarak toplumsal muhalefet kayıtsız ve duyarsız. Elbette sessizlik ve kayıtsızlığın yarattığı bir hasar söz konusu. HDP tabanında belediyelerden ve meclisten çekilme düşüncesi hasıl oldu, seçimlere karşı güven bunalımı doğdu. Demokrasi tek başına seçim ve sandık demek değil elbette ama seçimlerin tüm zorluklara ve oyunlara rağmen gerçekleşebilmesi çok önemli, ancak kayyım atamaları seçimleri yok saymakta.Üstelik kayyım atamaları ciddi hukuki sorunlar içermekte .

Bütün bu kırılmalar, kopuşun sebebi ana muhalefetin gösterdiği tavırda saklı , genel muhalefetin gösterdiği kayıtsızlık, böylesi duygu ve düşünce kırıklıklarına, ayrılma, kopuşa, tabir-i caizse sine-i millet denilen “meclisi ve belediyeleri bırakıp gidelim” tartışmalarını ve yönelimini yarattı. 20 Kasım Çarşamba günü bu duruma ilişkin HDP genel merkezi, hem bir politika setini deklere edecek, hem de anladığım kadarıyla katılımcıların görüşünü alıp tartışmaya açacak. “Belediyeleri, belediye meclisini bırakalım” diyenler de var, kesinlikle buna karşı olanlar da var, “belediyeleri bırakalım mecliste kalalım” diyenler de var. Kayyım atamalarını irdelerken meseleye Suriye’deki savaşa birlikte bakmak lazım. İktidar Suriye de istediğini elde edemedikçe içerde kayyım atamaya hızlanarak devam ediyor, Suriye‘de genişleyemeyen harekat burada kayyım atamaları ile gerçekleşiyor, tüm bu gelişmelerde siyaset alanının daralmasına yol açıyor. İktidar meydanı boş buluyor ve hukuk dışı düzenlemelerle seçilmiş insanların görevlerinden alarak HDP’li seçmene, bölge halkına başka bir adres gösteriyor. Gösterdiği yer doğru bir adres değil, bu tuzağa düşmemek lazım, buna çok dikkat edilmesi lazım.

Kürt siyasi hareketi de genel olarak HDP’yi destekleyenler için iktidarın gösterdiği yer belli, siyaseti sonlandırmaya gayret ederseniz, siyaset alanını daraltırsanız, insanlara legal alan dışında başka bir adres gösteriyorsunuz demektir. Dolayısıyla “meclisi ve belediyeleri bırakıp gidelim” diyenler, kendilerine yeni adresi nasıl tarif ediyorlar? Bu çok önemli, aksi taktirde iktidarın tarifine uygun hareket etmiş olursunuz. Türkiye’de demokrasi mücadelesiyle Kürt sorununun çözümü iç içe geçmiş hususlardır. Bugün Türkiye’de, genişleyen demokrasiyle Kürt sorununun çözüleceğine inanan çok ciddi bir demokrat kitle söz konusudur. Meseleye bu çerçevede bakmak ve çözümü bu şekilde aramak gerektiğini düşünüyorum. Demokratik toplumsal muhalefetin çok etkin tavır alması gereklidir.

Ben kişisel olarak, Ali Bilge olarak yetkileri daralmış, önemini önemli ölçüde kaybetmiş olmasına rağmen TBMM’den ayrılmaya karşıyım, en son zerresine kadar buralarda kalınması gerektiği düşüncesindeyim. Belediyelere gelince, evet iktidarın hukuk dışı zalimane uygulaması var, evet iktidar politikası “lanet olsun bırakıp gidelim” türü düşüncelere, kırılmalara yol açıyor ama,- pek çok kez ama diyebiliriz -unutmayalım yerel yönetimler her şeyden evvel çok fazla da tabanla, halkla, seçmenle ilişkide olunan kurumlardır. Bu nedenle de, HDP’nin kazandığı ortamları, belediyeleri de terk etmesinin doğru bir düşünce olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Toplumsal muhalefetin konuya dikkatli bir şekilde eğilmesi gerektiğine inanıyorum, özellikle baroların. Demokrasiden yana güçlerin, partilerin , demokratik kitle örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının HDP‘yi yalnız bırakmaması gereklidir. Barolar, ilk hamleye karşı, 3 büyük şehre kayyım atamasına karşı ciddi bir tavır aldılar, 30’a yakın büyük baro katıldı.

HDP’de gelişen terk duygusunu anlamak çok mümkün, destekledikleri ana muhalefetin kayıtsız tavrı duyarsızlığı, teşekkür beklerken uğradığınız zulme seyirci kalınması müthiş bir kopuş ve terk duygusu yaratıyor. Ana muhalefet ve ittifak sayenizde kazanmış ve size sırtını dönüyor. Aynı zamanda ikinci kez %90’lara varan oylarla seçtikleri kişilerin görevden alınması, tutuklanması büyük bir kırıklık yaratıyor.

Ancak siyaset ve siyasa oluşturmak kırıklıkların üstüne çıkmayı gerektirmektedir. Son dönemde HDP Yönetimi ve seçmeni; radikal kötüye karşı kötüyü tercih etme durumu ile karşı karşıya kalmaktadır, radikal kötü belli, kötüde belli, kötüyle de ciddi sorunlar yaşıyorsunuz, güvenmiyorsunuz. Ancak radikal kötü sizi yok edecekse, an itibarıyla kötüyle işbirliği seçeneği her şeye rağmen doğru bir seçenektir. Dolayısıyla kötüyü tercih etmek, kötüyle birlikte radikal kötüyü saf dışı bırakmak, elbette zor ve taban ve kadro bunalımlarına açık bir süreçtir. Aynı zamanda siyasi virtüözlük isteyen, ipliği iğne deliğinden geçirmek gibi incelik isteyen bir durumdur. Radikal kötüye karşı kötüyle işbirliği yapmak tabanda HDP ‘de bugün yaşanan kırıklıklara yol açabiliyor ama siyaset yapmak ve siyasa oluşturmak böyle bir şey. Adım adım demokrasi mücadelesi, doğru zamanlama ve ittifaklar üzerinden, tercihleri doğru yönetmekle kazanılabilir. Hem keskin bir bıçak üzerinde düşmeden yürümek, hem de ayağını kestirmemek. Zor fakat imkansız değil , Kürt siyasi hareketi ve demokratik toplumsal muhalefet aklını uçurmadığı müddetçe başarabileceği bir şey. Radikal kötü size bir adres gösteriyor ve o adres doğru adres değil. Elbette burada asıl mesele kötüyü onarmak meselesidir.

 

ÖM: BBC Türkçe’den Ayşe Sayın yazmış “HDP yönetimi ‘sine-i millet’ seçeneğine sıcak bakıyor mu?” diye, yani “orada bu HDP’nin Şanlıurfa, Suruç, Mardin, Savur, Derik ve Mazıdağı ilçe belediye başkanlarının da görevden alınıp yerine kayyım atanmasıyla toplam 24 gibi muazzam bir sayışa ulaşması üzerine kayyım atanan belediyelerin, HDP’ye yakın kesimler ve parti içinde sine-i millet tartışmasını bir kez daha gündeme taşıdı. Özellikle Selahattin Demirtaş’ın avukatı Mahsuni Karaman’ın partinin elinde toplu istifa ederek ara seçimle hodri meydan deme imkanı olduğunu belirtiyor. HDP’nin elinde toplu istifa ederek hodri meydan deme imkanı var, TBMM istifaları kabul eder ve ara seçim olursa ne âlâ, yeni bir çıkış olabilir. Kabul etmezse de iktidarın tasfiye politikası ifşa olur” demiş ama hemen bir açıklama ve düzeltme da yayınlıyor Mahsuni Karaman. “Bir kimseye istifa çağrısı yapmadım, anayasada belirlenmiş hüküm ve imkanlar çerçevesinde tespit ve yorumda bulundum. İki, Demirtaş’ın avukatı sıfatıyla değil Mahsuni Karaman olarak kişisel bir paylaşımda bulundum” demiş.

 

AB: Bu konuda değişik açıklamalar var, sanıyorum önce 20 Kasım’da genel merkezin yaklaşımı, düşüncesi ortaya konulacak ve bu çerçevede parti içerisindeki tartışma mı yapılacak, onu anlamış değilim, yani önce tartışma sonra karar mı olacak? Yoksa bir karar mı deklere edilecek? Açıklamalardan bunu tam anlamış değilim.

 

ÖM: Ayşe Sayın’ın haberinde HDP yönetimi tüm talepleri 20 Kasım’da parti bileşenleri, belediye başkanlarının da katılacağı ve kayyım atamalarına karşı izlenecek tutumun belirleneceği toplantıda netleştirileceğini ve bir deklarasyonla da kamuoyuna açıklandığını belirtiyor.

 

AB: Anladığım bir şekilde eleştirileri alacak yani açıklamalar arasında bazen farklılıklar olabiliyor ama hem teşkilatın hem de toplumsal muhalefetin bu konudaki düşüncesine itibar ederek bir politika setinin ortaya konması, beklenen bu olmalı diye düşünüyorum. Çünkü sonuçta, evet bu çok yüksek bedelli ağır bir mücadele ve Kürtler açısından ve Kürt siyasi hareketi açısından çok ağır geçiyor. Ancak esas husus, anahtar rol CHP, CHP’nin duyarsızlığının aşılması. Şu ana kadar herhangi bir kıpırdama görmüyoruz ana muhalefette.

 

ÖM: Evet ses seda çıkmıyor.

 

AB: Pek çok konuda da olduğu gibi ses seda yok. İzninizle birde şunu hatırlatmak istiyorum. HDP’nin öncelleri de zaman zaman boykot girişimlerine baş vurmuşlardı, BDP’nin de daha önce de birkaç boykot girişimi olmuştu hatırlayın; mecliste yemin krizi, Hatip Dicle krizi, o boykotlardan geri dönmüştü parti. Terk ve boykot gibi vaziyet almalar iyi bir zamanlama ve doğru okunacak bir siyasette yapıldığında sonuç alınabilecek durumlardır. İktidarın gösterdiği adresin tuzağına düşmemek gerekir, dikkatli olunması gereken bir durum. HDP siyasetçileri de çok önemli tecrübeler yaşamış insanlar ve herhalde parlamentodan , belediye meclisleri ve başkanlıklardan ayrılmamak şeklinde bir eğilim karar çıkacaktır, benim beklentim böyle.

 

ÖM: HDP eş başkanı Sezai Temelli de “tavrımızı deklarasyonla açıklayacağız. Çok sayıda çeşitli seçenekler var, hepsini değerlendireceğiz, kamuoyu araştırmalarına bakacağız ve ona göre karar alıp kamuoyuna açıklayacağız” demiş. Ağrı eski belediye başkanı Sırrı Sakık da “ya bir yol bulacağız ya bir yol yapacağız” diye konuşmuş. Kars belediye başkanı Ayhan Bilgen de tepkisel tartışmalarla yürütülmemesi gerektiğini savunmuş, yani parti kurullarının toplumdaki beklentiyi de dikkate alarak yeniden bir değerlendirme yapılması gerektiğine işaret ediyor ama esas karar vericinin seçmen olduğunu söylemiş. Böyle bir durum var.

 

AB: Tabanda ciddi bir rahatsızlık var, yani insanlar seçtikleri adamları 3 gün sonra görevden alan bir devletle karşı karşıyalar, neye güvenecekler?

 

ÖM: Ve kadınları.

 

AB: Evet adamları ve kadınları, kadınlar da çoğunlukta zaten. Dolayısıyla büyük bir kırıklık yaşanıyor ama bunu tamir etmek, siyasa geliştirmek toplumsal muhalefetin, HDP’nin icra etmesi gereken hususlar, topyekûn bu meseleye demokrasi paydası üzerinden bakmak gerekiyor. Şunu unutmayalım, 1946’dan bu yana, iyi kötü bir demokrasimiz vardı, 3 darbe yaşadık ama bir şekilde , tatmin etmese de kurumlar oluşmuştu, parlamenter sistem hakimdi. Dünyada son 25 yıl içerisinde orta düzey demokrasiden hiç demokrasiye geçip, hiç demokrasiden yeniden demokrasiye geçme deneyimi olan ülke benim bildiğim kadarıyla yok. Üstelik Türkiye’de demokrasi mücadelesi kadim bir etnik sorunu kapsıyor, bu sorun üzerinden yükseliyor. Dolayısıyla bütün bunları çerçeveleyerek bakmak lazım. Ancak esas odaklanılması gereken ana muhalefettir. CHP’nin bu mesele üzerinde yaklaşımı nasıl değiştirilebilir, nasıl bu konuya dikkatleri cezbedilebilir ve olması gereke çizgiye nasıl çekilebilir? Buna uğraşmak gerekiyor böyle bir perspektif içinde bakılması lazım ittifak meselesine de. En büyük yanılgı da bence, 23 Haziran sonrasındaki ittifakın daha güçlendirilerek değil, ittifakı unutarak bu noktalara gelinmesi oldu. Demokratik ittifakın güçlendirilmesi üzerine kafa yormak lazım, ben böyle düşünüyorum.

 

ÖM: Ben de aynı kanaatteyim doğrusu.

 

AB: Başka konumuz var ama zamanımız var mı?

 

CT: ‘Official’ olarak yok ama yani siz istiyorsanız bir kolaylık sağlamak için elimizden geleni yaparız! Zaten bir 15 saniyenizi aldım.

 

AB: 25 yılın 17 yılında varım, sadece 17 saniye lütfen! Geçen haftadan şunlara dikkat çekmek istiyorum, Kaşıkçı cinayetinden sonra yeni bir cinayet daha yaşandı İstanbul’da. Ne olduğu aslı astarı nedir açıklanmadı? Netliğe kavuşmadı değil mi bu beyaz baretliler meselesi?

 

CT: Eski İngiliz ajanı.

 

AB: Sanki İkinci dünya savaşı İstanbul’unu yaşıyoruz, ajanlar kaynıyor, gidiyor, geliyor, ölümler, öldürmeler filan. İlginç bir dönem yani. Bir uçak dolusu adam geliyor, bir gazeteciyi parçalayıp gidiyor. Sonra eski bir ajan ölü bulunuyor..

 

ÖM: O da karanlıkta çok, karısına çıkış izni verilmemiş.

 

AB: Öyle mi? Onu bilmiyordum.

 

ÖM: Evet, yurt dışına çıkış izni verilmediğine dair bir haber vardı. Bir de Mesurier’in oturduğu o sokağın karşısında her gün aynı saatte saatlerce mendil satan adam ortadan kaybolmuş.

 

AB: Evet çok ilginç, ilginç gelişmelerden iki tanesi de söyleyerek hakkımı kullanmış olayım ve de gelecek haftaya da bir pas atmış olalım. Perinçek Eymür çatışması oldu birde .

 

ÖM: Evet, izleyemedim ben ama arkadaşlardan, dostlardan söyleyenler oldu.

 

AB: Aynı zamanda Erdoğan’ın Amerika heyetindeki bir kişi eksikti, hep giderdi bu kişi, dikkatimi çekti. MİT müsteşarı yoktu heyete..

 

ÖM: Öyle mi?

 

AB: Evet, hep ABD’ye birlikte gidiyorlardı, sürekli ekipte olurdu, Cumhurbaşkanı “sır küpüm” demişti kendisi için..

 

ÖM: Hakan Fidan mı?

 

AB: Evet. Bu gezide yoktu bunlar geçen haftadan dikkatimi çekenler, programı bunlarla kapatalım. Gazeteci arkadaşlarımıza da pas atmış olalım. Hepimize yani.

 

ÖM: Çiçero kitabını da okumaya başlayalım tekrardan.

 

AB: Evet bence de! Peki iyi yayınlar, son olarak geçen hafta 25. yılımızı kutladık, Yıldız Kenter’i de alkışlarla uğurluyoruz ve dev sanatçıyı selamlıyoruz.

 

ÖM: Evet ona da bir günaydın ve son oyunuyla ilgili olarak Eraslan Sağlam’ın onunla yaptığı güzel bir söyleşi vardı, onun da bir bölümünü yayınlayarak kendisini andık.

 

AB: İyi yayınlar.

 

ÖM: Görüşmek üzere, teşekkürler.

09:50 – 10:00 İzel Rozental ile Haftanın Karikatürleri (Açık Gazete’de yeni köşe)

haftaninkarikaturleri20191118

Sevgili dostumuz çizer İzel Rozental dünyadan ve Türkiye’den seçtiği haftanın karikatürlerini radyoda anlatıyor.

facebook.com/izel.rozental

***

Haftanın Karikatürleri: 18 Kasım 2019

18 Kasım 2019

Bu haftaki programda ele aldığımız karikatürler burada..

Açık gazete 75

10:00 – 10:30 Kirli Çıkı / Utkan Çınar ve Gülşah Görücü / Oldies

10:30 Kamusla Güreş (Yeni program) / Hazırlayanlar: Didem Gürzap ve Kerem Doğan

kamusla_gures_18.11.2019_rec.04.11.2019

Kelimelerin, hayata dokunan anlamları, güncel ve geçmişe dayalı anlam ve çağrışımlarıyla tekrar ele alınacağı bir program

zz8

Kamusla Güreş kayıt arşivi

Kamusla Güreş Twitter

Didem Gürzap Twitter

***

Beyin, Zihin

11:00 – 12:00 Bisiklet Zinciri (Yeni program) / Hazırlayan: Muzaffer Çorlu

Müzik programcımız Muzaffer Çorlu yıllar sonra heyecanlı bir dönüş yapıyor. Programda müzik, filim ve bilim üst şemsiyesi altında besteciler, bilim insanları ve dahi siyasetçiler nöro-bilimdeki yeni gelişmelerle birlikte ele alınıyor.

Bisiklet Zinciri kayıt arşivi

12:00 – 13:00 Caz Club / İçinden Caz Geçenler / Dağhan İş

12:55 – 13:05 Yerdeniz Öyküleri / Okuyan: Tolga Korkut

Amerikalı usta yazar Ursula LeGuin 22 Ocak 2018’de aramızdan ayrıldı. Yazarın Çiğdem Erkal çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan 6 kitaplık kült fantastik serisi Yerdeniz Büyücüsü’nün dördüncü kitabına bir süre önce başladık. Ne zaman biter, orası hâlâ meçhul.

13:00 – 14:00  Babil’den Sonra / Rüzgâra Bırakılmış Sesler / Hazırlayan: Ercüment Gürçay

babildensonra20191118

133acikrdyo94.9babildensonraradyogunleriacikradyo25.yasinda18kasim2019…

zz7

facebook.com/ercumentgr

***

Görüntünün olası içeriği: 5 kişi, gülümseyen insanlar, oturan insanlar

Ercüment Gürçay

AÇIK RADYO (94.9) BABİL’DEN SONRA: RADYO GÜNLERİ

Radyo ile muhabbetim yaklaşık 50 yıldır sürüyor. 1968’den sonraki dönemi çok iyi anımsıyorum. Küçükçekmece Gölü‘nün kuzey ucunda bugün de yaşadığım Altınşehir Köyü’ne yol, su, elektrik, kömürlü trenler, telefon, TV vs. yani ‘medeniyet’ gecikerek geldi ve iyi de oldu. Başlangıçta İstanbul radyosu ve Balkan radyoları en iyi arkadaşlarımdı. 1994’den sonra radyolar çoğaldı. 15 yıldan bugüne Açık Radyo en değerli yoldaşım oldu… Yaklaşık 3 yıldır da program yapıyorum…

Açık Radyo’nun 25’nci yılına girdiği günlerde, bugün 13:00’te radyo günlerime dair muhabbet edip, o yıllardan edindiğim program kayıtlarını sizlerle paylaşacağım.

Programı İstanbul’da FM 94.9 frekansından ve (her yerden) buradan dinleyebilirsiniz: http://acikradyo.com.tr/stream/index.html

***

‘Babil’den Sonra’da Ercüment Gürçay radyoyla 50 yıllık temasını ve Türkiye’deki tarihini anlatıyor

18 Kasım 2019

Açık Radyo’nun 50. yayın döneminde her pazartesi 13.00 – 14.00 saatleri arasında yayınlanan ‘Babil’den Sonra’da bu haftanın konusu ‘Türkiye’de radyo.’

Gürçay, Açık Radyo’nun 25’nci yılına girdiği günlerde, radyo günlerine dair muhabbet edip, o yıllardan edindiği program kayıtlarını paylaşacak. Radyoyla teması 50 yıldır süren Gürçay, radyoyla olan temasını şöyle anlatıyor: “Radyo ile muhabbetim yaklaşık 50 yıldır sürüyor. 1968’den sonraki dönemi çok iyi anımsıyorum. Küçükçekmece Gölü’nün kuzey ucunda bugün de yaşadığım Altınşehir Köyü’ne yol, su, elektrik, kömürlü trenler, telefon, TV vs. yani ‘medeniyet’ gecikerek geldi ve iyi de oldu. Başlangıçta İstanbul radyosu ve Balkan radyoları en iyi arkadaşlarımdı. 1994’den sonra radyolar çoğaldı. 15 yıldan bugüne Açık Radyo en değerli yoldaşım oldu… Yaklaşık 3 yıldır da program yapıyorum.”

Programı İstanbul’da 94.9 FM frekansından ve (her yerden) buradan dinleyebilirsiniz: http://acikradyo.com.tr/stream/index.html

***

Radyolu günler: Geçmişi, Türkiye’deki tarihi ve Açık Radyo

21 Kasım 2019

Türkiye’de radyo yayıncılığı; fiilen 1990’a, anayasal olarak 1993’e kadar devlet eliyle yürütüldü.1993 yılındaki anayasa değişikliği ve 1994 yılında çıkarılan kanunla devlet tekeli kalktı ve özel yayıncılık devreye girdi.

Babil Kulesi’nin hikâyesini bilirsiniz: Nuh’un çocukları Büyük Tufan’dan sonra Sinar (Sümer)’da yerleşmiş, burada bir şehir ve göklere yükselen bir kule yapmak istemişler. Efsaneye göre tanrı kendisine ulaşmaya çalışan insanların kendini beğenmişliğine çok kızmış ve o zamana kadar aynı dili konuşmakta olan insanları dünyanın dört bir tarafına dağıtmış ve dillerini karıştırarak birbirlerini anlamalarını engellemeye çalışmış.

İnsan evladı zaman içerisinde müzik yaparak dil farkını aşabileceğini de keşfeder ve sonra radyonun icadıyla da yaptığı müzikleri hemcinsleriyle doğrudan paylaşır. Radyo denen o ‘büyülü kutunun’ icadı bana göre, Babil’den sonraki insan evladının ‘müzik yapma’ yetisini geliştirmesi kadar önemli bir eylemi oldu. Radyo yayınları bu ortak dilin küresel çapta yaygınlaşmasında çok etkili oldu. Bugün – ahlaki, vicdani evrimini henüz tamamlayamamış insanımsılar hariç- biz insanlar için dil-din-ırk ayrımı en çok radyo sayesinde anlamsız bir detay olarak gerilerde bir yerlerde kaldı. Dünya artık tam bir radyo bahçesine dönüştü ve Açık Radyo’da bu bahçenin en güzel, en lezzetli meyvelerini 25 yıldan bugüne bizlere sunuyor.

Peki, radyoyu kim icat etti?

Bu sorunun net bir cevabı yok. Radyo günümüzdeki son şeklini alana kadar birçok isimden söz etmek mümkün. Radyoya katkıda bulunan bilim insanları ve mucitlerden her biri, radyo teknolojisindeki öncü çalışmaları, yenilikleri ve geliştirmelerinden dolayı genel olarak radyonun mucidi olarak anılırlar.

Alman bilim insanı Heinrich Hertz (1857-1894)1888 yılında elektromanyetik radyasyonun üretilebileceğini ve takip edilebileceğini kanıtlar. Bugün radyo dalgaları olarak bilinen bu radyasyona o dönemde “Hertzian Dalgaları” ya da “aetheric dalgalar” denmekteydi. İngiliz bilim insanı James Clerk Maxwell (1837-1879) 1865 yılında elektronik olarak üretilen radyo dalgalarının yayılma teorisini kurguladı. 1894 yılında Hertz’in ölümünün ardından bilim adamının eski keşifleriyle ilgili makaleler yeniden yayımlanır… Amerikalı bilim insanı David Edward Hughes (1831-1900) 1879 yılında, yaptığı basit bir alıcı verici devresi ile kablosuz olarak sinyaller yayınlayıp aldı. Keşfinin insanlık için ne kadar önemli olduğunun henüz farkında değildi ve bu deneyiminin sonuçlarını yayımlamak için 20 yıl geçmesini bekledi… Günümüzde bir deha olarak kabul edilen Sırp kökenli Amerikalı bilim insanı Nikola Tesla (1856-1943) 1898’de Madison Square Garden’da yapılan bir sergide, bir tekneyi uzaktan kontrol etmek için radyo sinyalleri teknolojisini kullandı. Bu teknolojiyi patentliyen ilk isim oldu… İtalyan bilim insanı Guglielmo Marconi (1874-1937) bu konuya ilgi duyar, kendinden önce gelen fizikçi ve araştırmacıların çalışmaları üzerinde değişiklikler yaparak Maxwell’in teorisini pratikte uygular ve radyonun ticari bir başarı kazanmasını sağlar. Tesla ile Marconi arasında uzun süren dava sonunda bu buluşun patenti Yüksek Mahkeme tarafından 1943’te Tesla’ya verildi… 1900 yılında Kanadalı bilim insanı Reginald Fessenden (1866-1932) 1906 Noel öncesinde ilk radyo yayınını yaptı. Massachusetts Brant Rock’dan bir radyo sinyali gönderdi. Bu sinyali denizdeki bazı telsizciler, bu sinyali ses ve müzik olarak duydular. Bu, ses modülasyonlu ilk iletimdi…

Görünmez Gök İmparatorluğu

1907’de, Amerikalı bilim insanı Lee DeForest (1873-1961) ‘audion’ adını verdiği elektronik bir cihazın patentini aldı. DeForest’in yeni buluşu, radyo dalgalarını yükselterek, insan sesi, müzik ya da herhangi bir yayın sinyalinin yüksek sinyalli ve açık bir şekilde duyulmasını sağladı. Çalışması aynı zamanda radyo vericilerinin farklı kanallar üzerinden birden fazla radyo istasyonu barındırmasına olanak tanıyan ilk AM Radyo türüne yol açtı. Forest bu buluşunu “Bir görünmez gök imparatorluğu keşfettim. Soyut, ancak granit kadar sağlam” sözleriyle açıklıyordu. Radyonun bana göre en güzel tanımı bu: Görünmez Gök İmparatorluğu.

FM radyonun gelişimi

Amerikalı elektrik mühendisi ve mucit Edwin Howard Armstrong (1890-1954) FM (frekans modülasyonu) radyo ve süperheterodin alıcı sistemi geliştirdi. Elektrikli donanımların ve dünyanın atmosferinin neden olduğu gürültü statiğini kontrol altına alarak ses sinyallerini geliştirdi. 42 patent aldı. Armstrong’un yaşamı trajik bir şekilde son buldu. RCA ile FM patentleri üzerinde yıllar süren davalardan sonra, 1954’te intihar etti. FM radyo, 20. yüzyılın son yarısında müzik yayını için en çok tercih edilen form haline geldi. Armstrong, Radyo Mühendisleri Enstitüsü (şimdi IEEE) tarafından verilen ilk Şeref Madalyasının sahibi oldu. Daha sonra Fransız Şeref Lejyonu, 1941 Franklin Madalyası ve 1942 Edison Madalyası da dâhil olmak üzere birçok ödül aldı. Adı, Ulusal Mucitler Onur Listesi’ne ve Uluslararası Telekomünikasyon Birliği’nin büyük mucitler listesine alındı. Bugün radyoyu vazgeçilmezimiz yapan bütün bu isimlere çok şeyler borçluyuz…

Yukarıda bahsi geçen gelişmelerin sonunda 2 Kasım 1920’de ilk radyo naklen yayını Amerika Birleşik Devletleri’nin Pittsburg şehrinde gerçekleşti… Ve sonra 4 Kasım 1994’te Açık Radyo kuruldu…

Radyolu günlerim

Açık Radyo’ya gelmeden kısaca radyolu günlerimden söz etmem gerekirse: Kelimelere anlam vermeye başladığım günden beri, yani yaklaşık 50 yıldır radyo hayatımın vazgeçilmez bir parçası oldu. Ailem 1957’de Çemberlitaş’tan bugün de yaşadığımız Altınşehir Köyü’ne göç ettiler. Köy, Küçükçekmece Gölü’nün kuzey ucunda yer alan, Sazlı Dere Sulak Alanı’nı çevreleyen tepelerde gelişen; adını büyük ihtimalle o günlerde köyün tepelerini süsleyen (bugün yerinde yeller esen), çılgın kokulu, sarı çiçekli Katırtırnakları’ndan alıyordu.

1962’de, en çok 8-10 ailenin yaşadığı o köyde doğdum. Her sabah Açık Gazete’nin başlarında Ömer Madra ve Can Tonbil’in sesinden dinlediğimiz, Saatli Maarif Takvimi’nin sayfalarından okunan mevsimsel hareketlerin hepsini günü gününe yaşardık. Bahar, bahar gibi, leyleklerle, serçelerle, börtü-böcekle, yemişleriyle, çiçekleriyle gelirdi. Yaz yaz gibi, kış kış gibi yaşanırdı. İklim krizi henüz etkilerini göstermemişti ve eko-sistem kendi döngüsü içerisinde tüm canlılara cömertçe hizmet vermeye devam ediyordu. Biz çocuklar da doğanın bütün nimetlerinden sınırsız yaralanıyorduk. Yüzmeyi, balık tutmayı, sandalda kürek çekmeyi; ağaçlardan meyve, bahçelerden sebze çalmayı; tepelerdeki çalı diplerinden zehirsiz mantar, dere-tren yolu kenarındaki çalılardan böğürtlen toplamayı öğrendik. 1970’lerin ortalarına kadar endemik dokusu zengin bu düşler ülkesinde, Sazlı Dere Havzası’ndaki bütün canlılarla, börtü-böcekle alt alta, üst üste geçen bir ‘çayır-çimen çocukluğu’ yaşadık.

Altınşehir Köyü’ne her şey çok geç geldi. Yol, su, elektrik, kömürlü tren, minibüs ulaşımı vs. vs. Köyden Halkalı tren istasyonuna yürüyüp gider-gelirdik. Ortaokula başladığım yıllarda köydeki taş ocağından Zeytinburnu kireç fabrikasına taş taşıyan kamyonlarla yolculuk yapardık. Sefaköy Ortaokulu’na giden 3 öğrenci vardı köyde. Behzat, Vahap ve ben. Bugün artık o köyden geride pek bir şey kalmamış olsa da hala İstanbul’un mahalle geleneğinin sürdüğü, göl manzaralı, bahçeli, ruhu olan evlerimizde yaşamanın tadını çıkarıyoruz yine de. Ki ben hala doğduğum odada yaşıyorum. Bunun ne demek olduğunu ifade etmem hiç kolay değil. Ama ne yazık ki uzun sürmeyecek bu ayrıcalığımız. Yakın zamanda kentsel dönüşüm bahanesiyle 60 yıllık bu hikâye de bir biçimde sona erecek.

Radyom hep başucumdaydı

Köye her şey geç geldi ama her zaman bir radyomuz oldu Kendimi bildim bileli bir radyo tutkunuyum. 1968 yılından itibaren o günlerin tek radyosu olan TRT İstanbul Radyosu programcılarının sıcacık sesleri, dinlediğim müzikler daha dün gibi kulaklarımdaki- ruhumdaki büyülü yerlerini koruyorlar. Evimizdeki ‘büyülü kutu’ radyo en yakın arkadaşımdı. Kışlar çok uzun sürer, kar yağdımı kolay kolay erimezdi. Çoğu zaman köy okulu tatil edilirdi. Uzun kış gecelerinin biricik eğlencesi soba başında dinlediğimiz radyo programlarıydı. Baharla birlikte göldeki kurbağaların çılgın serenatları başlardı ve eve girme saatimiz daha geç olurdu. Ancak o zaman radyo ikinci plana düşerdi. Uzun kış gecelerinde soba başındaki konu- komşu muhabbetlerine radyodan yükselen müzikler eşlik ederdi. Ajans haberleri başlayınca muhabbete ara verilirdi genellikle. En çok Anadolu’dan derlenmiş türküleri seslendiren ‘Yurttan Sesler Korosu’ nu severdim. Genellikle akşam gün batımına yakın yayınlanırdı ve ben İstanbul’daki işinden dönen babamın yolunu gözlerken kulağım da o seslerde olurdu.

Gün geldi siyah beyaz televizyonlar evimize girdi ve radyonun büyüsü bozulur gibi oldu ama ben yine de radyosunu başucundan ayırmayanlardanım. Yaklaşık 10 senedir de hiç televizyon seyretmiyorum.

Açık Radyo’lu günlerim

Yaklaşık 15 yıldır Açık Radyo ile yatıp kalkıyorum. 133 haftadan bugüne de “Babil’den Sonra” programında, akustik çalgılarla çalınmış, halk şarkıları ağırlıklı bir diskotekten yararlanarak programlar hazırlamaya, Türkiye’den ve dünyanın dört bir köşesinden dinlediğim, sevdiğim şarkıları- sesleri dinleyicilerimle paylaşmaya çalışıyorum. Halk şarkıları tercihimde 1968’den beri hayatımda yer eden İstanbul radyosunun ve Balkan radyolarının halk şarkıları repertuvarlarının etkisi var elbette.

Radyomuz bu yıl 4 Kasım’da 25’inci yaşına girdi. Geçen hafta 25’nci Yıl Özel Programında radyodan arkadaşlarımız radyonun arşivinde yaptıkları bir arkeolojik çalışmayla bazı kayıtları yeniden gün yüzüne çıkardılar. Ve söylediklerine göre bu kazıda ele geçen bulgular yıl boyunca bizlere servis edilecek.

Ben de geçen hafta programda İstanbul Radyosu’nun tarihinde küçük bir kazı yaptım. Program süresi elverdiği kadarıyla radyo kayıtlarından örnekler dinlettim.

Programı hazırlarken Meltem Ahıska’nın “Radyonun Sihirli Kapısı” kitabından faydalandım. Ses kayıtlarını da daha çok Youtube’daki Reşit Çağın arşivinden aldım. Radyo günlerini anımsamak isteyen dostlara bu iki kaynağı önermek isterim: Programa 6 Mayıs 1927’de Sirkeci’de Büyük Postane binasının bodrum katında yayına başlayan İstanbul Radyosu’nun ilk anonsunun kaydıyla başladık. Ardından anonsu yapan Eşref Şefik o günleri anlattı.

Türkiye’de radyo yayıncılığı

Aslında İstanbul’da 1921’de ilk radyoculuk deneyimleri başlamış. Halka açık ilk radyo deneme yayını, 19 Mart 1923 tarihinde Çapa Öğretmen Okulu’nun bodrumunda, davetliler ve basın huzurunda “Telsiz telefon tecrübeleri” adı altında gerçekleştirilmiş. Bu ilk yayın, İstanbul Üniversitesi’nde toplanan halk tarafından heyecanla dinlenmiş.

Cumhuriyetin ilanından iki yıl sonra, 1925’te “Telsiz Tesisi Hakkında Kanun” yasası çıkarılarak, ülke genelinde bir telsiz şebekesi kurulması öngörülmüş ve uluslararası açılan ihaleyi kazanan bir Fransız şirketi tarafından İstanbul ve Ankara’da telsiz telgraf vericileri yapımına başlanmış. Bu tesisin 1927 yılında hizmete girmesiyle New York, Londra, Berlin, Viyana, Moskova ve Tahran’la bağlantı kurulmuş. Daha sonra bu vericilere telsiz telefon yayını yapabilecek gerekli donanımların ilavesiyle radyo yayınları gerçekleştirilmiş.

İstanbul Radyosu kurulduğu zaman yayın yeri Darphane’nin ilerisindeki Osmaniye Köyü’nde bulunuyormuş. Derme çatma bir stüdyosu olan bu binada çok fazla kalınmamış ve radyo Sirkeci’deki Büyük Postane’ye taşınmış. Odalardan birine bir mikrofon diğerine de bir ampflikatör yerleştirilmiş.

İstanbul Radyosu yayına başlıyor

Dünyada radyo yayıncılığının başlamasından 7 yıl sonra, 6 Mayıs 1927’de, Sirkeci’deki Büyük Postane binasındaki küçük stüdyodan İstanbul Radyosu yayınları başlanmış. Canlı yayın yapılırmış. Her program arasında spiker “Beş dakika ara” der ve metronom çalışmaya başlarmış. Bu arada işi biten dışarı çıkar, sıradakiler içeri girermiş. Her gün 4-5 saat süren bir yayın yapılırmış.

Henüz kimsede radyo alıcısı bulunmadığından, Postane binasının kapısının üzerine yerleştirilen hoparlör yardımıyla her akşam yayın yapılırmış. Amaç, halkın radyo yayınlarını dinleyip tanıması, kendi çevrelerine anlatarak radyo kavramının yayılmasını sağlamakmış.

Başlangıçta herkes her işi yaparmış. İlk halka açık sanatçı sunumu anonsunu Viyolonselist Muhittin Sadak yapmış örneğin. Bu kayda da programda yer verdim.

Türkiye İş Bankası ve Anadolu Ajansı’nın 150 bin liralık sermayenin yüzde 70’ine sahip olması kaydıyla; Gümüşhane Milletvekili Cemal Hüsnü Taray, Falih Rıfkı Atay ve Sedat Nuri Bey tarafından 8 Eylül 1927 tarihinde “Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketi” kurulmuş.

İstanbul Radyosu’nun ilk naklen yayını

İstanbul Radyosu’nun ilk naklen yayını, 3 Şubat 1932’de Atatürk’ün isteği ile Ayasofya Camii’nden Kadir Gecesi okunan Türkçe ezanla başlamış ve Mevlit’le devam etmiş. Türkçe ezan okunması 1950 seçimlerinden sonra yasaklanmasa da sona erdirilmiş ve Arapça okunmaya devam edilmiştir.

İlk yayınlar akşam saatleri yapılmaktaymış ve 5 saatle sınırlıymış.

Eşref Şefik ve Halit Kıvanç’ın sunduğu naklen maç yayınları ise sanki geçmişteki Pazar günlerimizle bütünleşmiş gibiydi. Ben Halit Kıvanç’ı hatırlıyorum. Baba Hakkı’lı Beşiktaş’ın, Lefter’li ve Can Bartu’lu Fenerbahçe’nin, Metin Oktay’lı Galatasaray’ın maçları radyonun olmazsa olmazıydı o günlerde. Programda ilk naklen maç yayını olan 20 Temmuz 1937 tarihli Kadıköy FB stadında yapılan FB- Avusturya VAG takımı arasında oynanan maça ait anonsa Eşref Şefik’in sesinden dinliyoruz.

Her iktidar döneminde radyo yayınları yaygın bir biçimde kullanıldı. Programda 1935’te yapılan CHP Kurultayı’ndan naklen yayınlanan Mustafa Kemal’in konuşmasından kısa bir bölüme de yer verdim.

İstanbul Radyo Evi inşa ediliyor

Elektrik vs. giderlerin, halktan alınan yıllık 10 liralık aidatla karşılanamaması üzerine 1927’de radyo yayıncılığı için kurulan Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketi şirket zarara girmiş. Hükümetin hatırı sayılır bir mali yardım yapmasına rağmen zararı devam eden şirketin, 1936 yılında biten sözleşmesini hükümet yenilemeyince şirket, 13 Haziran 1937’de yapılan genel kurulda kendini tasfiye etmeye karar vermiş. İstanbul Radyosu; bir devlet kurumu olan PTT’ye devredilmiş. Stüdyo ihtiyacını karşılamak için 1945’te İstanbul Radyoevi inşa edilmiş.

1 Eylül 1949 yılı ise bugünkü İstanbul Radyosu’nun deneme yayınlarının başladığı tarihti. İki ay sürecek deneme yayınlarından sonra asıl yayınlara geçilmiş, İstanbul Radyosu Harbiye’de bulunan bugünkü binasında oldukça dar bir kadroyla, 3 teknisyen, üç spiker ve birkaç idari personelle yayınlara başlamış.

İlk radyo spikerleri

Radyonun üç spikeri Tarık Gürcan, Selahattin Küçük ve 25 yaşındaki Üsküdar Amerikan Kolejli Mekşufe Ekeman’mış. 1949′dan 1959′a kadar kadrolu olarak görev yaptığı İstanbul Radyosu’nun ilk amatör heyecanlarına ortak olan, Mesut Cemil’den Cemal Reşit Rey’e kadar pek çok değerli sanatçıyla çalışan, yıllarca aynı mikrofonu paylaşan Ekeman 2016’da hayata veda etti. Programda onun sesini 1955 tarihli bir kayıtta dinlettim.

Orhan Boran ve Yuki

Radyo günlerini anımsayanlar için bazı isimler var ki yıllar geçse de bu isimleri unutmak mümkün değil. Aileden biri gibiydiler. Onlardan bir tanesi de Orhan Boran’dı. Bana göre Orhan Boran stand-up’un babası da sayılır. Programda o günleri kendi anlatımıyla dinliyoruz. Ardından Paris’te geçen 4 yılın ardından İstanbul’a dönüşte, 1966’da yayımına başlanan ve uzun yıllar devam eden, kendi yarattığı radyo karakteri YUKİ ile yaptığı bir program kaydından kısa bir bölüm dinlettim. Orhan Boran 2012’de hayata veda etti. Zincirlikuyu’daki kabrinde yatıyor. Kulaklarımızda, ruhumuzda hoş bir sada bırakıp gitti bu dünyadan. Nur içinde yatsın…

İstanbul Radyo’sunun sanatçıları

İstanbul Radyosu’nun ilk sanatçı kadrosundaki isimlere de bir göz atarsak Tanburi Mesut Cemil, Neyzen Tevfik, Kemençeci Ruşen Ferit Kam, kanuni Ahmet Yatman, kemani Cevdet Çağla ve ilk hanende Zeki Çağlarman adalarına rastlıyoruz. Mesut Cemil, bu sanatçıların oluşturduğu saz heyetinin şefi ve aynı zamanda spikerdi de. Üyelerini Türkler’le azınlıkların oluşturduğu bir orkestra kurulmuş. Alafranga yayınlar için taş plaklar kullanılırmış. Bazen Mesut Cemil viyolonselle, Cevdet Çağla kemanla parçalar çalarmış. Neyzen Tevfik neyle zeybekler üflermiş.

Sadi Yaver Ataman’la halk müziği de radyoya girmiş. Sadi Yaver saz çalar, tamburacı Osman Pehlivan Rumeli Türküleri’ni icra edermiş

İstanbul Radyosu arşivinin hazin sonu

O yıllarda radyoda bir saz ve söz arşivi olmadığı için, plak yayınları piyasadan sağlanan kaliteli plaklarla karşılanırmış. 1960′lara gelene kadar giderek zenginleşen arşiv ne yazık ki daha sonra hurda fiyatına plakçılara satıldığını biliyoruz. Bu bir toplumsal hafızanın yok edilmesi çabasından öte başka ne olabilir ki? Doğru ellere geçenler bugüne kadar gelebildi. Bazıları CD olarak daha sonra basıldı.

Radyo bir toplumsal güdümleme aracı olarak kullanılması

Bu tarihte neler yok ki… 6-7 Eylül olaylarının kıvılcımlarından biri Radyo’da ateşlenir; radyodan yapılan anonsla kalabalıklar galeyana gelir…

Ama tatsız şeyler unutuldu, radyo demek bizim heyecan demekti, radyo demek eğlence demekti çoğu zaman.

TRT’nin kurulması

1961 anayasasından sonra 1 Mayıs 1964 tarihinde “Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT)” kurulur ve diğer radyo yayınları gibi İstanbul Radyosu da TRT şemsiyesi altına girer.

Haberlere “ajans” dendiği, haber saatlerinde pek çok kişinin pür dikkat radyoya biraz daha yaklaşıp ajans başına oturduğu, memleketten “son havadis”lerin alındığı günler başlamıştı artık. 50’li, 60’lı, hatta 70’li yıllar Türkiye’nin “az frekanslı” radyo günleri olarak tarihteki yerini almıştı.

Bazen bir tango, bir skeç ya da tiyatro, arkası yarına kalan bir öykü, bazen bir fasıl, bir sohbet, bir çocuk şiiri, yurttan sesler korosu, bazen jimnastik hareketleri ya da hayat bilgisi dersi evin başköşesindeki radyodan ulaşırdı bizlere.

Bir kısmına benim de şahit olduğum Eşref Şefik ve Halit Kıvanç’ın anlattığı maçlar, Orhan Boran’lı parodiler, Yıldırım Önal’lı radyo tiyatroları, Fehmi Ege’li tangolar, Kokmaz Çakar’lı “arkası yarınlar”, Baki Süha Ediboğlu’nun güçlü sesiyle okuduğu haberler, Hamiyet Yüceses’ten Safiye Ayla’ya, Zeki Müren’den Perihan Altındağ Tüfekçi’ye pek çok kadrolu radyo sanatçısının seslendirdiği şarkılar İstanbul Radyosu’nun tarihinden yalnızca küçük bir kesiti oluşturur.

Bir de “Bugün 25 Mart 1972 Demirbank hayırlı günler diler” anonsunu hatırlayanlarınız vardır.

Celal Şahin de akordeonuyla çalıp- seslendirdiği taklitleriyle unutulmaz isimlerden birisiydi benim için ve onu siyah beyaz televizyon günlerinden de anımsıyorum.

İstanbul Radyosu’nun unutulmaz programlarından biri de “Yedi Tepeden Yankılar”dı; sunucusu ise Türkçedeki ustalığıyla meşhur, şair Baki Süha Edipoğlu’ydu. Programda Âşık Veysel ile yaptığı bir programın kaydına yer verdim.

Bugün olduğu gibi o yıllarda da seçimler öncesi partiler 10’ar dakikalık propaganda konuşmaları yaparlardı. Programda Can Yücel’in 1965 seçimleri öncesinde radyoda yaptığı Türkiye İşçi Partisi propaganda konuşmasından kısa bir bölüme yer verdim. Siyasette şairin- sanatçının yaratabileceği farkı açıkça ortaya koyan bir metni okudu Can Yücel. Umarım bu tür siyasetçilerin de günü bir gün gelir.

Bir de ‘sanat güneşimiz’ vardı. Zeki Müren’in, “Gözünüz yolda kulağınız bende olsun sevgili şoför kardeşlerim” diye başlayan şarkıları ve muhabbeti hala kulaklarımda.

İstanbul Radyo’sunda her bayramda yayımlanan ve her defasında bir başka sanatçının yönetiminde gerçekleşen ‘Bayram Sohbetleri’ olurdu.

Hafta içi günlerde saatler sabah 10.00′u gösterdiğinde “Arkası Yarın” saati başlıyordu. Türk edebiyatından ya da dünya edebiyatından romanlar, günlerce süren yirmişer dakikalık canlandırmalarla on binlerce kişiyi radyo başına topluyordu. Programda esen rüzgârların, yağan yağmurların, ata binenlerin ise iki sorumlusu vardı ve program bittiğinde adları anons edilirdi: “Efektör Ertuğrul İmer ve Korkmaz Çakar.”

Bir de cumartesi gecelerinin geç saatlere kadar süren eğlence progamları vardı. Radyo keyfi o gecelerde bizim evde ikiye katlanırdı.

Özel radyoların kurulması

Türkiye’de radyo yayıncılığı; fiilen 1990’a, anayasal olarak 1993’e kadar devlet eliyle yürütüldü.1993 yılındaki anayasa değişikliği ve 1994 yılında çıkarılan kanunla devlet tekeli kalktı ve özel yayıncılık devreye girdi.

Açık Radyo 25’nci yaşında

Açık Radyo’nun kurulması da bu yıllara denk düşüyor. 4 Kasım 1995’de yayın hayatına başlayan Açık Radyo’da bugüne kadar 1258 programcı yüzlerce farklı başlık ve temada toplam 1142 program yaptı. Bu ay başlayan 50. yayın dönemi 212 programcı ve 145 ayrı programla 3 Mayıs 2019’a kadar devam edecek.

Hiçbir çıkar ve sermaye grubuna bağlı olmadığı, devlet yardımı almadığı gibi; çoğulcu demokrasi, hukukun üstünlüğü, temel hak ve özgürlükler dışında, hiçbir “ideoloji”ye de bağlı olmadan, sadece dinleyicilerinin fikri ve maddi desteğiyle 25 yıldır yoluna devam eden, onlarla birlikte “… sürekli bir muhabbet ortamı içinde müşterek yaşamı sürdürmeyi ve yeryüzündeki bu harikulade hayatın haklarını bir arada savunmayı” amaçlayan Açık Radyo dünya radyoculuk tarihinde önemli bir örnek teşkil ediyor.

Bu hafta Babil’den Sonra programında ve bu yazıda, yarım yüzyıla yaklaşan radyo günlerimin izinde, radyonun dünyada 1888’de ilk tohumları atılan tarihine ve İstanbul’daki hikâyesine dair küçük bir gezi yapmaya çalıştım. Eminim ki hepimizde ne çok radyo hikâyeleri vardır.

Dileğim odur ki,  Lee DeForest’in 1907’de keşfini müjdelediği ‘Görünmez Gök İmparatorluğu’nun sesi hiç eksilmesin hayatımızdan ve Açık Radyo çalışanlarıyla, programcılarıyla ve dinleyicileriyle hep birlikte nice 25 yıllara ulaşsın…

14:00 – 14:30 Hamişden Sesler / Şenay Özden ve Özhan Önder / Suriye ve Suriyeliler hakkında sürgünden sesler

hamisdensesler20191118

Hamişden Sesler kayıt arşivi

14:30 – 15:30 Opus 94 9 / Berna Uzunoğlu

Daha önceki dönemlerde her bölümünü dâhi bir besteciye ayrılan programda, 39. yayın döneminden itibaren her bölümünü bir müzik enstrümanına ayrılıyor.

15:30 – 16:30 Yolgeçen / Rahmi Öğdül ve Evrim Altuğ / Hayatî ve kitabî patikaların kesiştiği yol ağızlarında ayaküstü konuşmalar

16:30 Hariçten Sanat (Yeni Program) / Gezegenden Kültür-Sanat Haberleri / Hazırlayan: Çelenk Bafra

harictensanat20191118

acikradyo.com.tr/program/144512/kayit-arsivi/hariçten-sanat

Programda özellikle Türkiye’yi ilgilendiren ve/ya Türkiye’den katılımcılara yer veren uluslararası sanat gündeminden bir kesit sunulacak. Müzeler, bienaller ve sergilere özellikle odaklanarak geniş bir perspektifle sanat, mimarlık, tasarım ve müzecilik alanlarındaki yeni gelişmeleri, haberleri ve güncel tartışmaları incelenecek.

Hariçten Sanat kayıt arşivi

facebook.com/celenk.bafra

***

Sanatçı HuoRF ile Torino’daki Artissima ve FLAT sanat fuarları ele alınıyor

18 Kasım 2019
Fotoğraf: artissima.art

Açık Radyo’da her pazartesi yayınlanan ve Çelenk Bafra’nın hazırlayıp sunduğu Hariçten Sanat, bu hafta sanatçı HuoRF’u konuk ediyor.

Bafra ile HuoRF, Torino’daki Artissima ve FLAT sanat fuarlarını değerlendiriyor. İtalya’nın en büyük sanat fuarı Artissima, bu yıl 1-3 Kasım tarihlerinde düzenleniyor ve Türkiye’den Öktem Aykut, Pi-Artworks ve Zilberman adlı galerileri ağırlıyor.

HuoRF ve Melek Gençer’in kurduğu Borderless adlı sanat/sanatçı kitapları platformu ise Türkiye’den sanatçıların kitaplarından yaptıkları bir seçkiyle Torino’da Artissima’ya paralel düzenlenen FLAT Art Book Fair’in katılımcıları arasında.

Programı saat 16.30’dan itibaren 94.9 FM frekansından ya da buradaki canlı yayın linkinden dinleyebilirsiniz. 

17:00 – 18:00 Dünyanın Cazı / Duygu Argın, Sanat Deliorman, Başak Yavuz, Levent Öget ve Ceyhan Usanmaz

18:00 – 18:10 Gezegenin Geleceği / Uygar Özesmi / Ekoloji Günlüğü

gezegeningelecegi20191118

facebook.com/uygar.ozesmi.page

Gezegenin Geleceği kayıt arşivi

***

Gezegenin Geleceği: 18 Kasım 2019

19 Kasım 2019
Fotoğraf: İklimhaber.org

İklim aktivistleri,  Madde 50’ye karşı Çevre ve Şehircilik İstanbul İl Müdürlüğü önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

İklim aktivistleri,  Madde 50’ye karşı Çevre ve Şehircilik İstanbul İl Müdürlüğü önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Geçtiğimiz Şubat ayında özelleştirilen kömürlü termik santrallerin çevre mevzuatından dördüncü kez muaf tutulmasının uzatılması meclis gündemine gelmiş ancak 14 Şubat’ta meclisteki tüm partilerin ortak kararıyla yasal düzenleme geri çekilmişti. Buna karşın geçtiğimiz hafta Plan Bütçe Komisyonu’ndan geçen yeni tasarıyla, aynı yasal düzenleme tekrar TBMM’nin gündemine gelmiş durumda. Bu gelişmeye karşı iklim aktivistleri, Beşiktaş’ta bulunan Çevre ve Şehircilik İstanbul İl Müdürlüğü önünde bir araya gelerek bir basın açıklaması gerçekleştirdi. “Temiz Hava Hak” sloganının atıldığı basın açıklamasında “TBMM Sözünü Tut, Temiz Hava Hak” ve “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Termik Santralları Durdur” pankartları açıldı. Sıfır Gelecek Kampanyası adına Nuran Yüce yaptığı açıklamada Madde 50’yle özelleştirilen termik santrallere havayı kirletme izni verilmek istendiğini belirterek böylece termik santral sahibi şirketlerin 3 yıl daha çevre yatırımlarını gönüllerince erteleyebileceklerini söyledi. Yüce, bahsi geçen santrallerin bulundukları bölgelerde havayı, suyu, toprağı zehirlediğini, insanları kanser ettiğini, doğada tahribat bıraktığını ve buna izin verilmemesi gerektiğinin altını çizdi. Yüce, “Böylece çevre yatırımlarını tamamlamamış olan santralların, 2019 sonu itibariyle kapatılması kesinleşmişti. TBMM, söz vermişti” dedi. Konuşmasında milletvekillerine de seslenen Yüce, milletvekillerinden bu konuda daha önce verilen doğru kararı sürdürmelerini istedi ve “şirketlerin yanında değil, halkın sağlığının yanında durun” dedi.  Yüce, ayrıca Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yetkisini kullanarak çevre mevzuatına uygun hareket etmeyen termik santrallere karşı görevini yerine getirmesi gerektiğini belirtti. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın çevreyi korumakla yükümlü olduğunu vurgulayan Yüce, bakanlığın başta kömürlü termik santrallar olmak üzere fosil yakıt projelerine çevre etki değerlendirmesi olumlu kararı vermemesi gerektiğini söyledi. Basın açıklamasında iklim aktivisti Atlas Sarrafoğlu da yasa tasarısına karşı change.org üzerinden açılan “Temiz Hava Hak” imza kampanyasına konuya duyarlı herkesi destek vermeye davet etti.

Venedik‘teki Büyük Kanal‘da bulunan Veneto Bölge Parlamentosu, üyelerin iklim değişikliğiyle ilgili önergeleri reddetmesinden iki dakika sonra 1966 yılından bu yana görülen en büyük su baskınını yaşadı. Su baskını sonrası hükümet, kentin de içinde yer aldığı Veneto bölgesinde acil durum ilan etti. Veneto bölgesinde hasara uğrayan yerler için acil durum ilan edilmesi kararlaştırıldı. Venedik’in büyük kısmının sular altında kalmasına yol açan seller, Belediye Başkanı Luigi Brugnaro tarafından iklim değişikliğiyle ilişkilendirilmişti.

Geçtiğimiz ay Hollanda, yıllardan beri çiftçilerin en büyük protestosuna tanık oldu. Mahkeme kararı ile hükümet azot oksit emisyonlarını azaltmayı planlıyor. Tarım, yerli azot oksit emisyonlarının % 70’ini oluşturduğu için, geviş getiren hayvan nüfusunun azaltılmasını amaçlayan önlemler kaçınılmaz görünüyor. Hollanda’nın en yüksek mahkemesi olan Danıştay, Hollanda’nın inşaat ve zirai izinleri verme sisteminin azot oksit birikiminden kaynaklanan hasara neden olduğu ve Avrupa Birliği Habitat Yönetmeliğini ihlal ettiğine karar verdi. Karar, bütün izin başvurularını beklemeye aldı. Hükümet bu nedenle, korunmasız doğa rezervlerine yakın hayvan çiftliklerinin yerinden edilmesi, gönüllü olarak satın alınması veya hasarlı koruma alanlarının onarımından sonra daha sürdürülebilir hale getirilmesi gerektiğini açıkladı. Hollanda hükümeti, yoğun tarım alanından “döngüsel tarıma” doğru kademeli bir geçiş yapmayı taahhüt ediyor. Bu gibi büyük yapısal değişiklikler böylece Avrupa genelinde tarım için gerçek bir olasılık haline geldi.

Birgün’den Demet Sargın’ın haberine göre, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Ulusal Hava Kalitesi İzleme Ağı, www.havaizleme.gov.tr sitesinde İstanbul-Alibeyköy ve Kağıthane istasyonları için yayımladığı veriler korkutucu düzeyde. Bölgenin PM10 verileri açısından hassas olarak ilan edilmesi endişeye neden oldu. İstanbul Teknik Üniversitesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Selahattin İncecik, “Kağıthane ve Alibeyköy uzun zamandan beri hava kalitesi bakımından en zayıf yerlerin başında. Şehrin genelindeki partikül kirliliği bunun önemli nedenlerinden. Bu kirliliğin oralarda birikmesinin nedeni de söz konusu alanların topografik yapısıyla bağlantılı. Vadi biçiminde olan bölgede hava daha durağan. Bu nedenle de tozlar ve diğer kirleticiler havada uzun süre asılı kalabiliyor. Bu da o bölgede nefes alan insanları kirliliğe maruz bırakıyor.” dedi. Yurttaşların alması gereken önlemlere de vurgu yapan Prof. Dr. İncecik, “Halkın dış ortamlarda mutlaka ağızlarına maske takarak dolaşması gerekiyor. Dış ortamlarda spor yapmaktan da kesinlikle kaçınılmalı. Burada önemli olan nokta ise basınç. Yani bu durum daha çok yüksek basıncın hakim olduğu günler için geçerli. Telefon uygulamalarından ya da hava durumu bültenlerinden kolaylıkla öğrenilebilecek yüksek basınçlı günlerde, maske takmaya özellikle dikkat edilmeli” diye ekledi. İncecik, sözlerini şöyle sonlandırdı: “Alibeyköy ve Kağıthane’de yüksek basınç etkisindeki günlerde dizel araçlar bile geçirilmemeli, inşaatlar birkaç günlüğüne durdurulmalı. Yetkililer tarafından acil eylem planları harekete geçirilmeli” dedi.

18:10 – 20:00 Açık Dergi / İlksen Mavituna – Seçil Türkkan – Feryal Kabil / Hergün İstanbul’da Ne Var Ne Yok

Açık Dergi kayıt arşivi

Açık Dergi Pazartesi Murat ‘Mrt’ Şeçkin ile Kadıköy Postası

Kadıköy’deki kültür-sanat takviminin tutulduğu programda Tayfun Polat’ın Kadıköy’den göçüyle oyuncu değişikliğine gidildi. Yine bir Kadıköylü Murat ‘Mrt’ Seçkin aramıza katıldı.

Açık Dergi Pazartesi Ebedi Yokoluş / Forever Extinct / Virginia Patrone ve Çiğdem Fidan

ebediyokolus20191118

ebediyokolusforeverexctinct25.bolum18.11.2019

Ebedi Yokoluş programında, insanlar yüzünden nesli tükenmiş ya da tehlike altında olan ve hiçbir şey değişmeden böyle giderse; kısa zamanda ebediyen yok olacak olan türler hakkında konuşuyoruz. Her hafta yokolan bir türün tarihine ve sesine kulak veriyoruz.

acikradyo.com.tr/program/ebedi-yokolus-forever-extinct

instagram.com/ebedi_yokolus/

***

Ekosistemin dengesini sağlayan hayvanlardan biri: Deniz samuru

19 Kasım 2019
/ Virginia Patrone

Deniz samuru olmasa, deniz kestaneleri diğer pek çok deniz hayvanına yer ve yiyecek sağlayan yosun ormanlarını yok eder. Ayrıca, deniz samurları, dolaylı olarak, yosunlar karbon bağladığı için, yaygın bir sera gazı olan atmosferik karbondioksit seviyelerini azaltmaya da yardımcı olur.

Virginia Patrone: Ebedi Yokoluş / Forever Extinct programına hoş geldiniz.

Çiğdem Fidan : Merhaba.

V: Bugün çeşitli haberler vererek başlayalım. Bu günlerde Avustralya’nın ormanları yanıyor.

Ç: New South Wales ve Queensland’de bir milyon hektardan fazla orman maalesef kül oldu. Maddi, manevi bir çok hasara yol açan bu yangınlar nedeniyle bir çok hayvan, ağaç, bina yok oldu. Nesillerinin tükenme tehlikesi daha az olan kuşlar, böcekler ve görünürlüğü az olan diğer hayvanları bir kenara koyarsak bu yangınlardan en çok etkilenen türlerden biri de koalalar oldu, yangınlarda şimdiye kadar 350 koala can verdi ki bu South Wales’taki popülasyonun yarısı demek. Ormansızlaşma ve iklim krizi nedeniyle sıcaklıkların yükselişi yüzünden nesli tehlike altındaki koalalar, o bölgedeki kıyı rezervinde koruma altına alınmıştı. Yüzyılın ortasına kadar nesillerinin tamamen yok olabileceği düşünülüyor.

V: Başka bir haber ise Avustralya’nın komşu ülkesi Yeni Zelanda’dan. Yeni Zelanda bir çok nedenden dolayı zaten sevdiğimiz bir ülke.

Ç: Aynı zamanda, başbakanları Jacinda Ardern, iklim şartnamesi kapsamında, 2050 yılına kadar ülkedeki karbon emisyonlarını sıfıra indirme ve Paris İklim Anlaşması kapsamındaki taahhütleri yerine getirme sözlerini verdi. İnanıyoruz ki bu dünyanın geri kalanı için harika bir örnek. İklim krizi ve nesli tehlikedeki türler için yaptıkları bundan ibaret değil. Örneğin, turistlerin, nesli tükenmekte bir tür olan şişe burunlu yunuslarla, Adalar körfezinde yüzmeleri yasaklandı. İnsanlar bu yunusları ‘aşırı derecede’ sevdikleri için bu sevimli hayvanların biyolojik dengeleri bozuluyor. Bu yunuslar sosyalleşmekten beslenmeye, uyumaya ve hatta yavrularını beslemeye bile zaman bulamıyorlar ve bu da sayılarının azalmasına neden oluyor.

V: Bazı hayvanların nesli tükenirken; bazıları ise hızla çoğalıyor.

Ç: Ve biz insanlar bu konularda nasıl doğru düzgün bir yaklaşım sergilememiz gerektiğini bir türlü çözemedik.

V: Örneğin, sokaklarda yaşayan kedi ve köpekleri ele alalım. Bildiğimiz üzere, sokaktaki bu hayvan dostlarımızın yaşadıkları çok çeşitli zorluklar var: yiyeceğe ulaşma imkanları kısıtlı, barınacak bir yer bulmaları zor; çeşitli hastalıklarla, trafikle ve maalesef kötücül insanlarla mücadele ediyorlar.

Ç: Dolayısıyla onlara kalıcı bir yuva bulmak zor da olsa oldukça önemli. Geçtiğimiz Eylül ayında gerçekleşen ve Glimpse adlı kolektif tarafından düzenlenen C.A.T.S. (Citizen Advertising Takeover Service) adlı bir girişimden bahsetmek istiyoruz. Bu girişim, kitle fonlaması aracılığıyla, 20bin pounddan fazla para topladı ve bu parayı sokak kedilerine kalıcı bir yuva bulmak amacıyla hazırladıkları reklamları yaymak için kullanıyorlar. Londra metrosunun Clapham Common istasyonunda iki hafta boyunca, barınaklarda yaşayan, altmıştan fazla sokak kedisinin görseli sergilendi. Bu etkinlik sokak kedilerine kalıcı yuva bulma faydasının yanı sıra bize reklamın iyi amaçlar için de kullanılabileceğini gösteriyor. Bu da demek oluyor ki araç, araçtır; fark yaratacak olan bu araçları ne amaçla kullandığımızdır.

V: Bugünkü dostumuzun hikayesine geçmeden önce bir de genel olarak türlerin yokoluşu ile ilgili birkaç şey söylemek istiyoruz.

Ç: Biyolog Alexander Pyron, Independent’te 2017’de yayınlanan “Species die. Get over it.” adlı makalede kitlesel yokoluşun gezegenin tarihinde döngüsel olarak meydana gelen bir olgu olduğu konusuna değiniyor ve evrimin temel çalışma prensiplerini ele alıyor. Makaleye göre, biz insanlar yaptıklarımız konusunda çok fazla endişelenmemeliyiz, çünkü biz de doğanın bir parçasıyız ve dünyayı ihtiyaç duyduğumuz gibi kullanma hakkına sahibiz.

Pyron’un sözleriyle:

V: “Mass extinctions periodically wipe out up to 95 per cent of all species in one fell swoop; these come every 50 million to 100 million years, and scientists agree that we are now in the middle of the sixth such extinction, this one caused primarily by humans and our effects on animal habitats.”

Ç: “Kitlesel yokoluşlar, periyodik bir biçimde, bir kalemde tüm türlerin yüzde 95’ini yok etti; bu her 50 milyon ila 100 milyon yılda bir tekrarlanır ve şu anda biliminsanları altıncı kitlesel yokoluşun ortasında olduğumuz konusunda hemfikir, ve bugün bunun sebebi öncelikle insanlar ve bizim hayvanların yaşam alanları üzerindeki etkimiz. ”

Ç: Ve:

V: “Extinction is the engine of evolution, the mechanism by which natural selection prunes the poorly adapted and allows the hardiest to flourish. Species constantly go extinct, and every species that is alive today will one day follow suit.”

Ç: “Türlerin yokoluşu, evrimin temel işleyiş mekanizmalarındandır, bu mekanizma daha az adapte olanın elenmesi, daha güçlü olanın devamına dayanır. Türler sürekli olarak tükenmekte ve günümüzde yaşayan her bir tür bir gün bu tükenişi tadacak. ”

Ç: Şöyle devam ediyor Pyron:

V: “Humans should feel less shame about moulding their environment to suit their survival needs.”

Ç: “İnsanlar, hayatta kalma ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla çevreye müdahale etme konusunda daha az utanmalı.”

Bu yaklaşım oldukça doğru bir ifadeye dayanıyor, “yokoluşun evrimin doğal bir mekanizması olduğu” ifadesine, ancak diğer yandan şunu da söylüyor biz insanlar doğanın bir parçası olarak, yaptıklarımızın sonuçlarını fazla kafaya takmadan bu gezegene istediğimizi yapabiliriz. Pyron’a göre, kafaya takılması gereken tek şey, yapılanların insan hayatına nasıl etki ettiği.

V: Burada Pyron’un yaklaşımından bahsetmek istedik çünkü inanıyoruz ki birçok insanın bu kitlesel yokoluşa, iklim krizine ve çevre felaketine yaklaşımı bununla paralel.

Ç: Ancak bu yaklaşımın atladığı nokta biz insanlar, çevreye ve diğer türlere olanlar yüzünden derin üzüntü duyabilir, acı çekebiliriz; onlarla hemhal olabiliriz. Cashford ve Barring’in muhteşem kitabı The Myth of the Goddess/Evolution of an Image’de ifade ettikleri gibi, çevresel felaket karşısında derin üzüntü hissetmek ya da pişmanlık duymak, ‘hepimizin bir olduğu’ düşüncesinin bir göstergesidir ve dolayısıyla evrenin bir yerinde gerçekleşenler başka yerdekileri de etkileyecektir. E, o zaman olan biteni sadece kabullenip geç bunları diyemeyiz.

Pyton’un yaklaşımına dair diğer bir nokta ise, yaklaşımdaki öz-eleştirinin eksikliği:

V: Yazara göre, biz insanlar, doğanın bir parçasıyız, dolayısıyla doğaya ne istersek onu yaparız.

Ç: Ancak biz insanlar, diğer hayvanlara kıyasla daha fazla seçim yapabilen yaratıklarız. Ayrıca, bizim bilinçli olarak yaptığımız seçimlerimiz diğer hayvanların hayatlarını da etkiliyor. Aslına bakarsak, bugün yaşam şeklimiz bir tercih; ihtiyaçlarımızın çoğu kurgusal, hayati olduğunu düşündüğümüz bir çok şeyi hayatımızdan çıkardığımızda da gayet güzel yaşamaya devam edebiliriz. İşte, Pyron bu noktaları atlıyor bize göre.

V: Gelelim bugünkü dostumuza. Bugünkü dostumuz, IUCN kırmızı listesinde “Tehlikede” kategorisinde yer alan Deniz Samuru, bilimsel adıyla Enhydra iutris.

Ç: Sansargillerin en ağır üyelerinden, deniz memelilerininse en küçüklerinden olan dostumuzun dişileri 16 ila 27 kg arasında değişirken erkekler 40 kiloya kadar ulaşabiliyor.

V: Yaşam alanları Meksika’dan Alaska’ya ve hatta Japonya’ya kadar uzanıyor.

Ç: Deniz samurları, bütün hayatlarını suyun içinde geçirebilirler. Sığ kıyıları, yosunlu yerleri tercih ediyorlar. Dinlenirken, uyurken bu yosunları vücutlarına sarıyor, böylece bir nevi yosunları çapa gibi kullanıyorlar.

V: Ayrıca deniz samurları, uyurken ayrılmamak için, birbirlerinin pençelerini tutuyorlar ki sanırım bu görüntüyü internette bir çoğumuz görmüşüzdür.

Ç: Deniz samurları, araç kullanabilen hayvanlardan biri. Kabuklu deniz ürünlerini tüketmek için göbeklerinin üstüne bir taş koyuyorlar ve kabukları bu taşa vurarak kırıyorlar. Dostumuzla ilgili başka ilginç bir nokta ise, bu dostlarımız ağızlarıyla değil, ön ayaklarıyla balık avlayan tek deniz memelisi olması.

Deniz samurları oldukça sosyal hayvanlar ve genellikle tek bir cinsiyetten oluşan sürüleri, 10 ila 1000 arasında birey barındırabiliyor.

Dişiler, eşeysel olgunluğa 4-5 yaşında ulaşıyor ve yılda bir kez hamile kalıyor. Hamilelik beş ay sürüyor ve yalnızca tek yavru doğuruyorlar. Bebekler üzerlerinde 2 ay kadar kalan, can yeleği vazifesi gören bir tür kürkle doğuyorlar ki bu da batmalarını önlüyor.

V: En etkileyici özelliklerinden biri de kürkleri: Memeliler içerisinde en kalın kürke sahipler.

Ç: Bu kürkün yaklaşık 6,5 cm2sinde 850.000 ila bir milyon tüyler bulunuyor – örneğin insanlarda 6,5 cm2’de 2200 tane tüy bulunuyor). Ayrıca kürkleri iki katlı: bir astar ve daha uzun tüylerden oluşan ikinci bir kattan oluşuyor. Derileri ile tüyleri arasında bir hava tabakası oluşuyor ve dolayısıyla derileri ıslanmıyor.

Nesillerinin tehlikede olmasının sebebi de işte bu özelliklere sahip kürkün çok rağbet görmesi. Özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda rağbet çok arttı ve nesillerini neredeyse yok edecek kadar avlandılar. Neyse ki, deniz samurları korunan ilk deniz memelilerinden biriydi: 1913’te Kaliforniya’da 1911 Uluslararası Kürk Foku Antlaşmasıyla koruma altına alındılar ve 1970lerde Amerika’nın Tehlike Altındaki Türleri arasında listelendiler. Son zamanlarda, dünya çapındaki popülasyonda biraz yükselme var ama yine de bu sayı olması gerekene yakın bile değil.

Kürklerinde bir hava tabakasının oluşabilmesi için kürklerinin özelliğinin bozulmaması gerekiyor, bu da kürklerinin sürekli temizlik gerektirdiği anlamına geliyor. Bu nedenle deniz samurları, deniz suyu kirliliğinden, özellikle de petrol sızıntılarından çok etkileniyorlar. Bu onlar için çok tehlikeli, çünkü kürklerinin ilk katmanı havayı tutamazsa, su derilerine değebilir ve dolayısıyla donarak ölebilirler. Gerçekte, diğer deniz memelilerinden farklı olarak, deniz samurlarının derilerinin altında bir yağ tabakası yok. Bu nedenle, onları sıcak tutan tek şey kürkleri. Kürkleri yağlanırsa, yalıtım özelliklerini kaybediyor ve deniz samurları üşüyor. Deniz samurları ayrıca yağlı dumandan da etkileniyor veya yağa maruz kalan yiyecekleri yemek onları zehirliyor.

V: Çoğu deniz samuru, petrol sızıntısında hızla ölüyor. Mesela, 1989’daki Valdez, Alaska’daki Exxon petrol sızıntısında binlerce deniz samuru öldü.

Ç: Deniz samurlarına yönelik diğer tehditler arasında bulaşıcı hastalıklar, parazitler, bot grevleri, ağlara dolaşma ve zehirli maddelere maruz kalma bulunuyor.

Kutup ayıları gibi deniz samurları da ekosistemin dengesini sağlayan hayvanlardan biri. Deniz samuru olmasa, deniz kestaneleri, diğer pek çok deniz hayvanına yer ve yiyecek sağlayan yosun ormanlarını yok eder. Ayrıca, deniz samurları, dolaylı olarak, yosunlar karbon bağladığı için, yaygın bir sera gazı olan atmosferik karbondioksit seviyelerini azaltmaya da yardımcı olur.

Sonuç olarak, deniz samuru bize, bir kez daha, bu güzel gezegende her şeyin bağlantılı olduğunu ve türler ölürse neden “Geç bunları” diyemeyeceğimizi işaret ediyor. Dünya üzerindeki her bir şey, ne kadar ufak olursa olsun, kusursuz dengeyi korumakta önemli bir iş görüyor.

V: Dinlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz.

Programın illüstrasyonlarını sosyal medyada paylaşacağız. Bize Instagram ve Facebook’tan ulaşabilirsiniz.

Ç: Bugün Will Wagner’den Laika’yı dinleyeceğiz. Bu şarkıyı bugünkü dostumuza adıyoruz.

V: Ben Virginia Elena Patrone,

Ç: Ben Çiğdem Fidan.

V&Ç: Gezegendeki her şey! Çok güzelsiniz ve sizi seviyoruz!

 

Kaynaklar:

•          https://www.greenme.it/abitare/cani-gatti-e-co/metro-londra-foto-gatti/?fbclid=IwAR1RAaai_qUOSW0sQPwriSvktAk2nmumRFsXc_llPLI7rvbthSBFjFvMWC0

•          https://www.independent.co.uk/news/world/australasia/new-zealand-bottlenose-dolphin-swimming-ban-endangered-species-boats-a9081571.html

•          https://www.theguardian.com/world/2019/nov/07/ardern-says-new-zealand-on-right-side-of-history-as-mps-pass-zero-carbon-bill

•          https://www.independent.co.uk/news/long_reads/species-die-get-over-it-a8069576.html#comments

•          https://www.independent.co.uk/news/world/australasia/koala-colony-death-australia-bushfire-a9194756.html

•          https://defenders.org/wildlife/sea-otter

Playlist:

Şarkıcı / Yorumcu Parça Adı Albüm Adı Süre
Will Wagner
Laika
Laika
4:26

Açık Dergi Pazartesi  Haftanın Albümü

20:00 – 21:00 Bir Baba Indie Lokal / Tuğçe Yapıcı ve Cihad Satıroğlu

Serin

Yerli sahneden yeni yayınlanan müzikler, konuklar ve canlı performanslar Bir Baba Indie Lokal’de.

facebook.com/birbabaindie/

birbabaindie.com/

twitter.com/birbabaindie

instagram.com/birbabaindie/?hl=tr

***

Bir Baba Indie Lokal’ın bu akşamki konuğu Serin

18 Kasım 2019
Fotoğraf: Gazete Vatan

Açık Radyo’da her pazartesi yayınlanan Bir Baba Indie Lokal programının bu akşamki canlı yayın konuğu Serin grubu olacak.

Güncel yerli sahneden sesler sunan Bir Baba Indie Lokal’e bu akşam vokalde Cansu Saraç, akustik/elektro gitarda Melih Balta, bas gitarda Meltem Balta ve davulda Emre Ergün’den oluşan Serin grubu konuk olacak.

Grup, geçen aylarda iki yeni parça yayınlamıştı.

Tuğçe Yapıcı ve  Cihad Satıroğlu’nun hazırlayıp sunduğu programı saat 20.00’den itibaren dinleyebilirsiniz.

***

zz6

Bir Baba Indie Lokal programının 18 Kasım Pazartesi tarihindeki konuğu Serin oldu

Tuğçe Yapıcı ve Cihad Satıroğlu tarafından hazırlanıp sunulan, yerli sahneden sesler sunan Bir Baba Indie Lokal her pazartesi saat 20:00 – 21:00 arasında 94.9 Açık Radyo’da yayınlanır.

Programın videosuna ise aşağıdan ulaşabilirsiniz.

www.birbabaindie.com
www.facebook.com/birbabaindie
www.instagram.com/birbabaindie
www.twitter.com/BirBabaIndie

21:00 – 22:00 Vertigo / Hilmi Tezgör ve Osman Öztürk / Savrulan şarkılar

vertigo500.blogspot.com/

22:00 – 23:00 Ahtapotun Bahçesi / Cem Sorguç / Alter-latif müzik

ahtapotunbahcesi.blogspot.com/

twitter.com/ahhtapot

23:00 – 24:00 Ay Palas / Tolga Yağlı / Bağımsız müzik

aypalas.blogspot.com/

24:00 – 01:00 Erguvani İstimbot / Cüneyt Cebenoyan

Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz dostumuz, programcımız Cüneyt Cebenoyan’ın ardından, kendisinin 2014 yılında hazırladığı ve her bölümde bir filmi konuklarıyla birlikte ele aldığı Erguvani İstimbot programını bu yayın döneminde tekrar yayınlıyoruz.

‘Bir film, pir film’ şiarıyla yola çıkan programda Cüneyt Cebenoyan, her bölümde bir filmi  konuklarıyla ele alacak.