Açık Radyo’yu online dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Radyo Garden üzerinden Açık Radyo’yu dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi Programları ve Podcast Arşivleri içinTIKLAYINIZ

Açık Radyo resmi web sitesi: acikradyo.com

Açık Radyo’yu internet üzerinden ve mobil cihazlarından dinlemek isteyenler için faydalı bilgiler

Açık Radyo Arşivi için TIKLAYINIZ

Açık Radyo program blogları için TIKLAYINIZ

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi: 4 Kasım 2019 – 20 Mayıs 2020 akışı için Tıklayınız Günlük / Tıklayınız Haftalık

————————————————————————————

06:00 – 06:55 DemocracyNow!

democracynow.org/shows/2019/11/29

07: 00 – 07:20 Tehlikeli Oyunlar (Yeniden) / Yazan: Oğuz Atay / İletişim Yayınları / Okuyan: Tilbe Saran

Usta yazar Oğuz Atay’ı ölümünün 40. yılında, “Tehlikeli Oyunlar” romanının okumasının tekrarı ile anıyoruz.

07:30 – 07:50 Sabahlık / Didem Gençtürk ve Emre Aydoğdu

sabahlik.tumblr.com/

08:00 – 10:00 Açık Gazete / Ömer Madra, Murat Can Tonbil,  Selahattin Çolak

acikgaste_02-12-2019

Açık Gazete kayıt arşivi

Günün Sözü

“Greve gitmek bizim hoşumuza giden bir şey değil; başka bir seçenek göremediğimiz için yapıyoruz bunu.”

İklim aktivistleri Thunberg, Neubauer, Valenzuela, Meneses ve Nakabuye neden yeniden dünya çapında greve gittiklerini dünyaya ilan ediyor. (Project Syndicate)

Görüntünün olası içeriği: 7 kişi, gülümseyen insanlar, kalabalık ve açık hava

***

***

Birleşmiş Milletler raportörü: Julian Asssange’a psikolojik işkence yapıldı, ABD’ye gönderilmemeli

02 Aralık 2019
Fotoğraf: Euronews

WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange’ın ABD’ye iade davası gelecek yılın şubat ayında başlayacak. Birleşmiş Milletler’in Özel İşkence Raportörü Nils Melzer’ın bu bağlamdaki görüşlerini yayınlıyoruz:  “Yüzeyi azcık kazıdığımda olgular, benim bu insan hakkında bugüne kadar edinmiş olduğum intibayı doğrulamadı. İşin içine girdikçe Assange’ın ne kadar çok iftiraya maruz kaldığını gördüm.”

Geçen hafta İsveçli savcılar Wikileaks kurucusu Julian Assange hakkında 2010 yılında başlatmış oldukları cinsel istismar soruşturmasını düşürdü. Bu iddiayı hep reddetmiş olan Assange, İsveç’e zorla gönderilmemek için yedi yıl önce, 2012’de Londra’daki Ekvator Elçiliği’ne sığınmıştı. 2019 Nisan ayında İngiliz yetkililer onu Ekvator Elçiliği’nden sürükleyerek çıkardığından beri Londra’daki Belmarsh hapishanesinde tutuklu. ABD ise, hâlâ Assange’ın iade edilmesini bekliyor- ki bu gerçekleşirse onu, ta Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma Casusluk Yasası bağlamında, ABD’nin, Irak ve Afganistan savaşlarına dair gizli Amerikan askeri ve diplomatik belgelerini yayımlamak ve bilgisayar korsanlığı yapmaktan 17 farklı suçlama nedeniyle 175 yıllık bir hapis cezası beklemekte. Önümüzdeki şubat ayında Londra’da Amerika’ya iade duruşması başlayacak. Biz bugün Birleşmiş Milletler’in Özel İşkence Raportörü Nils Melzer’ın bu bağlamdaki görüşlerini yayımlayacağız.

Melzer, Assange hakkındaki iddia ve kanıtları daha yakından inceledikçe, geçmişteki şüpheci tutumunun değiştiğini söylüyor. “Yüzeyi azcık kazıdığımda” diyor Melzer, Columbia Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada, “olgular, benim bu insan hakkında bugüne kadar edinmiş olduğum intibayı doğrulamadı. İşin içine girdikçe Assange’ın ne kadar çok iftiraya maruz kaldığını gördüm.”

Aşağıda Democracy Now Radyosu’nda Nils Melzer ile yapılan mülakatın tam metnini okuyacaksınız.

Amy Goodman: Burası Democracy Now radyosu. Şimdi Wikileaks kurucusu Julian Assange vakasını ele alıyoruz. Bu hafta İsveçli savcılar Julian Assange’ın cinsel istismar yaptığı iddialarını üçüncü kez düşürdü. Karar, avukatlarının, Assange’ın Amerika’ya gönderilmesini önlemeye çalıştığı dönemde geliyor, ki halihazırda, Assange, Irak ve Afganistan Savaşlarına dair Amerikan belgelerini yayımlayarak Birinci Dünya Savaşı döneminden kalma bir casusluk yasasını 17 kere delmekle suçlanıyor ve 175 yıl hapsi isteniyor. Amerika’ya iadesi için duruşmanın şubat ayında yapılması bekleniyor. Assange, nisan ayından bu yana İngiltere’nin Belmarsh hapishanesinde tutuluyor, ki, o tarihte Londra polisi tarafından Ekvator Elçiliği’nden zorla, sürüklenerek çıkarılmış ve hapishaneye götürülmüştü. Kendisi ABD’ye gönderilmemek için yedi yıl önce Ekvator Elçiliği’ne sığınmıştı.

Programın ilerleyen dakikalarında “Julian Assange’ı Savunmak” isimli yeni bir kitabın editörleri, Tarık Ali ve Margaret Ratner Kunstler ile de mülakat yapacağız. Ama öncelikle Birleşmiş Milletler İşkence Özel raportörü Nils Melzer’in görüşlerini alacağım. Bundan kısa bir süre önce Melzer Columbia Üniversite’sinde bir konuşma yapmıştı.

Nils Melzer: Yaklaşık bir yıl kadar önce, geçen aralık ayında, Julian Assange’ın avukatları beni ilk arayıp hükümetlerle onun namına konuşmamı istediklerinde, bu işe karışmak konusunda çok ciddi, içgüdüsel tereddütlerim vardı. Bu insan hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Vaka ile yakından ilgilenmemiştim. İlkel tepkim şöyle idi: “İşte narsist bir adam; tecavüzcü, bilgisayar korsanı ve casus. Yetkilerimi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışacak, bu vaka ile hiç ilgilenmek niyetinde değilim.”

Bildiğiniz gibi biz görev yaparken işkence ve potansiyel insan hakları ihlali mağdurları bağlamında, müdahale etmemiz istenen günde 10-15 çağrı alırız. Dolayısı ile vakalar arasında bir seçim yapmamız gerekir. Ve elimizdeki kaynak/imkanlarla bunlardan ancak, belki, iki tanesine yetişebiliriz. Dolayısı ile bu vaka ile ilgilenmemeye karar vermiştim. Üç ay kadar sonra meseleyi kafamda hala tartmakla meşgulken, avukatları geri gelip, “Bakın galiba çok kısa bir süre içinde Ekvator Elçiliği’nden kovulacak, çok rica ediyoruz, lütfen onunla ilgili şu belgelere mutlaka bir bakın, son kararınızı ona göre verin” dediler.

Dolayısı ile bende, mesleğime asgari saygı açısından, belgelere hiç olmazsa bir göz atmaya karar verdim. Ve itiraf etmeliyim ki dosyaların yüzeyini biraz kurcaladıktan sonra, bildiklerimin, bu insanın kafamdaki imajının, dosyadaki bilgilerle hiç de uyuşmadığını gördüm. İşin içine girdikçe, dışardan bildiklerimin ne kadar uydurma olduğunu fark ettim. Ve anladım ki, kamusal alanda, özellikle de medyada yaygın bir şekilde var olan bütün Assange anlatıları tamamen yoktan yaratılmış yalanlar… Medyada diyorum, çünkü ben bu yüzeysel bilgileri neredeyse osmoz gibi, hücrelerime sızması sonucu öğrenmiştim. Yıllardır sürekli var edilmiş bir şey. Dolayısı ile bu da aklımı kurcalamaya başladı.

Olaya biraz daha yakından bakmaya başlayınca -ki bu genel olarak kalabalıkların son derece yakından bildiği ve çok politize olmuş bir vaka -görüşümün, düşüncemin son derece sağlam temellere dayanması gerektiğini anladım. Dolayısı ile Julian Assange tutuklandıktan sonra İngiltere’deki ilgili makamlardan onu ziyaret etmek için izin istedim; beraberimde de bir psikiyatr ile bir adli tıp uzmanı götürdüm. Her ikisi de daha önce yıllarca işkence mağdurları ile çalışmış, çeşitli semptomları -psikolojik ve fiziki şiddet- birbirinden ayırmak bağlamında mahkemelere danışmanlık yapmış kişilerdi. Bunları birbirinden ayırt etmeyi çok iyi biliyorlardı.

Nihayet 9 Mayıs günü Julian Assange’a Belmarsh hapishanesinde dört saat süren bir ziyaret yaptık. Önce, durum hakkında sağlam bir fikir sahibi olmak için ben onunla bir saat kadar konuştum. Ardından adli tıp uzmanımız iki saat boyunca onu fiziki sağlığı açısından inceledi, ardından da psikiyatrımız iki saat süren bir psikiyatrik inceleme yaptı. Ve tüm bunların sonunda üçümüz de aynı izlenimi edinmiştik -daha doğrusu benim bir izlenimim, uzmanların ise bir teşhisi vardı. Ve hepimizin kanaati şuydu: Assange uzun süreli psikolojik işkence görmüştü. Nihayet elimde bir sonuç vardı.

Ve şimdi şunu söylemeliyim – onun ilk gördüğümde – zaten sadece bir kere gördüm- son derece rasyonel olduğu izlenimini edindim. Ama çok endişeli olduğunu hissettim. Had safhada stres altındaydı, öyle bir stres ki hiç gevşeyemiyordu, bu da bana işkence merkezlerinde daha önce gördüğüm uzun süredir orada kalmış işkence mağdurlarını, uzun süre yapayalnız bırakılmış entelektüelleri hatırlattı; benzer davranış örüntüleri, benzer tepkiler gösteriyordu. Ben tam bir sorusuna cevap vermeye hazırlanırken, o ikinci sorusunu sormaya başlıyordu. Son derece akıllıca sorular soruyordu, ama yanıtlarımdan bir sonuç çıkaracak durumda değildi. O noktayı çoktan aşmıştı sanki.

Altı yıldan uzun bir süredir kontrollü bir çevrede yaşamış olduğu için, biz bunun nedenlerini anlayabiliyorduk. Hayatını etkilemiş olabilecek sınırlı sayıda neden vardı, yani savaş alanından toplayıp getirdiğimiz, kim bilir son aylarda neler yaşamış olduğunu asla bilemeyeceğimiz biri değildi. Altı-yedi yıldır, belki yavaşça değişen ama esas olarak hep aynı çevrede yaşamış bir kişi. Dolayısı ile durumunu iyi düşündüğünüzde, bu semptomlara yol açan gerçek nedenleri anlamaya çalışmak zor değildi.

İşkence ve kötü muameleye maruz kalmış olmak açısından- her endişe, stres ve acının işkence olmadığını bilmeliyiz. Benzer belirtileri gördüğünüzde, bu illa birinin bu kişiye işkence yaptığını kanıtlamaz. Çünkü işkence tanımında bir istisna vardır. Esas olarak işkence, bilinçli ve kasti olarak – zorlama- itiraf, ürkütme veya bunlara benzer, belli bir amaçla birisini acıtmak veya eziyet çekmesine neden olmaktır. Ancak yasal yaptırıma içkin bir acı ve eziyet çektirme söz konusu olduğunda bir istisna mevcuttur. Dolayısı ile kanuni ve hukuki süreçlerle bir insan gözaltına alındığında, strese gireceği kesin; bunun süresi uzadıkça gerginlik de artacaktır. Yani hukuki bir tedbir söz konusu olduğunda endişe bu düzeyde olur.

O halde şimdi sormamız gereken soru şu: Assange’ın gözaltına alınması kanuni bir işlem miydi? Ben bu bağlamdaki kanıtlara baktığımda- tabii ki burada tüm ayrıntılara girmeyeceğim, ama eğer bu süreç kanunun uygulanması ise, o zaman Birleşik Krallık’ta kefaletini ihlal ettiği için 50 haftalık bir hapis cezası alırdı, ki bu, o zaman artık beklemede bile değildi. İsveçliler vakayı sona erdirmiş ve düşürmüştü. Aslında vaka düşürülmemiş bile olsa, kefalet durumunu ihlal etmişti çünkü Birleşmiş Milletlerin bir üyesi, Ekvator, ona zulüm nedeniyle siyasi sığınma hakkı vermişti. Bu da aslında, kefalet koşullarının hiç de vahim bir ihlali değildi. Birleşik Krallık’ta kefil ihlalleri rutin bir şekilde hapis cezasına neden olmaz. Sadece bir para cezası veya önemsiz hapistir ki, bu da, son tahlilde, mutlaka hapiste yatmayı gerektirmez. Dolayısı ile ceza, haddinden fazla, aşırı idi. Yani kanunun lafzına uygun değildi.

Sonrasında Assange daha ilk tutuklandığı günden itibaren Birleşik Krallık hakimlerinin ona karşı aşırı önyargılı oldukları görüldü. Ona “narsist” dediler, oysa duruşma esnasında tek cümlesi şuydu: “Suçu kabul etmiyorum”. Ben Birleşik Krallık’ta bir üniversitede profesörüm, ve Birleşik Krallığı bir hukuk devleti ve bu bağlamda dünyanın önde gelen bir hukuk devleti olarak görüyorum. Dolayısı ile hakimlerin bu duruşunu çok “tuhaf” buldum. Sonradan da gördüm ki hüküm, durumu aşmış. Hakimler ona çeşitli hakaretler ediyor, hiç bir şey söylemediği için son derece ağır laflar söylüyor- yani konuşmadığı için ona resmen küfür ediyorlar. Öte yandan yurt dışına çıkarılması sırasında duruşmadaki baş hakimin belgelenmiş bir menfaat çatışması olduğunu gördük. Wikileaks bir nedenle hakimin kocasını afişe etmişti. Assange’ın avukatları bunu mahkemede gündeme getirdiklerinde, tamamen görmezden gelindi.

Ve ben hapishanede onu ziyarete gitmeden- sanırım iki hafta öncesine kadar Assange, kendi hakkındaki hukuki belgeleri bile görmemişti. Peki ama böyle bir durumda insan nasıl hukuki bir savunma hazırlayabilir, eğer kendi belgelerine bile erişimi yoksa. Ülkeye iade duruşmasında hakim soruyor: “Beyefendi ABD’nin hakkınızdaki iddianamesine ne diyorsunuz?” Cevabı: “İddianameyi görmedim.” Bu hukuki bir yargılama usulü olmaz.

Şimdi gelelim İsveçte’ki yargılama usulüne: Orada da aynı şey oluyor. Devletin bir ilk soruşturmayı ne zaman yapacağı tamamen rastgele, keyfi bir süreç. İsveç’te hiç bir şey ile suçlanmamış. Cinsel tecavüz ile hiç, ama hiç suçlanmamış. Böyle bir dava asla açılmamış: çünkü açılıp üç gün sonra hemen kapatılmış, çünkü tecavüz bağlamında tek bir delil yok. Sadece Stockholm’daki başsavcının iddiası. Sonra başka bir savcı bunu yeniden ele alıyor, sözüm ona “mağdur”un lafı üzerine- ama bu ifade polis tarafından alınmış ve mağdura sorulmadan değiştirilmiş- ki ellerinde ırza tecavüz için daha fazla delil olsun.

Ve vaka, bu ve buna benzer nice olay ve delil ile devam ediyor. Çok tuhaf bir nokta, polisin ortaya kanıt olarak çıkardığı, sözüm ona kullanılmış kondomlarda DNA izi yok. Ve böyle böyle sürüp gidiyor. Peş peşe çelişkiler… Ve İsveç’te önsoruşturmanın ötesine asla gidilmiyor; bu da şu demek, birisi ırzına geçme iddiasında bulunuyor, ama adamı bununla suçlamak istediğine halen karar vermemiş. İşte tam da bu nedenle yedi yıla yakın süre, sürekli baskı altında Ekvator Elçiliği’nde kalıyor.

Şimdi bir de ABD’deki hukuki işlemlere bakalım. Affedersiniz ama, biliyorsunuz değil mi- oradaki büyük jürinin kendine özgü acayiplikleri, özellikleri var, değil mi? Gizli kanıt, jüri seçimi- ki bu ister istemez jürinin bir miktar yanlı olması ile sonuçlanacak- ki bu da çeşitli sorunlar yaratıyor. Bir de casusluk mahkemesinin kendisine özgü sorunları var. Assange hakkındaki 18 suçlamadan on yedisi araştırmacı bir gazetecinin zaten rutin olarak yaptığı etkinlikler- bu da ister istemez basın ve ifade özgürlüğünü gündeme getiriyor. Ve 18. suçlamaya gelelim: Bu da ABD’nin açıkladığı birinci suçlama; sözüm ona Julian Assange, Chelsea Manning’in1 bir şifreyi çözmesine yardım etmiş, ama başaramamış. Demek ki ne zaman bir kişi bir şifreyi çözmeye çalışıp beceremese, casusluk nedeniyle ABD’ye gönderilmesi gerekecek- burada gerçekten biraz orantısız bir karar var.

Şunu demek istiyorum: bu mahkeme sürecinde doğru olmayan bir şeyler var, yani iş istediğiniz gibi yürümüyor, o zaman, Ekvator’un, Assange’ı koruma statüsünden mahrum edip, vatandaşlığına son verme hakkı var. Ama bu sürecin hiç bir yasal yönü yok. Başkan karar veriyor, “Bugünü bunu yapacağız” diyor. Julian Assange’a haber veriliyor. Ve adam daha o gün elçilikten kovuluyor, İngilizler tarafından tutuklanıp hapse atılıyor.

Gördüğümüz gibi burada kişisel hakları korumak için bir kimsenin yasal anlamda suçlu olup olmadığını belirleme süreci diye bir şey yok. Olmamış. Ve dolayısı ile Birleşik Krallık, ABD, Ekvator ve İsveç, buradaki bütün hukuki süreçler, hepsi, tutarlı bir şekilde yargı sürecinin ihlali. Bu bir kişi aleyhinde, yaptığı bir yanlış işten dolayı kovuşturmak değil. Bu kanunun uygulanması da değil. Şimdi bir adım geri atıp düşünelim: Adam ne yapmış? Hükümetlerin gizli olmasını ve gizli kalmasını istediği çok büyük miktarda bilgiyi internetten yaymış. Doğal olarak hepimiz Tali Cinayet2 videosunu gördük.- ki bu, uzun yıllar savaş hukuku konusunda çalışmış eski bir Uluslararası Kızılhaç hukuki danışmanı olarak bu, benim gözümde savaş suçlarının kanıtıdır.

Bence bu bağlamdaki skandal şudur: Herkes Julian Assange’a odaklanmış durumda, yok onun kedisi, yok kaykayı, yok efendim duvara dışkı sürmüş- ve benzeri şeyler ki, bunlar için de hiç bir kanıt yok- sadece söylenti- sanki bunlar doğruymuş ve suç için delilmiş gibi- zaten doğru olduklarından kimse emin değil. Ama savaş suçlarını araştıran, bu konuda bir şeyler söyleyen tek Allah’ın kulu yok. Oysa buradaki büyük hikâye tam da bu.

Ben, tam da bu nedenle bu mesele söz konusu olduğu son derece hırslıyım, çünkü bir kişi gelmiş savaş suçu için kanıt gösteriyor, işkence-cinayet ve her tür korkunç eylemler gerçekleşirken, millet kalkmış, Assange elçilikte ne yaptı, sorumluluklarını ne derece yerine getirdi derdine düşmüş. Dolayısı ile Assange’ı cezaevinde tek başına bir hücrede, sürekli baskı altında tutmak için tek bir haklı sebep yok- ki o orada hapiste hiç bir kimseye, resmi otoritenin hiç bir temsilcisine güvenemeyeceğini çok iyi biliyor.

Hiç kuşku yok ki burada Birleşik Krallık’ta tamamen keyfi bir ülke dışına çıkarılma davası bağlamında yargılanacak. Buradaki koreografi hazırlanmış vaziyette. Avukatları ne derse desin Birleşik Krallık hakimleri, “Tabii ki ölüm cezası söz konusu ise, veya kötü muamele veya işkence ihtimali var ise, onu ABD’ye yollayamayız. İşte bunun için ABD, lütfen bize bunların hiç birinin olmayacağına dair güvence ver” diyecek. ABD de tabii ki bu güvenceleri verecek, sonra da Birleşik Krallık, “ABD’ye güvenmemek için hiç bir neden yok” diyecek. Ardından Assange ABD’ye gönderilecek. Benim öngörüm bu. Onu orda bekliyorlar. İşin kilit noktası tam da bu.

Bugüne kadar görmüş olduğu kötü muameleye ek, burada adil bir şekilde yargılanmayacağına eminim. ABD’de Doğu Virgina’da ise, göstermelik bir mahkemeye çıkarılacak, ve hayatının geri kalan kısmını orada son derece gayrı insani şartlarda geçirecek. İşte bunu kesinlikle önlememiz gerekiyor.

Tarık Ali: “İngiliz hukuk sistemi tam da otoriter bir sistem gibi çalışıyor”

Amy Goodman: Geçen 15 Ekim günü Columbia Üniversitesi’nde Wikileaks’in kurucusu Julian Assange hakkında konuşan bu kişi Birleşmiş Milletlerin İşkence Özel Raportörü Nils Melzer idi. Aradan sonra Londra’dan Tarık Ali, New York’tan da Margaret Kunstler ile konuşacağız. Bu ikili çok kısa bir süre önce yayımlanan “Julian Assange’ı Savunmak” isimli yepyeni bir kitabın editörleri. Tarık Ali bir tarihçi, bir aktivist, ama aynı zamanda film yapımcısı, yazar ve ünlü The New Left Review dergisinin editörü. Margaret Kunstler ise özel olarak çalışan bir insan hakları avukatı.

Assange halen Belmont hapishanesinde İngiliz hakimler tarafından yargılanmayı bekliyor. Bunun için ilk duruşmanın 2020 Şubat ayında yapılacağı belirtiliyor.

Şimdi Julian Assange vakasına daha yakından bakabilmek için yeni yayımlanmış “Julian Assange’ı Savunmak” kitabının ortak editörleri Londra’dan Tarık Ali ve New York’tan Margaret Kunstler ile görüşeceğiz. İkiniz de Democracy Now’a hoş geldiniz.

Tarık, Londra’dasınız, konuşmaya sizinle başlayalım. Aslında şu an Julian Assange’ın nisan ayından beri tutulmakta olduğu Belmarsh hapishanesinden pek de uzakta değilsiniz. Bu hafta İsveç hükümeti üçüncü defa olarak Julian Assange hakkındaki cinsel taciz soruşturmasını düşürdüklerini beyan etti. Aslında Assange bu bağlamda hiç bir zaman suçlanmadı ve bu iddiaları her zaman reddetti. İsveç’teki bu son kararın öneminden bahseder misiniz ve şu anda, İngiltere mahkemesinde ABD’ye gönderilip gönderilmeme bağlamında yapılacak duruşmayı beklerken- ki gönderilirse Casusuluk Yasası’na göre-orada onu asgari bir asırlık bir hapis cezası bekliyor- durumunun ne olduğunu anlatabilir misiniz? Ki bu Casusluk Yasası, Birinci Dünya Savaşı’nda kalma ve bu yasaya çok çok uzun zamandır başvurulmuyor.

Tarık Ali: Amy, İsveçlilere ilişkin olarak durum oldukça acayip. Bu olay başlayalı beri kendi aralarında Assange’ı “suçlasak mı suçlamasak mı” konusunda kavga ediyorlar. İlk başladıklarında iki kadın savcı bu bağlamda anlaşamadı. Biri, “Bu suçlamayı yapacak delil elimizde mevcut değil” dedi. Diğeri ise illa Assange’ın suçlanmasını istedi ve ikinci galip çıktı. Ama Assange, ne zaman Londra’ya gidip, onunla görüşmelerini istese, kabul etmediler.

Assange’a yakın olan bizler, onu zaten başından beri savunuyorduk ve bu işte bir bit yeniği olduğunu, ellerinde bu suçlamayı yapacak delil olmadığını düşünüyorduk. Assange bize hikâyeyi kendi açısından olduğu gibi anlattı ve şundan son derece emindi, Amerikalılar onun, Amerikan hükümeti bu bağlamda karar verene kadar İsveç’te bir hapishanede tutulmasını istiyordu. Assange, İsveç’in ısrarı için başka hiç bir açıklama olmadığını düşünüyordu.

Şimdi İsveçliler üçüncü keredir vakayı düşürüp- artık vaka hemen hemen sona erdi sayılabilir- ve hatta suçlamayı yapan kadınlar “Aradan çok zaman geçti, artık hatırlamıyoruz, aklımız karıştı” gibi laflar ediyor. Ama ben şunu söyleyeyim: Irza tecavüz bağlamında son derece geniş bir literatür var, hem kadınların, hem de erkeklerin yazdıkları makaleler var; ve orada şu kesinlikle ortaya çıkıyor: eğer bir kadının ırzına geçilmiş ise, kadın, asla ve asla bunu unutmaz. Başka birçok şeyi unutabilir, ama bunu asla unutmaz. O halde tecavüz edildiği söylenen bu kadınlar iddialarını yıllar sonra, bugün, artık tekrarlamak istemiyor ise, bu işte bir yanlışlık var, ta baştan beri bir yanlışlık var.

Her neyse, “Şimdi ne oldu derseniz?”, nisan ayından bu yana The Guardian gazetesi ortaya çıkıp Assange’ı savundu, bunu yaparken de İsveç’te tecavüz iddialarının düşürülmüş olduğunu, ve ABD’ye yollanmaması gerektiğini savundu ve eğer gönderilirse tam bir rezalet olacağını ileri sürdü. Assange’ın bütün suçu, The Guardian gazetesinin de yayımladığı bilgileri yayımlamaktı. Aynı bilgileri New York Times da yayımladı, El Pais de yayımladı, İtalya’da La Repubblica da yayımladı. Yani nihayetinde Assange’ın ABD’de bu bağlamda yargılanması, medeni ve siyasi haklara çok sert bir saldırı olur. Ve nihayet ilk defa olarak dünya “düzenin kamuoyu” Assange’ı savunmaya başladı.

Aslına bakarsanız cezaevine hiç konmaması gerekiyordu. Kefalete ilişkin yasalara uymadığı için Assange’a en ağır cezayı vermişlerdi. Bu cezayı alan herhangi bir kişinin bütün zamanı cezaevinde geçirdiği bugüne kadar görülmemiş bir şey. Her neyse, bu cezayı çoktan çekti ve bitti. Peki o zaman niçin hala azami güvenlikli bir hapishanede tutuluyor? Bu tam da İngiliz hukuk sisteminin, İngiliz hükümetinin otoritesine dayanarak -ki bunu isteyen o- Amerika Birleşik Devletlerini memnun etmek için Julian’ı cezalandırması demek. Daha üç-beş dakika önce bu programda Birleşmiş Milletler raportörü onu böyle hapis tutmak istediklerini anladığını açıkladı. Onu demoralize edip yıkmak istiyorlar. Aksi halde, eğer mutlaka hapsedilmesi gerekiyorsa- ki ben buna asla inanmıyorum- koşulların çok farklı olduğu açık bir cezaevine konabilir.

Özetle İngiliz hukuk sistemi tam da otoriter bir sistem gibi çalışıyor. Bunu söylemek gerekiyor. Bu konuda hiç aldanmamak lazım. Bildiğimiz gibi bu vakayı gören hakim Lady Arbuthnot’un kocasının, Amerikan silah şirketleri ile epey şaibeli ilişkileri var. Şimdi bunun ayrıntılarına girmek istemiyorum. Eminim bunlar ortaya çıkacaktır. Daha da önemlisi aynı hakim birkaç gün önce Güney Asya’dan iki kişiyi kefaletle serbest bıraktı, ki bu kişiler kendi ülkelerinde cinayet işlemiş, insan öldürmüş olmakla itham edilmişler ve ülkelerine geri yollanmaları istenmişti. Gayet memnun, hiç dert etmeden onları kefaletle serbest bıraktı. Peki o zaman niçin Julian’ı kefaletle serbest bırakmıyor veya daha iyi bir hapishanede kalmasına izin vermiyor. İnsanı dehşete düşüren bir durum bu.

Amy Goodman: Yine bir ara bahsettiğin başka haberler de var. Eylül ayında İspanyol gazetesi El Pais, CIA’in İspanya’da özel bir güvenlik şirketi ile işbirliği yaparak yedi yıldır Ekvator Elçiliği’ne sığınmış olan Julian Assange hakkında casusluk yapmasını istemiş. İsmi “Undercover Global SL” olan bu şirketi Ekvator, görünürde, elçiliği korumak için kiralamış, ama raporlara göre Assange’ın avukatları ile, gazetecilerle, doktorlar ve diğer ziyaretçileri ile ilgili bütün görüşmeleri, bunlarla ilgili tüm ayrıntıları şirket, CIA’e vermiş. Elçiliğin içine gizli kameralar yerleştirmişler, kadınlar tuvaletinde yangın söndürücülerin için mikrofonlar koymuşlar. Şimdi İspanya’daki Ulusal Mahkeme3 bu durumu soruşturuyor. Ne dersin Tarık?

Tarık Ali: Evet doğru bu. El Pais bu konuda çok güçlü bir rapor yayımladı, zaten İspanya’da bu konuda müthiş bir öfke var, sadece beklenebilecek insanlardan da değil, halk çok kızgın. “Nasıl olur da bir İspanyol firması gizli gizli Julian Assange’ı gözetler?” diye kıyamet koptu. Aslına bakarsanız Assange buna hiç de şaşırmamıştı. Hiç birimiz şaşırmadık. Bu beklenebilirdi. Ama yine de bu kadar kolay yapılmış olması herkesi şok etti. Şimdi bu firmaya saldırılıyor, hem de bu yasal bir saldırı; umuyoruz bir şekilde hesap verecekler. Eğer herhangi bağımsız bir insan bu konudaki kayıtları izlerse Julian ne yapıp ne yapmadığını kolaylıkla görecektir ve dolayısı bu onun savunmasını güçlendirecektir- çünkü Julian işte bu; bir yayıncı, aynı zamanda gazeteci ve insanların ona gönderdiklerini belli bir süzgeçten geçirerek yayımlıyor. Peki niçin? Tabii ki kamuoyu bunlardan haberdar olsun diye.

Çünkü şimdi öyle toplumlarda yaşıyoruz ki hükümetler ya apaçık yalan söylüyor ya da pek çok bilgiyi kendi vatandaşlarından gizliyor, tabii bu durumda vatandaşlar da kendilerine çocuk gibi muamele edildiğini düşünüyor. “Çocukların önünde konuşma. Olmaz.” Eh, Julian Assange ve Wikileaks de bu kuralı bozdu ve her şeyi yayımladı. Burada laf arasında belirtmeliyim ki Amerikalı diplomatlardan çoğu olup bitenin farkındaydı ve bazı konularla ilgili olarak Washington’daki hükümetlerine “Bu çok ileri gitti” diyorlardı. Dolayısı ile Wikileaks’in yayınları doğrulanmış oldu.

Amy, Birleşik Krallık ve Birleşik Devletler ve diğerleri bunu niye yapıyor? Çünkü, sanırım ki bu başkalarını caydırmak için, yani ibret-i alem olsun diye. Devletin izin vermediği başka her hangi bir malzeme bağlamında diyor ki: “Bakın Julian Assange’a ne oldu? Biz onu hapse tıktık ve ömür boyunca hapiste tutacağız. Ona işkence yaptık.” Amaç da insanları korkutmak. Tabii ki bu işe yaramayacak. Hiçbir zaman işe yaramaz. Çünkü eninde sonunda birileri, hatta, belki mevcut hükümet için çalışan birileri olup biten rezalet karşısında isyan edip patlayacak. Bunu hiç kimse önceden tahmin edemez, önceden hazırlanamaz. Kalkar Snowden gibi biri olup bitene çok kızar ve bu bağlamda bildiği her şeyi ortaya döker. Yani bu, önlem olarak da yaptıkları, bir işe yaramayacak.

Amy Goodman: Tarık Ali ben şimdi Wikileaks’in yayımladığı en korkunç belgelerden birine değinmek istiyorum. 2010 yılına dönüyorum ve Wikileaks’in yayımladığı o inanılmaz belgelerden birine, insanı şok eden, Bağdat’ta iki Reuters çalışanı, biri muhabir, biri şoför dahil, sivillerin hedef alınıp öldürüldüğü ve iki çocuğun yaralandığını gösteren o meşhur askeri videoya dönüyorum. Olayda en az sekiz kişi öldürülmüştü.

Videonun ABD’ye ait askeri bir Apache savaş helikopterinden çekildiği tarih 12 Temmuz 2007. Yani bir helikopterden çekilmiş. Yerdeki bir hedefe, iki Reuters çalışanına odaklanmışlar: genç 22 yaşında yetişmekte olan videograf Namir Noor-Eldeen ve şoförü, 40 yaşında dört çocuklu bir baba, Saeed Chmagh- ikisinin de elinde birer kamera var. Sonra helikopterdeki konuşmaları duyuyorsunuz, askerler gülüyor ve üslerini arıyorlar- yani haydut gibi davranmıyorlar- üstteki amirlerine “Vuralım mı?” diye soruyorlar, amir izin veriyor. İnsanın tüylerini ürperten bir video, bir yandan gülüyor diğer taraftan küfür ediyorlar ve sonra kamera uçağın içinden ve gökyüzünden, yeryüzüne kayıyor ve aşağıda helikopterdeki askerlerin dakikalar önce öldürdüğü insanları görüyorsunuz. Bu video yayınlandığında Julian Assange Amerika Birleşik Devletleri’nde idi; biz de Washington DC’deki bir stüdyoda onunla konuşuyorduk- tarih 2010 Nisan ayı. Assange, İngiltere’deki Ekvator Elçiliği’ne sığınmadan çok önceydi. Video’nun ismini Wikileaks koymuştu: Tali Cinayet.

“Julian Assange: Video ilk elimize geçtiğinde “önemli” olduğu, gazetecilerin öldürülme sahnesini gösterdiği söylenmişti. Bağlamı hakkında başka hiç bir şey bilmiyorduk. Videonun şifresini kırdıktan sonra olayı daha yakından izlemek fırsatımız oldu- ki bu aylar sürdü. İşin içine girip ayrıntılara baktıkça videonun ne kadar rahatsız edici olduğunu fark ettik. Bir açıdan Irak’taki havadan savaşın ne kadar berbat bir şey olduğu, diğer taraftan da Afganistan da olup bitenler hakkında yorum yapmamızı mümkün kıldı. Yani bunu yapan askerler aslında kötü insanlar değildi. Bu standart bir uygulamaydı. Pilotların seslerini dinlediğiniz de, bunun, ofisteki “sıradan bir gün” olduğu sonucuna varıyorsunuz. Bu pilotlar ve bu uzman nişancılar insanlıktan o kadar uzaklaşmışlar ki, öldürmek için sadece bir özüre ihtiyaçları var.”

Amy Goodman: Neyse, işte bu Julian Assange’dı. Wikileaks bu Tali Cinayet videosunu internette yayımladıktan sonra onunla yaptığımız konuşma. Şimdi Londra’da Tarık Ali ve New York’ta Margaret Kunstler ile mülakatımıza devam ediyoruz. Çok kısa bir süre önce bu ikili “Julian Assange’ı Savunmak” isimli yeni yayımlanan bir kitabın editörlüğünü yaptı. Margaret Kunstler, siz bir insan hakları avukatısınız. Niye böyle bir kitap yaptığınızı ve şimdi bu izlediğimiz videonun önemini anlatın lütfen. Askeriye tabii ki bu videoyu yayımlamadı, bunu biliyoruz, onlar da kabul ediyor. Bu da Chelsea Manning ismini gündeme getiriyor.

Margaret Kunstler: Evet öyle.

Amy Goodman: Ki Chelsea Manning şu an hapiste. Aslında yedi yıl sonra özgür bırakılmıştı, ama şimdi başka bir olayla ilgili olarak tekrar cezaevine atıldı.

Margaret Kunstler: Aslında iki olay da birbiri ile yakından alakalı. Ve mesele, Chelsea Manning’in bütün bu malzemeyi Julian Assange’a yollamış olması; bu Reuters’in ricası üzerine oluyor. Reuters’in bu videoyu bulup almak istediğini öğreniyor. Manning de onlara olan biteni anlatıp yardım etmek istiyor. İzlediğinde o kadar şoke olmuş ki..

Amy Goodman: O zaman Irak’ta istihbarat subayı olarak çalışıyor.

Margaret Kunstler: Evet, o zaman Irak’ta bir istihbarat görevlisi ve videoyu görünce o kadar şaşırıyor ki mutlaka bir gazeteciye göstermek istiyor. Tabii bu arada başka yerlere de yollamak istemiş, New York Times ve benzer yerlere de, ama Julian görünce almış ve internete koymuş.

Amy Goodman: Peki sizler bu kitabı niye yaptınız?

Margaret Kunstler: Herkes Julian’a yükleniyordu; biz de düşündük ki eğer olup bitene ilişkin yeterli bilgiyi, Julian’a, Anayasa’ya- Amerikan Anayasası’na, Anayasa’da ilk yapılan değişikliğe4 bunun nasıl bir tehdit oluşturduğunu,- o zaman halkın olup biteni daha iyi anlayıp bunlara karşı çıkacağını, hatta bunlara karşı ciddi tavır alacağını; Julian’ın bu ülkeye getirilip hapiste çürütülmeyeceğini düşündük. Başka türlü olmayacaktı.

Amy Goodman: Şimdi neler olduğunu anlatır mısınız? Şu an hapis. Bir gazetecinin casuslukla suçlanması ilk defa oluyor. Ve ABD’ye gelirse 175 yıl hapis cezası ile karşı karşıya.

Margaret Kunstler: Evet doğru. Casusluk bağlamında hakkında 17 tane suçlama var. Ve dediğiniz gibi bir gazeteci ilk defa casuslukla suçlanıyor. Çünkü şimdiye kadar basına ve muhabirlere, hükümet içinde neler olup bitiyor konusunda geniş bir özgürlük alanı verilmişti. Ve casusluk suçlamaları bu kanun içinde değil. Bu iddianamedeki casusluk suçlamaları Amerikan Anayasa’sındaki ilk değişikliğin ihlali anlamına geliyor. Şuradan okumaya çalışayım:

Amy Goodman: Vaktimiz çok azaldı.

Margaret Kunstler: Çabuk okumaya çalışırım. Bu Hugo Black’in5 Pentagon Belgeleri6 davası bağlamında New York Times’da çıkan ve karar ile mutabık kalan görüşü (1971): “Anayasaya yapılan birinci değişiklikle ülkenin kurucu ataları, demokrasinin gereklerini yerine getirmek açısından özgür basını çok önemsiyordu. Basın yönetilenlere hizmet eder, yönetene değil. Dolayısıyla sonsuza kadar özgür olabilmesi, hükümete baskı yapabilmesi için basının sansürlenmesi yasaklanmıştı. Öyle ki basın, hükümetin tüm sırlarını öğrenecek ve halkı bilgilendirecekti. Hükümetin aldatmacalarını ancak özgür, kısıtlanmamış gazeteler halka aktarabilir.”

Amy Goodman: Evet, bu Hakim Hugo Black’in 1971’deki sözleri idi. “Assange’ı Savunmak” isimli yeni çıkan kitabın editörleri, Margaret Kunstler ve Tarık Ali, size çok teşekkür ederim.

 

Dipnotlar:

1 Chelsea Manning ileride sözü edilecek TALİ CİNAYET videosunu ve ABD’nin Irak Savaşına ait diğer pek çok belgeyi Assange’a sızdıran, ve savaş sırasında Irak’ta görevli Amerikan İstihbarat subayı.

2 Tali Cinayet videosu: Amerikalı askerlerin helikopterden Bağdat’ta sivilleri öldürdüğünü gösteren ve kanıtlayan video.

3 İspanya Ulusal Mahkemesi Türkiye deki istinaf mahkemesi gibi, ilk mahkemelerin kararlarını temyiz ediyor. Belki bizim Anayasa Mahkemesine benzetilebilir.

4 Amerikan Anayasısı’ndaki birinci değişiklik: Amerikan Anayasası’ndaki tüm değişiklikler, anayasanın bir parçası sayılır. Bunlardan ilk onu Anayasa’nın İnsan Hakları bildirgesi yerine geçer ve İnsan Hakları Bildirgesi (Bill Of Rights) olarak anılır.

Birinci değişiklik ABD Anayasası İnsan Hakları Bildirgesi’nin birinci maddesini oluşturur ve şu hükmü içerir: Amerikan Kongresi, bireylerin düşünce, din, ve ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, ve çeşitli şikayetleri için Hükümete dilekçe verme ve toplanma özgürlüğünü korur. Bu da şöyle yorumlanır:

. ABD hükümeti herhangi bir dini kabul etmeleri için vatandaşlarına baskı yapamaz.

. Amerikan hükümeti bütün vatandaşlarının özgürce konuşmalarını asla engelleyemez.

. Basın korkusuzca, başına bir şey gelebilir endişesine kapılmadan, bunlar hükümet ve ülke açısından olumlu olmasa bile istediği haberleri basıp yayımlayabilir.

. Amerikan vatandaşları istedikleri ortak amaç ve/ya menfaat için bir araya gelebilir ve hükümet buna asla karışamaz.

5 Hugo Black: CIA çalışanı, belki ilk oyunbozan sayılabilecek Daniel Ellsberg’in Vietnam Savaşı’na dair Kongre ve basına sızdırdığı CIA belgeleri hakkında New York Times gazetesine Ellsberg’ü aklayan bir görüş yazan hakim.

6 Pentagon Belgeleri: Vietnam Savaşı hakkındaki gizli CIA bilgi ve belgeleri.

***

***

İklim krizi ve tarım: Küreselleşmenin panzehiri yerelleşmek

02 Aralık 2019

Tarımsal üretim tarzının endüstriyel olması, insan eliyle felakete kaynaklık, geleneksel üretim tarzı (bilge köylü üretimi) ise iklim değişikliğinin yayılmasında engelleyici rolü var.

(İklim Krizi Yazıları/Bianet)

İlk sözler

Hava koşullarında hemen her gün büyük değişiklikler yaşanıyor. Buna genel olarak ‘küresel iklim değişikliği’ diyenler de var, ‘küresel ısınma’ diyenler de, ‘küresel iklim krizi’ diyenler de. Ne dersek diyelim, küresel iklim istikrarsızlaşıyor. Küresel iklimin istikrarsızlaşmasının birçok nedeni var. Bilim insanları ve uzmanlar iklim krizini ekseriyetle sera gazı miktarının artışına bağlıyorlar. Bu olaya insanların yol açtığına inanıyorlar.

Fosil yakıtlar (kömür, petrol, gaz) kullanan fabrikalar ile endüstriyel tarım yapan çiftçiler havaya karbondioksit salıyor. Konut ve tarımsal alan için ormanların yakılması karbondioksidin açığa çıkmasına neden oluyor.

Arabaların egzozlarında ve tarımsal üretimde kullanılan kimyasal gübreler havaya diazotmonoksit gazı yayıyor. Çürümüş bitkiler ve bataklıklar ile çeltik tarlaları metan gazı çıkarıyor. Birçok besi hayvanı, özellikle fabrikasyon üretilen hayvanlar, havaya metan gazı salıyor.

Kentleşmeyle birlikte çöp miktarı arttı. Büyük çöplüklerde çürüyen çöpler de metan gazını açığa çıkarıyor. Kapitalist sisteme bağlı bu gelişmeler insanlarla birlikte bütün canlıların yaşamını etkiliyor. İklimi istikrarsızlaştırıyor.

Enerji   

Fotoğraflar: DHA

Fosil yakıt tüketimi petrol, doğal gaz ve kömürcülerin kasalarını şişiriyor. Ekonomik gereklilik ileri sürülerek tüketim körükleniyor. Yoğun enerji kullanımı artıyor. Kullanımda olan enerji kaynakları petrol, doğal gaz, kömür, Rüzgar Enerji Santralleri (RES), Jeotermal Enerji Santrallerii (JES), Termik santraller, Hidroelektrik Santralleri (HES)…

Kullanımda olan bu enerji çeşitlerinin hepsi doğayı tüketiyor. Bir başka deyişle iklimi istikrarsızlaştırıyor, felakete ve yok oluşa adım adım değil, koşar adım yaklaştırıyor.

Evet, petrol küresel ısınmanın bir numaralı nedeni ya da sanığı… Fosil yakıtlar sınıfından olan petrole aynı aileden doğalgaz ve kömür eşlik ediyor. Yani “doğal” gaz ve kömür, JES, RES, Termik Santral ve HES’ler küresel iklim krizinde petrolün, cürümleri oluyor.

Petrol, ister otomobilde traktörde, ister ısınmada her nerede kullanılırsa kullanılsın yanma sırasında/sonucunda ortaya çıkan karbondioksit iklimin değişmesine, istikrarsızlaşmasına neden oluyor, sera gazlarına katkı koyuyor, kömür ve doğal gazlar gibi.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın (UEA), 2030 yılına kadar yaptığı öngörüler şöyle: Atmosfere salınan enerji kaynaklı sera gazları içinde petrolün payı yüzde 39. 2030’da petrolün payının yüzde 35’lere gerileyeceği, doğal gaz payının yüzde 20’den 22’ye çıkacağı tahmin ediliyor. Kömürün payı ise yüzde 27.

Görüldüğü gibi dünyanın para akışı ve politikalarının oturduğu eksenin büyük bölümü hala petrol. Dünyanın en büyük 500 firması arasındaki ilk 10 firmanın beşi petrol şirketleri. Bunlar da; Exxon Mobil, Shell, BP, Chevron ve Total. Geriye kalan 3 firma otomotiv endüstrileri. Bunlar da; General Motors, Toyota, Daimler Chrysler. Otomativ endüstrileri otomobil yani kara taşıtları üretir, otomobiller de petrol tüketir. Petrole dayalı sistem otomativ ve enerji sektörlerine dayalı. Birbirinden besleniyor, semiriyor.

Bu listenin ikinci onunda yine petrol, otomativ ve enerji şirketleri yer alıyor. Örneğin 11. sırada General Elektrik, 12 sırada Ford Motor, 16, sırada Volkswagen boy gösteriyor. Saptanması gereken bir başka nokta ise 1. sırada yer alan Wall- Mart Stores bir gıda firması ciroda birinci sırada ama kârlılıkta 10. sıradaki Total petrol şirketinin gerisinde.

Petrolcüler, otomativciler ve kömürcüler üçlüsü Amerika seçimlerini yönlendirmek için kesenin ağzını açmıyorlar, her daim açık tutuyorlar. Çünkü dünya ekonomi ve politikası üzerinde etkili ve “yetkili” olan Amerika yönetiminde etkili olmak onu ele geçirmek demek; dünyanın diğer ülkelerinde de sömürülerinin önünü açma ve sürdürmeleri demektir. Bunu biliyorlar.

Fosil yakıt lobileri sadece partilere rüşvet pardon bağış yapmakla yetinmiyorlar. Bazı konularda düzenlenen konferanslarda çubuğun kendilerinden yana bükülmesi için sponsor oluyorlar. Sözde bilimsel enstitüler kuruyor ve destekliyorlar.

Ekonomik gereklilik

ABD ve ulusaşırı dev şirketler bütün bunları yaparken, ekonomik gereklilikleri ileri sürüyorlar. Fosil yakıta dayalı enerji olmazsa dünyada ekonomik çöküntünün yaşanacağından dem vuruyorlar. Dünya kamuoyuna öyle propaganda ediyorlar. Bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden savaşlarda insanlar öldürülüyor, Tıs yok dünyada!

Fosil yakıtların oluşturduğu sera gazlarının neden olduğu küresel iklim krizinin tarım ve tarımcıyı olumsuz etkileyeceğini, bitkisel üretim ile hayvan yetiştiriciliğinde neden olacağı verim düşüklüğünün dünyayı açlıkla, kıtlıkla karşı karşıya bırakacağından asla söz etmiyorlar.

Küresel iklim değişikliği, bazı ılıman ve subtropikal bölgelerde ürün üretiminde bir miktar artış sağlayabilir, ama diğer bölgelerin çoğunda olumsuz ve yıkıcı etkisi olacağı uzmanlar tarafından alenen dile getiriliyor.

Bir FAO çalışmasının bulguları; iklim değişikliğinin 2050 yılında Afrika’nın pek çok yerinde kuraklığa neden olacağı, 30 milyon Afrikalının daha o tarihe kadar kıtlıktan etkileneceğine işaret ediyor.

Çölleşen arazilerde artık ne kekik, ne o kekiği yiyerek beslenen koyun ve keçiler ne de çiçekten çiçeğe dolaşacak börtü böcek olacak. Ama çölleşen arazilerde avuçlarınızı her daldırdığınızda doldurabileceğiniz kum, her rüzgâr esişte yüzünüzde kum tanecikleri ve yüzünüze çarpan alazdan başka bir şey olmayacak.

Küresel iklim krizinden Türkiye tarımının genel olarak olumsuz etkileneceği ve hali hazırda etkilendiği biliniyor. Çünkü Türkiye’de dünyanın birçok ülkesinde uyguladığı neo liberal politikaları uyguluyor. Tarımını iç dinamikleri ile geliştirmiyor, yönlendirmiyor. ABD kaynaklı yapısal uyum programı ile Aavrupa Birliği’nin Ortak Tarım Projesi (OTP) Türkiye tarımına yön verdi, o rotada ilerliyor. AB ve ABD de tarımın şirketleşmesini, çiftçiliğin ortadan kalkmasını ve tarımda üretim modeli olarak küresel iklim krizini besleyen endüstriyel tarım modelinin uygulanmasından yana.

Tarım iklim değişikliğini, iklim değişikliği de tarımı etkiliyor

Evet; durum böyle sürerse yeryüzünün üçte biri iklim değişikliği nedeniyle çölleşecek… Tarım sistemi bir yandan iklim değişikliğinden olumsuz etkilenirken diğer yandan global gıda sistemi ile birlikte iklim krizine kaynaklık ediyor! Tarımın küresel ısınma karşısındaki bu ikili durumu; tarımda uygulanan tarımsal üretim modeli ile yakından ilgili. Yani tarımda uygulanan tarımsal üretim modeli, iklim değişikliğinin yaygınlaşmasını azaltabilir de, çoğaltabilir de…

Çünkü tarımsal üretim modelinin kendisi iklim değişikliğine neden olan sera gazlarının önemli kaynaklarından birisidir.

Eğer kimyasallar ile sürekli ve yoğun mekanizasyona dayalı üretim tarzı -endüstriyel üretim tarzı- uygulanırsa bundan doğa olumsuz etkilenir. Çünkü endüstriyel tarım tarzı yoğun mekanizasyonu zorunlu kılıyor. Mekanizasyonda kullanılan yakıtlar, bilindiği üzere fosil kökenli yakıtlar. Tarımda kullanılan mekanizasyonla birlikte kimyasal ilaç ve sentetik gübre de üretim girdisi olarak kullanılıyor. Endüstriyel üretim için kullanılan bu girdiler küresel iklim krizini arttırıyor.

Endüstriyel tarım ve global gıda sisteminin iklim krizine etkisi yüzde 44’ler civarında.

Henry Saragih şöyle diyor: “Toplam sera gazının %44 ile 57 arasındaki miktarından endüstriyel tarım ve globalleşmiş gıda sistemi sorumludur.

Bu rakamlar şöyle dağılıyor:

Tarımsal etkinlikler %11-15’inden sorumlu,

Arazi açma ve ormansızlaştırma %15-18 ekliyor,

Gıda işleme, paketleme ve nakliyat %15-20,

Organik atık çürümesi %3-4’ten sorumlu.

Bu demektir ki, şu anki gıda sistemimiz baş kirleticilerdendir. Ayrıca kıtalararası gıda nakli, yoğun monokültür üretim, arazi ve ormanların zarar görmesi, kimyasal girdilerin tarımda kullanılması tarımı bir enerji tüketicisi haline getiriyor. Saragih’in verileri sözü edilen kirleticiliğe tanıklık etmektedir.

La Via Campesina’nın genel koordinatörünün çözüm önerisi şöyle: “…La Via Campesina, iklim değişimine çözüm olarak ‘küçük ölçekli çiftçiler dünyayı soğutuyor’ diyerek topraksız çiftçileri ve küçük aile çiftçileri gösterdi. Ve burada, COP 15’de, biz bu öneriyi tekrarlıyoruz ve bu uygulamanın küresel sera gazı salımını yarıdan fazla azaltacağını da rakamlarla destekliyoruz:

Organik maddeleri toprakta tekrar kazanarak %20-25,

Fabrika (entegre üretim) çiftliklerindeki yoğun et üretimini durdurup, hayvan ve bitki üretimini birlikte yaparak %5-9,

Yerel pazarları ve taze gıdayı gıda sisteminin merkezine yeniden oturtarak &10-12,

Arazi açma ve ormansızlaştırmayı durdurarak emisyonlar %15-18 azaltılabilir.  

Kısacası çiftçiliği devasa küresel tarım şirketlerinin elinden alıp tekrar küçük çiftçinin eline vererek, küresel sera gazı emisyonu yarı yarıya azaltabiliriz. Buna La Via Campesina “Gıda Egemenliği” diyor.

Görüldüğü üzere endüstriyel tarım tarzı yerine toprak, su ve doğa ile dost tarım tarzının –geleneksel tarım tarzı olan Bilge Köylü Tarımı- uygulanması durumunda tarım, iklim değişikliğinin yayılmasını azaltma potansiyeline sahiptir. Çünkü köylü tarımında fosil yakıt, kimyasal ilaç ve kimyasal gübre pek kullanılmaz.

İklim değişikliğinin artması ya da azalması yapılan tarımsal üretim tarzı tercihinin kendisiyle yakından ilgilidir. Tarımsal üretim tarzının endüstriyel olması insan eliyle felakete kaynaklık, geleneksel üretim tarzı (bilge köylü üretimi) ise iklim değişikliğinin yayılmasında engelleyici rolü var.

Son sözler…

Küresel ısınma bazı ülkelerde yağmurları azaltıyor; tarımsal üretimi olumsuz etkiliyor, hayvanları otsuz bırakıyor. Bazı bölgelerde yağmurları yoğunlaştırıyor; toprak erozyonu oluşuyor, yine otun azalmasına neden oluyor. Örneğin Ürdün’de küresel ısınmanın etkisiyle yağmurlar azalmıştır. Ürdün’ün güneyinde binlerce yıldır hububat üretimi yaptıkları topraklarında şimdilerde çiftçiler, yağmur oranının azalmasıyla birlikte hububat üretimini terk ederek topraklarına zeytin ağacı dikmeye başladılar. Çünkü bölgede yağmurlar her yıl daha da azalıyor. Çiftçiler hububat ekimi yerine zeytine yöneliyor, ama bu kez hububatta dışa bağımlı hale geliyor.

Doğru tercih yapmak durumundayız. Çünkü küresel iklim krizi telafisi mümkün olmayacak bir rotada hızla yol alıyor.

İklim değişikliği nedeniyle kırsal yaşanacak olumsuzluktan bitkilerin yanında hayvancılık sektörünün de yaşayacağını; iklimin bu ani değişikliğinin hayvanlarda veba ve başka hastalıklara neden olacağı, bu durumun da hayvanların yetişme esnasında sorunlara ve veriminin ise düşmesine neden olabileceğine uzmanlar işaret ediyor.

Ayrıca yağmurların yoğunlaşmasıyla toprak erozyona uğrar, ot ve dolayısıyla yem azalır. Ot ve yemin azalması sonucunda hayvanlardan elde edilen et ve süt ürünlerinde verimlilik düşer, hayvan sayıları azalır. Bu durum bitkisel üretim ve hayvan yetiştiriciliğinden geçimini sağlayanların geçimini zorlaştırır. Tüm insanlar ile evcil olan ve olmayan hayvanların gıda güvencesi risk altına girer.

İlk elde Bangladeş, Çin, Mısır ve Endonezya gibi nüfus yoğunluğu fazla olan alçak bölge ülkelerinde ürünlerin çok büyük zararlar göreceği belirtilirken diğer ülkelerin bazı bölgelerinin büyük zararlar yaşanacağı yine uzmanlarca dile getiriliyor. Türkiye de ilk elde sayılan ülkeler kadar olmazsa da en çok zarar görecek ülkeler arasında değerlendirilmektedir. Yani Türkiye için ortada bir bilinmezlik durumu yok.

Bir başka gerçeklikte şudur: İklim felaketlerinin başta gelen kurbanları, bu felaketin yaratılmasında en az pay sahibi olanlardır. Kıyı toplulukları, küçük ada sakinleri, köylüler ve hayvancılıkla uğraşan göçerler…

Kapitalistler tarafından “hayat standardını yükseltme”“hayat kalitelerini arttırma” doğayı tüketme olduğu görmezden gelinir.

Doğayı tüketmenin büyüme olarak sunulduğu ekonomik sistem kendisini mercek altına alıp incelemediği gibi doğanın tüketimini paraya çevirip maliyetlerin içerisine katmaz. Ayrıca ihtiyaçtan fazla kaynağı bulduğunda onu saklamak, ihtiyaç hasıl olduğunda kullanmak yerine bulduğu kaynağa talep yaratıp, tüketime sunmak ve paraya tahvil etmek için hiçbir fırsat ve zamanı kaçırmamaktadır. Kapitalizm talep karşılamaktan çok yeni talep yaratmakta daha arzulu, mahir…

Tarımın küremizi soğutmasına karşı, küreselleşmenin panzehiri olan yerelleşmeyi, global gıda sisteminin alternatifi olarak devreye alarak, kendimize ve küremize şans vermeliyiz!

08:02 Eduardo Galeano: Ve Günler Yürümeye Başladı / Çeviren Süleyman Doğru / Sel Yayıncılık

“Kabilemizin hikâye anlatıcısı” benzersiz yazar Galeano’ nun yeryüzündeki harikulade konukluğundan bizlere kalan son eserinden her sabah bir hikâyeyi Açık Gazete’nin açılışında okuyarak güne başlamanın hepimize iyi geleceğini düşünüyoruz.

09:00 – 09:30 Pazartesi  Ali Bilge’yle Ekonomi Politik

ekonomipolitik20191202

Ekonomi Politik kayıt arşivi

***

‘Ekonomi Politik’: NATO, NATO Zirvesi ve Türkiye’nin NATO’yla son dönemdeki ilişkisi

04 Aralık 2019
Fotoğraf: nytimes.com

Açık Gazete’nin Ekonomi Politik köşesinde Ali Bilge, gündemdeki son gelişmeleri Açık Radyo dinleyicileri için değerlendirdi.

Ömer Madra: Günaydın Ali bey!

Ali Bilge: Günaydın Ömer bey, günaydın Can, günaydın Selahattin, merhabalar, iyi haftalar hepinize.

Can Tonbil: Günaydın efendim, sabah şerifleriniz hayır olsun!

AB: Hep birlikte Cancığım hayırlı olsun!

ÖM: Evet hayırlı olsun!

AB: Ana konumuza girmeden size bir soru yönelteyim, ’iklim enternasyonali’ nasıl gidiyor?

ÖM: Muazzam!

AB: Ben, dünya genelinde yaşadığımız tüm protestolara, etkinliklere ve dayanışmaya  ‘iklim enternasyonali’ diyorum.

ÖM: Biraz özetlemeye çalıştık, özetlenemeyecek kadar çok yüksek sayıda ama hem gösteriler, milyonlarca kişi sadece bu ‘Kara Cuma’ diye adlandırılan şeye karşı çıktı. Time dergisinde, 152 ülkede 2300 şehirde cereyan etmiş olduğu söyleniyor, 2 milyon civarında insandan bahsediliyor. Bazı yerlerde 100 binlerden bahsediliyor, Almanya’da 63 bin kişi filan katılmış galiba.

CT: Biz de hem radyoda hem de etkinliklerde çalışmaya devam ediyoruz.

AB: Kolay gelsin.

CT: Teşekkürler.

ÖM: Ayrıca da BM genel sekreterinin zehir zemberek bir açıklaması, hiç görülmemiş şiddette “Çıkmaz yolun artık içine girdik ama hâlâ vaktimiz var” diyen bir açıklaması var, ondan da bahsettik. BM’nin iklim krizi raporlarını söyledik, bir de Dünya Yeryüzü Sistemi Uyarısı diye bir örgüt kuruldu aslında hem iklim değişikliği, hem dünyanın biyolojik çeşitliliğini korumak yani topraklarını, sularını, havasını ve taze su sistemlerini korumak üzere dünyanın önde gelen bilim insanlarının kurduğu, büyük şirketlerle ve şehirlerle de işbirliği yaparak geliştirdikleri bir şey var, ondan da bahsettik.

AB: Peki o zaman, iklim zirvelerinden NATO zirvesine geçiş yapabiliriz, 3-4 Aralık’ta Londra’da NATO zirvesi toplanıyor. Bu zirve Türkiye’nin örgütle olan ilişkilerinde sorunların zirve yaptığı bir döneme denk geliyor. Bu sorunlardan karşılıklı bahsedelim.

ÖM: Lütfen.

AB: NATO’nun gündeminde ne var? Türkiye NATO ilişkileri neden gerilimli duruma geldi? NATO genel sekreterinin açıklamasına göre NATO’da müttefiklerin katkılarının, bütçelerinin artırılması gündemde. 2020 yılında NATO ülkeleri 130 milyar dolarlık savunma yatırımı yapacakmış, 2024 sonuna kadar savunma harcamalarının 400 milyar doları bulacağı belirtiliyor.

ÖM: Ne zaman?

AB: 2024’te 400 milyar dolar olacakmış, önümüzdeki yıllarda askeri harcamalarda NATO bünyesinde  ciddi artış olacağını ortaya konan projeksiyonlar bunlar. Biliyorsunuz, ABD uzunca bir süredir NATO’da diğer üye ülkelerin elini cebine atması gerektiğini vurguluyordu.

ÖM: Pardon 2024’de kaç demiştiniz Ali bey?

AB: 400 milyar dolar olacak savunma harcamaları.

ÖM: Neredeyse 3 katı.

AB: Evet NATO genel sekreteri Jens Stoltenberg yarın başlayacak zirvenin gündemini açıklarken söyledi bunları. Ayrıca uzayın bir operasyon alanı olarak tanımlanması gündeme geliyor. Çin ve Rusya ile olan sorunlar ele alınıyor. Orta menzilli nükleer kuvvetler anlaşmasını Rusya’nın ihlal ettiği vurgulanıyor, NATO’nun nükleer caydırıcılığı meselesi yarınki konuların içinde. Biliyorsunuz NATO özellikle soğuk savaşın bitiminden sonra daha çok Amerika’nın patronajı altında çalışan bir örgüt.  Soğuk savaş sonrası tartışmalı bir kurum oldu, NATO’nun geleceğine ilişkin yaklaşımlar polemik konusu oldu. Tabii, 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan tüm uluslararası örgütlerde ABD patronajı görülür. Avrupa ile yaşanan polemiklerde de bu duruma şahit olduk. Özellikle Irak’a müdahalede Avrupa’ya karşı dönemin ABD Başkanı Bush’un tutumunda da görmüştük. NATO ve üye ülkeler arası ilişkiler bugün de çok ciddi problemleri barındırıyor. Bu problemlerin başında da Türkiye ile ilgili hususlar geliyor. Birinci önemli mesele; Türkiye’nin Suriye müdahalesinin üye ülkeler nezdinde yanlış bulunmasının yarattığı gerginlik. Üye ülkelerin, YPG’yi terör örgütü olarak görmediğini ileri süren Türkiye, Suriye’ye yaptığı müdahaleyi onaylamamaları nedeniyle, karşılık olarak NATO’nun Baltık savunma planını imzalamıyor, desteklemiyor. NATO oy birliği ile karar alan bir organizasyon, BM gibi 5 üye ülkenin vesayetinde olan bir kurum değil. BM’ye göre daha demokratik bir yapısı var, bütün kararlar üye ülkelerin ortak kararıyla alınıyor, oy birliği ile çıkıyor.

ÖM: Evet Cumhurbaşkanı sürekli eleştiriyordu BM’nin bu veto mekanizmasını, yani güvenlik konseyindeki 5 daimi üyenin oyu olmadan “5 bütün dünyadan büyük değildir” diye de söylüyordu.

AB: Aslında 2. Dünya Savaşı sonrasında BM kuruluş toplantılarında da bu mesele çok konuşuldu, bir de uluslararası adalet mekanizmasına ilişkin konular, neyse oraya girmeyelim, şu anda NATO’da önemli bir problem bu. Türkiye YPG’nin terör örgütü sayılmasını talep ederek Baltık savunma sistemini onaylamıyor, engellemiş durumda. Yarınki zirvede konuşulacak ikinci önemli bir hususta şu:  Türkiye’nin Rusya savunma sistemi olan S400’leri satın alması ve kullanım hazırlıkları içinde olması ve de Rusya ile olan askeri ilişkileri. Bu durum ABD, diğer NATO ülkeleri tarafından çok ciddi bir şekilde dile getiriliyor, eleştiriliyor. Üçüncü önemli bir hususu The Ekonomist’ten öğrendik. Dergi, “NATO zirvesinde birçok liderin aklında Türkiye’deki nükleer bombalar olacak” diyor.  Dergide, Türkiye’de konuşlandırılmış Amerikan nükleer silahlarının ABD ve Avrupalı NATO müttefiklerinde kaygılara yol açtığını anlatan bir yazı yayınlandı

ÖM: İncirlik üssünde.

AB: İncirlik üssünde ağırlıklı olmak üzere, galiba Avrupa’da 5 ülkede, 150 adet nükleer başlık varmış, bunun 60-70’i Türkiye ve İtalya’da bulunuyormuş, Türkiye’dekilerin büyük bir çoğunluğu da İncirlik Üssü’nde. Türkiye soğuk savaş döneminde nükleer başlıklı füzelerin deposu haline gelmiş bir ülke oldu. O dönemde bu konuların konuşulması bile mümkün değildi. Geçmişte Türkiye’de bulunan nükleer başlıklarla ilgili bazı problemler yaşanmıştı. Kıbrıs müdahalesi ve Haşhaş ekiminin sınırlandırılmasının kaldırılması sonrasında, Türkiye’ye uygulanan askeri ambargo  nedeniyle ülkemizde bulunan nükleer silahlar hususu gündeme gelmişti. En son 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında da, bu meselenin gündeme gelmiş olduğu yayınlanan makalede belirtiliyor. Türkiye kaynaklı kaygı ve sorunlardan bir tanesi de böyle. Dördüncü konu yine Türkiye kaynaklı; Doğu Akdeniz’de Mısır, Kıbrıs, İsrail ve Yunanistan’ın ortaklaşa sürdürdüğü doğalgaz arama ve üretim meseleleri nedeniyle Türkiye ile yaşanan gerilim. Türkiye bu ülkelerin arama ve üretim faaliyeti içinde olduğu bölgeden hak talep ediyor ve arama faaliyeti sürdürüyor. ABD ve AB Türkiye’nin tutumunu protesto ediyor. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin bu konuda yeni bir atağı oldu. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki mevcut duruma karşılık olarak Libya’daki İhvancı yönetimle bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma, Yunanistan’ın özellikle Girit’deki sınırını tehdit ettiğini ileri süren bir anlaşma. Bu da yeni  bir gerilim konusu.. Yunan Başbakanı Mitçotakis dün “Uluslararası hukuk çiğneniyor, NATO zirvesinde Türkiye’nin bu tutumunu gündeme getireceğim” dedi .

Türkiye Baltık savunma sistemini tıkaması, S400’lerin alınması, Doğu Akdeniz’deki problemler, aynı zamanda Libya ile son yapılan mutabakat sonrasında gösterilen tepki, Suriye’deki Barış Pınarı Harekatı, önceki Afrin müdahalesi gibi konular, bir NATO ülkesinin diğer üyelerle mutabık kalmadan yaptığı aykırı hareketler olarak nitelendiriliyor.

Nitekim bütün bu yekûn sorunlar sonucunda önce Jacques Attali dile getirdi. Jacques Attali, 2000’lerin başlarında çok ismini duyduğumuz bir ekonomist, Mitterand’ın danışmanıydı. Jacques Attali, hatta bir ara Avrupa Yatırım Bankası başkanlığı yaptı. Macron’un da yakın çevresinde bulunan yakın isimlerden. Attali, Türkiye’nin Barış Pınarı Harekatı nedeniyle “NATO öldü Avrupa’da yalnızız” dedi. Bir NATO ülkesinin Rus silahlarını alması ve bağımsız şekilde Suriye’de bir harekat başlatması, aynı zamanda ABD’nin de tek başına Suriye’den çekilme kararını NATO’ya danışmadan alması gibi hususları öne sürerek dedi ki “NATO’da  beyin ölümü gerçekleşti!” Malum Fransız Cumhurbaşkanı Macron’ da bu açıklamayı destekledi. Hem Trump’ı, hem de Türkiye’yi eleştirerek “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” söyledi. Sonra  Erdoğan’ın “Sen önce kendi beyin ölümünü kontrol ettir!” çıkışı oldu Macron’a. Daha sonra Fransız kamuoyundan Erdoğan’ın söylediği sözler için “Bu bir yorum değil bir hakaret”  değerlendirilmesi yapıldı, hala daha yapılıyor .

ÖM: Evet Paris büyükelçisi de çağırıldı galiba cumhurbaşkanına Fransa’da bir diplomatik usul olarak olabilecek uç eylemlerden bir tanesi yani… “Bu hakarettir, bunun bir eleştiri filan değil başkan Macron’a doğrudan hakaret” diye Paris’in Türkiye büyükelçisini huzura çağırıp sordular.

AB: Evet. Aynı durum Yunanistan’da da oldu. Türkiye’nin Atina büyükelçisi Mitçotakis tarafından, Yunan hükümeti tarafından çağırıldı. Bunlar artık Türkiye dış politikasında sıradan günlük hareketler haline geldi! Macron’un açıklamalarını “uç açıklama”, henüz beyin ölümü gerçekleşmedi, diyen Merkel ve diğer ülke yöneticileri var. Ama Macron’a “Asıl senin beynin ölmüş” diyen Erdoğan’dan başkası yok..  Aslında, evet NATO’nun beyni ABD, son yıllarda da ABD’nin beyninde bir inşaatçı, emlakçı olunca problemler büyüyor, Amerikan dış politikasında, Dünya sahnesinde bir Trump pozisyonu var ve Trump pozisyonu dünyanın başına inanılmaz sorunlara yol açıyor. Evet NATO’nun beyninde bu bağlamda baktığımızda bir problem bulunuyor..!

Fransızların Chirac’tan bu yana başka bir projeyi gündeme getiriyorlardı, NATO’da yaşanan problemler nedeniyle bir Avrupa ordusu projesi üzerinde duruyorlardı. Evet sonuç olarak “Senin  beynin ölmüş açıklaması” var olan gerilimi daha da artırdı. Fransız kamuoyu ve entelektüelleri sert tepki gösterdiler. Henri Levy’nin bir açıklaması var, okuyorum; “Erdoğan’ın bakış açısına göre Kürtleri savunmak, muhalifleri serbest bırakmak, demokrasiye saygı göstermek, uluslararası anlaşmalara ve insan haklarına sadık kalmak tam bir delilik. Pamuk’un Türkiye’si daha iyisine layık” diyor Levy. Türkiye’ye yaptırımın  gündeme getirilmesi de, Fransız kamuoyunda  konuşuluyor.
ÖM: Bu NATO zirvesi nerede oluyor?

AB: Londra’da. Bu arada tabii NATO geleceği açısından bir de Brexit meselesi var,  Birleşik Krallığın AB’den  ayrılması ile NATO’da gelecekteki durumu da endişe duyulan meselelerden birisi.

Tüm bu sorunlardan sonra başka bir vaziyete de işaret edelim. NATO ile çok çeşitli aykırılıkların , ayrılıkların, deve dişi gibi sorunların yaşanmasına karşın,  bir yandan da “NATO’dan kimse bizi çıkaramaz, çıkaranın beyni ölmüştür, NATO benimdir, biz NATO’dan ayrılamayız ” diyen bir Türkiye var, Erdoğan, sözcüsü ve milli savunma bakanının bu şekilde açıklamalarıyla karşı karşıyayız. Türkiye “Hem S400 alır, Rus silahlarını kullanırım, hem de NATO’da yer alırım” diyor. Ancak, bu pozisyon ne kadar sürdürülebilir bir pozisyon, pek konuşulmuyor. Bu politika sürdürülebilir bir olmaktan çıkmış durumda.  “Ordumla giderim Suriye’de harekat yaparım, Doğu Akdeniz’de var olan anlaşmaları konuşmam, münhasır ekonomik bölge ilan etmeden, mutabakat anlaşmaları yapabilirim” vb. tutumlarla nereye kadar gidebilirsiniz? Sadece NATO ile anlattığım sorunlar, Türkiye’nin dış politikadaki içinde bulunduğu yalnızlık, geleceği açısından içler acısı bir duruma işaret ediyor.
ÖM: Ama bir de aynı zamanda belki de şunu da dikkate almamız gerekir, yani bu anlamda gerek Almanya’nın silah mesela başta olmak üzere ticaretinde bir kısıtlamaya gitmeden devam etmesi Türkiye’ye ya da Donald Trump’ın da benzer şekilde hareket ediyor ‘NATO benim’ diyerek hareket etmesi de Türkiye’nin tavrından çok büyük ayrılıklar göstermeyen bir sürü yaklaşım da var. O yüzden mesele sanıldığından, yani görüldüğünden daha da girift oluyor tabii. Değerler üzerinde, ilkeler üzerinde değil de doğrudan doğruya menfaatler üzerinde çıkarlar üzerinde yapılan bir pazarlıklar silsilesi, her türlü çifte standardı da mümkün kılıyor tabii.

AB: Pek çok konuda yapılan sert çıkışlar ve açıklamalar iç kamuoyu için yapılıyor, mesela S400 meseleleri gibi. S400’e ilişkin geçen hafta Ankara’da test çalışmaları filan oldu biliyorsunuz F16’lar Ankara semalarında uçtu. Bu arada bir Rus askeri yetkilinin Sputnik’te açıklamasını okudum, ilginç geldi, paylaşmak istiyorum. Bu yetkilinin ismi Dr. Konstantin Sivkov, görevi çok uzun, Rusya Füze ve Topçu Bilimleri Akademisi Başkan Yardımcısı ve Jeopolitik Sorunlar Akademisi Birinci Başkan Yardımcısıymış kendileri, diyor ki “Türkiye’nin eski Alman tankları, eskimekten dağılan Amerikan F16 avcı uçakları için herhangi bir indirim bile olmadan eksiksiz ödeme yaptığının bilinmesini gerekir.” Biz bunları bilmiyoruz ama Sivkov biliyor, eski Alman tanklarının ve F16 uçaklarının -ki dağılan uçaklarmış bunlar, bu bozuk, geri silahların bedelinin tamamını ödemişiz. Şimdi Amerikalılar ve NATO Patriotlar için para istiyor. İttifak ülkeleri Türkiye’ye herhangi bir şey sunmazken Rusya en iyi ve mali bakımdan uygun silahları S400’leri ve avcı uçaklarını önerdi ve bizimkiler F16 uçaklarının savaşma yeteneklerinden çok daha üstün ve verimli. Sivkov; Türkiye adına konuşmaya devam ediyor. “Türkiye bu tehlikelerin bilincinde ve silah sistemlerini çeşitlendiriyor, S400’ler bu amaç için alındı, S400’lerden vazgeçme, onları yok etme niyetinde değil” diyor ve “Türkiye çok yakında  SU35 ve SU57 uçaklarını da satın alacak, (bu konudan daha önceki programlarımızda  bahsetmiştik) bu imkanları da değerlendiriyor” diyor. Askeri ilişkilerin Rusya ile bayağı ilerlediğine şahit oluyoruz, tüm bu açıklamalar böyle olduğunu gösteriyor. Ancak daha önce etkili bir Rus askeri yetkili Rusya Federasyonu Başbakan Yardımcısı Yuri Borisov, (bu hususu da  2 ay önce  gündeme getirmiştik) Rusya savunma sanayinin bir ekonomik dar boğazda olduğunu 40 milyar dolarlık bir ek kaynağa ihtiyaç olduğunu söylemişti, ki biz o sırada S400’lerin parça parça Ankara Mürted Havalimanı’na gelişine şahit oluyorduk.

ÖM: 25. İklim Zirvesi yılı ki dünyanın muhtemelen sonuna vardığımızı çok net olarak Antonio Guterres BM genel sekreteri yani dünya örgütünün, dünyanın tek bütün ülkelerinin üye olduğu siyasi örgüt, onun başkanı “Yolun sonuna geldik!” diye resmen söyledi ve bu zirvenin olabilecek en önemli zirve olduğunu söyledi. 25.’si yapılıyor iklimle ilgili. COP diye adlandırılıyor yani taraflar konferansı, bundan gazetelerde hiç bahis yok, NATO’daki zirve için ise Sabah’ta, Akşam’da, Star’da ve Yeni Şafak’ta başta onlar olmak üzere hükümete yakın gazetelerde çok daha kuvvetli bir şey var. Hatta Akşam gazetesi “NATO’ya çağrısı!” diye “NATO’yu reforme etmek üzere bir hamle” diye manşete almış. Reform talebinde bulunacakmış, öncelikler siber güvenlik, terörizm ve dost/düşman tanımı. Star’da “Kritik zirve yarın başlıyor” diye manşet atmış “Bugün için NATO’dan güncelleme isteyeceğiz” diyor. Aynı şekilde Yeni Şafak gazetesi de sür manşetten “Zirve için de zirve, NATO gündemi yoğun!” demiş.

AB: Türkiye’nin dünyada, Avrupa’da yalnızlığını ve gerçekten problemli bir ülke olarak durumunu işaret etmekten çok uzak başlıklar. Güdümlü saray medyasından da başka bir şey beklemekte olmaz. . Bakın Nijerya’da Boko Haram’a silah yardımı sağlamakla suçlandı Türkiye’yi geçen hafta.

ÖM: Boko Haram’a mı?

CT: Boko Haram’a mı?

AB: Evet.

ÖM: Bunu duymadık çok önemli bir atlatma haber, bizi atlattınız Ali bey!

AB: Valla bilmiyorum. Her hafta  olmuyor!

ÖM: Boko Haram’a ha, vay canına!

AB: Haber Avrupa Forum’da yayınlandı, kaynak Morning Star. Diyor ki, “Türkiye, Nijerya ordusu tarafından bir “terör devleti” olarak nitelendirildi ve üst düzey bir ordu yetkilisine göre, cihatçı Boko Haram’a “sofistike silahlar” sağladığı iddiasıyla soruşturuluyor.” 

Şimdi bu durumda NATO zirvesindesiniz, herkesle bir problem yumağı içindesiniz ve ekonominizin bir ayağı çukurda. Gün oluyor; NATO’nun beyninden bir tweet geliyor ve diyor ki “Ekonomini mahvederim!” kur semaya yürüyor “Mal varlığını araştırırım, açıklarım!” geri adım geliyor , “Al papazı ver papazı deyip”, yutkunuyorsunuz “Bak Halk Bankası elimde!” diyor, cümle sonuna “Bak böyle olursa yaptırım gelir!” tehditleri her daim gündemde tutuluyor. Sorun tırmandırılıyor sonra geri adım atılıyor. Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti için Rum tarafı S300 almıştı, o depolarda kaldı malum âliniz, velhasıl Türkiye’nin hem Rusya ile hem de Amerika ve NATO ile bu şekilde ilişki sürdürmesi pek mümkün değil. Amerika’nın emlakçı-inşaatçı başkanıyla bir yol tutturmaya çalışıyor ama gider bir yol değil. Dolayısıyla gazete başlıkların hükmü önemi yok. Tabii şöyle bir ironik durum var, Türkiye NATO’ya girerken hangi tehdit nedeniyle girmişti? Rusya değil mi?

ÖM: Evet.

AB: Rusya bizden molotov Selim Sarper işte o zamanki büyükelçi…

ÖM: Ve Kore’de de savaş, ABD ile beraber Kuzey Kore, ikiye bölünecek olan Kore’deki savaşa zaten Kunuri’nin de yeni 70. yıldönümünü andık Kunuri savaşının da.

AB: Kunuri 1952, 1949’da NATO kuruluyor ancak 2 kez Türkiye’nin başvurusu reddedildi. Sürekli “Bizi almazsanız Sovyetler, Rusya bizi ham yapacak“ diyoruz, kapılarını önünde, onlar sizi bir Kore’de görelim bakalım dediler, Kore’ye asker gönderdikten, binlerce şehit ve gazi verdikten sonra 1952  yılında NATO’ya kabul edildik.

ÖM: İşte Kunuri’ye giderek.

AB: Kunuri’ye giderek “Sovyetler Birliği, Rusya bize tehdit ediyor” deyince bizi aldılar NATO’ya sonra. Şimdi de Rusya ile ballı lokma tatlısı olduktan sonra NATO ile olan ilişkiler grileşti, neredeyse NATO’dan çıkarılacak duruma gelindi. NATO’ya girerken de Rusya, ayrılık rüzgarları eserken de Rusya faktörü karşınızda…

ÖM: Ben düzeltiyorum 70 dedim ama 67. yıldönümü imiş.

AB: Evet, şimdi aklıma geldi, bizim NATO’ya girişimiz bir âlemdir, zaman zaman bu programlarda incelediğimiz dile getirmişizdir. NATO’ya kabul  edilmeden önce İncirlik Üssü kurulmaya başlanmış,  İncirlik üssünün kurulacağı arazinin kamulaştırması 1951’de başlamıştır. İnanılır gibi değil ama gerçek böyle. Bu ilişkiler hep gizli olmuştur. Türkiye’nin dış politikadaki yalnızlığı, içinde bulunduğu açmazlar, Türkiye içinde yaşadıklarımızla örtüşüyor. Hasan Cemal’in pasaportuna el konulduğu bir Türkiye’nin dışarıda ne şekilde konuşulduğu da malum. Hasan Cemal’i merak ediyorum, askeri darbelerde pasaportuna el konulmuş muydu? 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de ..

ÖM: Hatırlamıyorum. T24 yazarı, gazeteci, duayen gazeteci diye biliriz artık 10 küsur kitabı da olan Hasan Cemal’e yurt dışına çıkış yasağı getirildi evet, onu da söylememiştik bu vesile ile söyleyelim. Önemli, çok önemli bir haber yani “Berlin’e gitmek için eşiyle birlikte İstanbul havalimanına gelen Hasan Cemal’in pasaportuna el kondu. 12:30 uçağı ile Almanya’nın Berlin kentine gitmek için giden…” Yurt dışına çıkış yasağı olduğu bildiriliyor. İmzalatılan tebliğ tebellüğ tutanağında da 11 Kasım çıkış yasağının, neden 11 Kasım’daki şey 1 Aralık’ta oluyor, onu da bilmiyorum. Hasan Cemal’in avukatı Fikret İlkiz de İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurarak yurt dışına çıkış yasağını içeren adli kontrol tedbirinin kaldırılmasını istiyor. Bir acayip şey daha var o da 2017/297 dosya numaralı A99 kodlu mahkeme kararı tahdit kaydı, yani yurt dışına çıkış yasağına istinaden tahdit kaydı tespit edildi diyor. Çok eski bir davanın beraatla sonuçlanmış, sonra birkaç aya indirilmiş, ondan sonra da para cezasına çevrilmiş ama ona itiraz etmiş mahkeme, vs. çok çok acayip bir şekilde böyle bir durum var.

AB: Pasaportuna el konulan ve hapisteki gazeteci sayısıyla dünya rekortmeniyiz. Başka konularımız vardı, özellikle belediyelerin dış finansman kaynakları üzerinde konulan ipotekleri konuşacaktık.

ÖM: Ama vaktimiz kalmadı.

AB: Evet kalmadı ona başka zaman değinelim ve size iyi yayınlar dileyelim.

ÖM: Çok teşekkür ederiz Ali Bey görüşmek üzere.

AB: Hoşça kalın!

09:50 – 10:00 İzel Rozental ile Haftanın Karikatürleri (Açık Gazete’de yeni köşe)

haftaninkarikaturleri20191202

Sevgili dostumuz çizer İzel Rozental dünyadan ve Türkiye’den seçtiği haftanın karikatürlerini radyoda anlatıyor.

facebook.com/izel.rozental

***

Bu haftanın ana konusu: FridaysForFuture Kara Cuma’ya karşı.
Çılgın Cuma etkisi sürüyor: Bu hafta karikatürlerimiz promosyonlu, 5 dinleyene 2 adet hediye! İzel Rozental ile Haftanın Karikatürleri pazartesi sabahları saat 9.50’den itibaren, 94.9 Açık Radyo’da Açık Gazete programında…

Görüntünün olası içeriği: 2 kişi, gülümseyen insanlar
***

Haftanın Karikatürleri: 2 Aralık 2019

03 Aralık 2019

Bu haftaki programda ele aldığımız karikatürler burada..

Açık gazete 77

10:00 – 10:30 Kirli Çıkı / Utkan Çınar ve Gülşah Görücü / Oldies

10:30 Kamusla Güreş (Yeni program) / Hazırlayanlar: Didem Gürzap ve Kerem Doğan

kamuslargures02.12.2019

Kelimelerin, hayata dokunan anlamları, güncel ve geçmişe dayalı anlam ve çağrışımlarıyla tekrar ele alınacağı bir program

zz8

Kamusla Güreş kayıt arşivi

Kamusla Güreş Twitter

Didem Gürzap Twitter

11:00 – 12:00 Bisiklet Zinciri (Yeni program) / Hazırlayan: Muzaffer Çorlu

Müzik programcımız Muzaffer Çorlu yıllar sonra heyecanlı bir dönüş yapıyor. Programda müzik, filim ve bilim üst şemsiyesi altında besteciler, bilim insanları ve dahi siyasetçiler nöro-bilimdeki yeni gelişmelerle birlikte ele alınıyor.

Bisiklet Zinciri kayıt arşivi

12:00 – 13:00 Caz Club / İçinden Caz Geçenler / Dağhan İş

12:55 – 13:05 Yerdeniz Öyküleri / Okuyan: Tolga Korkut

Amerikalı usta yazar Ursula LeGuin 22 Ocak 2018’de aramızdan ayrıldı. Yazarın Çiğdem Erkal çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan 6 kitaplık kült fantastik serisi Yerdeniz Büyücüsü’nün dördüncü kitabına bir süre önce başladık. Ne zaman biter, orası hâlâ meçhul.

13:00 – 14:00  Babil’den Sonra / Rüzgâra Bırakılmış Sesler / Hazırlayan: Ercüment Gürçay

135acikradyo94.9babildensonraengelsizduslerrosaeskenazy02122019

zz7

facebook.com/ercumentgr

***

Görüntünün olası içeriği: yazı

Ercüment GürçayBora Akdemir ile birlikte.

AÇIK RADYO (94.9) BABİL’DEN SONRA: ENGELSİZ DÜŞLER & ROSA ESKENAZİ

2 Aralık Pazartesi saat 13.00’de iki program konuğum olacak. Programda, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’de yer alan, insan hakları ve eşitlik ilkeleri doğrultusunda özel gereksinimli bireylerin, gerekli destek ve hizmetleri alarak, eğitim ve istihdam başta olmak üzere tüm alanlarda dünya standartlarında toplumsal entegrasyonlarının sağlanması amacıyla çalışan “ENGELSİZ DÜŞLER DERNEĞİ”nden BORA AKDEMİR ve ZAFER ULUTAŞ ile 3 Aralık “ULUSLARARASI ENGELLİLER GÜNÜ” öncesinde derneğin çalışmalarını konuşacağız.

Programda 1895’te İstanbul’da doğan ve 2 Aralık 1980’de Atina’da hayata veda eden Rebetiko şarkıcısı ROSA ESKENAZİ’den seçtiğimiz şarkıları da birlikte dinleyeceğiz..

14:00 – 14:30 Hamişden Sesler / Şenay Özden ve Özhan Önder / Suriye ve Suriyeliler hakkında sürgünden sesler

hamisdensesler20191202

Hamişden Sesler kayıt arşivi

14:30 – 15:30 Opus 94 9 / Berna Uzunoğlu

Daha önceki dönemlerde her bölümünü dâhi bir besteciye ayrılan programda, 39. yayın döneminden itibaren her bölümünü bir müzik enstrümanına ayrılıyor.

15:30 – 16:30 Yolgeçen / Rahmi Öğdül ve Evrim Altuğ / Hayatî ve kitabî patikaların kesiştiği yol ağızlarında ayaküstü konuşmalar

16:30 Hariçten Sanat (Yeni Program) / Gezegenden Kültür-Sanat Haberleri / Hazırlayan: Çelenk Bafra

harictensanat20191202

acikradyo.com.tr/program/144512/kayit-arsivi/hariçten-sanat

Programda özellikle Türkiye’yi ilgilendiren ve/ya Türkiye’den katılımcılara yer veren uluslararası sanat gündeminden bir kesit sunulacak. Müzeler, bienaller ve sergilere özellikle odaklanarak geniş bir perspektifle sanat, mimarlık, tasarım ve müzecilik alanlarındaki yeni gelişmeleri, haberleri ve güncel tartışmaları incelenecek.

Hariçten Sanat kayıt arşivi

facebook.com/celenk.bafra

17:00 – 18:00 Dünyanın Cazı / Duygu Argın, Sanat Deliorman, Başak Yavuz, Levent Öget ve Ceyhan Usanmaz

18:00 – 18:10 Gezegenin Geleceği / Uygar Özesmi / Ekoloji Günlüğü

gezegeningelecegi20191202

facebook.com/uygar.ozesmi.page

Gezegenin Geleceği kayıt arşivi

***

Gezegenin Geleceği: 2 Aralık 2019

02 Aralık 2019
Fotoğraf: TEMA Vakfı

Kanal İstanbul Projesi’nin ÇED raporu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda TEMA Vakfı temsilcisinin de katılımıyla gerçekleştirilen İDK Toplantısı’nda değerlendirildi.

Kanal İstanbul Projesi’nin ÇED raporu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda TEMA Vakfı temsilcisinin de katılımıyla gerçekleştirilen İDK Toplantısı’nda değerlendirildi. Projenin İstanbul ve Marmara Bölgesi’nde oluşturacağı risklerin toplumla paylaşılması gerektiğine dikkat çeken TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, “Kanal İstanbul’un sadece bir deniz yolu ulaşımı projesi olarak değerlendirilmemesi gerekir. Çünkü projenin şehrin tüm karasal ve denizel yaşam alanlarını, yer altı suyu sistemini ve ulaşım sistemini tamamen değiştirmesi söz konusu. Bu nedenle Kanal İstanbul Projesi’nin üst ölçekli mekânsal planlama ve stratejik çevresel değerlendirme çalışmalarının mutlaka yapılması gerekmekte. Projenin bu süreçler dışında tutularak sadece ÇED süreci ile hayata geçirilmesi, gelecekte karşılaşılması muhtemel risklerin ve yaşanacak olumsuz sonuçların toplumla ve projeden doğrudan etkilenecek olan kesimlerle paylaşılmaması anlamına gelmekte” dedi. Kanal İstanbul Projesi’nin gerçekleşmesi halinde, büyük bölümü Avrupa Yakası’nda yer alan tarım arazilerinin hızla yapılaşmaya açılması riski bulunuyor. ÇED raporunda, proje alanının %52,16’sının tarım arazisi olduğu belirtiliyor. Ancak tarım arazisi kaybı sadece kanalın geçtiği güzergâhtaki tarım arazileri ile sınırlı kalmayarak kanal çevresinde oluşacak yapılaşmalar nedeniyle çok daha vahim boyutlara ulaşabilir. Kanal İstanbul Projesi ile 8 milyon nüfuslu, 97.600 hektarlık bir ada oluşturuluyor ve bu alanda nüfusun daha da artması söz konusu. Böylesine yoğun nüfuslu ve deprem bölgesinde olan bir alanda yapılması planlanan kanalın olası bir depremde yanal ve düşey hareketlere karşı nasıl bir tepki vereceği ÇED raporunda öngörülmüyor. Ayrıca ÇED raporunda olası bir depremde adada yaşayacak nüfusun nasıl tahliye edileceği konusuna da değinilmiyor. Projenin ÇED raporuna göre İstanbul’un temel su kaynaklarından biri olan Sazlıdere Barajı kullanım dışı kalmakta. Ayrıca, Silivri, Çatalca ve Büyükçekmece ilçelerinin altında yoğunlaşmış yer altı suyu havzaları, iklim değişikliği kaynaklı kuraklık karşısında hayati öneme sahip tatlı su rezervleri ve önemli miktarda tarım arazisini sulayabilecek potansiyele sahip. Deniz suyundan yer altı sularına bir sızıntı olması durumunda tüm Avrupa Yakası’ndaki yer altı sularında geri dönüşü olmayacak şekilde tuzlanma riski bulunuyor.

WWF termik santrallerin filtresiz çalışması konusuna ilişkin basın açıklaması yaptı. Açıklamada ‘’Kömürle çalışan termik santrallere 2,5 yıl daha havayı kirletme izni veren yasal düzenleme Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilerek yürürlüğe girdi. Üçü hariç özel şirketler tarafından çalıştırılan ve toplam sayısı 15 olan termik santrallerde, 2013 yılından bu yana gerekli düzenlemeler yapılmadığı için, insan ve çevre sağlığı son derece olumsuz etkilenmekte. Başta Kahramanmaraş ve Manisa olmak üzere bu tesislerin faaliyet gösterdikleri illerde kanser nedeni ile yaşamlarını yitirenlerin sayısı artmakta. Filtresiz olarak çalışan bu tesisler hem teknolojik kısıtlamalar hem de karlılık oranlarının zayıf olması nedeniyle her gün işletilmemekte, bazıları ise yılda sadece 65-70 gün civarında çalışmakta. Filtre takmak için durdurulmalarının Türkiye’de bir elektrik sıkıntısı yaratması mümkün değil; kaldı ki bu tesislerin hepsinin aynı anda durdurulması gerekmiyor. 2009’dan beri kurulu güç ve üretim arasındaki makas giderek açılmakta. TEİAŞ’ın verilerine göre, 2017 yılında en yüksek talep olan dönemde bile 80.343,3 MW değerindeki kurulu gücün yalnızca 47.660 MW’ı yani % 59,3’ü kullanıldı. İhtiyaçtan fazla santral kurulduğu için talepten çok daha yüksek bir arz bulunuyor. Dolayısıyla zaten sürekli çalışmayan santrallerin çevre ve hava kirliliğini engellemeye yönelik yatırımlarının ertelenmeden, derhal yapılması çevre ve halk sağlığı açısından mutlak bir zorunluluk” dedi.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, “2020 yılına kadar seragazı emisyonunu yüzde 20 oranında azaltma taahhüdümüzü, İklim ve Enerji İçin Başkanlar Sözleşmesi ile 2030 yılına kadar yüzde 40 oranında azaltacak şekilde yeniledik” dedi. Ekonomi Gazetecileri Derneği’nin İzmir’de düzenlediği 11. Küresel Isınma Kurultayı’nda konuşan Soyer,  “ESHOT’un Buca’daki atölye binalarında, bu otobüslerin elektrik ihtiyacını karşılamak için güneş enerjisi santrali kurduk. ‘İzmir’i Demir Ağlarla Örüyoruz’ dememizin en temel nedeni de bu. Sağlıklı, güvenilir ve daha temiz bir ulaşım sistemini İzmir’de hâkim kılıyoruz” dedi. Ekonomi Gazetecileri Derneği Başkanı Celal Toprak ise “İklim değişikliği din, dil, ırk, ekonomik durum farkı gözetmeksizin herkesi vuruyor. Biz iklim değişikliğini durdurmazsak o bizi durduracak” diye konuştu

Formula 1, 2030 itibarıyla net sıfır karbon salımını öngören sürdürülebilirlik programını açıkladı. Yeni inisiyatif, Formula 1’in sürdürülebilir bir spor haline gelmesi için bir dizi karbon azaltıcı proje ile hemen başlatılacak. Formula 1’in, içten yanmalı motorlardan kaynaklanan karbon salımlarını azaltacak ve ortadan kaldıracak teknolojiler sunan küresel bir platformu var.

18:10 – 20:00 Açık Dergi / İlksen Mavituna – Seçil Türkkan – Feryal Kabil / Hergün İstanbul’da Ne Var Ne Yok

Açık Dergi kayıt arşivi

Açık Dergi Pazartesi Murat ‘Mrt’ Şeçkin ile Kadıköy Postası

Kadıköy’deki kültür-sanat takviminin tutulduğu programda Tayfun Polat’ın Kadıköy’den göçüyle oyuncu değişikliğine gidildi. Yine bir Kadıköylü Murat ‘Mrt’ Seçkin aramıza katıldı.

Açık Dergi Pazartesi Ebedi Yokoluş / Forever Extinct / Virginia Patrone ve Çiğdem Fidan

ebediyokolus20191202

ebediyokolusforeverexctinct27.bolum021219pembeperiarmadillomp3

Ebedi Yokoluş programında, insanlar yüzünden nesli tükenmiş ya da tehlike altında olan ve hiçbir şey değişmeden böyle giderse; kısa zamanda ebediyen yok olacak olan türler hakkında konuşuyoruz. Her hafta yokolan bir türün tarihine ve sesine kulak veriyoruz.

acikradyo.com.tr/program/ebedi-yokolus-forever-extinct

instagram.com/virginiapatrone/

instagram.com/ebedi_yokolus/

***

zz27

zz2

Dostumuzun neslinin neden tehlikede olduğuna dair çeşitli bilgiler ve gözlemler bulunuyor: Pet olarak yasadışı ticareti yapılıyor ve satılmak üzere toplanmaları, kuşkusuz nesillerini tehlike altına sokuyor. Diğer yandan da bu dostlarımız esaret altında yaşayamıyorlar. Çoğunun yakalandıktan sonra sekiz gün içerisinde öldüğü tespit edilmiş. Nesillerini tehlikeye atan başka bir durum ise gıda olarak tüketilmek üzere avlanılmaları. Ayrıca, hayvancılık faaliyetleri için tarım alanları açma gibi nedenlerle yaşam alanları hızla değişiyor. Pembe peri armadilloların ana besin kaynağı olan karıncalar, yine tarım faaliyetleri yüzünden pestisitlere maruz kalıyor ve bu karıncaları tüketen pembe peri armadillolar da pestisitlerden dolaylı olarak etkilenebiliyorlar. Bir de tabi, vücut ısısını ayarlamada pek de başarılı olmayan bu dostumuz iklim değişikliklerinden etkilenmeye çok açık.
Yani, kısacası, bu fantastik hayvanların nesli, bugün, yine insan eliyle gerçekleşen faaliyetler yüzünden tehlikede. İnsan eliyle gerçekleşen hızlı değişimden olumsuz etkilenen bu narin yaratıklar, hassas dengeleri bozduğumuz zaman yitirebileceğimiz güzellikleri hatırlatıyor bize.
Çizim: @virginiapatrone
Foto: Mariella Superina

#ForeverExtinct #EbediYokoluş #Racingextinction #AçıkRadyo #AçıkDergi #pinkfairyarmadillo #chlamyphorustruncatus

***

Endemik bir canlı Pembe Peri Armadillo: Satılmak üzere toplanmaları nesillerini tehlike altına sokuyor

03 Aralık 2019
Görsel: Virginia Patrone

 Pembe Peri Armadillo’nun nesli, insan eliyle gerçekleşen faaliyetler yüzünden tehlikede: “Gececil olan bu hayvanlar Arjantin’e endemikler; Mendoza bölgesinin güneyinde, Rio Negro’nun kuzeyinde ve Buenos Aires’in güneyinde yaşıyorlar.”

V: Ebedi Yokoluş / Forever Extinct programına hoş geldiniz.

Ç: Merhaba.

V: Bugün programa dünyanın farklı iki köşesinden haberler vererek başlamak istiyoruz. İlk haberimiz Afrika’dan.

Ç: The Guardian’da, 20 Kasım’da, bitkilerin yokoluşu ile ilgili bir makale yayımlandı. Yeni raporlara göre, Afrika’daki bitkilerin üçte biri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bildiğimiz üzere bitkiler hem ekosistemin dengesi açısından hem de yiyecek ve oksijen kaynağı oldukları için zaruriler. Ancak memelilerin yokoluşları üzerine onca araştırma varken bitkiler üzerinde yapılan araştırmalar maalesef çok yetersiz. IUCN tarafından memelilerin %86sı incelenmiş durumda, bitkilerde ise bu yüzde çok düşük, maalesef yalnızca yüzde 8’i incelenmiş.

Fransız Sürdürülebilir Kalkınma için Ulusal Araştırma Kurumu tarafından hazırlanan rapora göre, biliminsanları, sanayi devriminden bu yana 571 bitkinin tamamen yok olduğunu belirtiyor. Ayrıca, 20.000 tür bitkiyi içeren ve Afrika’dan derlenen bilgiler sayesinde, bitkilerin yüzde 17’sinin tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olduğu ve yüzde 14’ünün ise, neslinin tükenme potansiyeli olduğu tespit edildi. Yani bu, yaklaşık 7000 bitkinin, önümüzdeki zamanlarda, dünya üzerinden tamamen yok olabileceği anlamına geliyor.

V: Diğer haberimiz ise Avustralya’dan. Avustralya’daki yangınlara daha önce de değinmiş, pek çok koalanın yangınlarda hayatını kaybettiğinden bahsetmiştik.

Ç: Ülkenin New South West bölgesini kasıp kavuran yangınların ardından, Lewis adlı bir koala, koala kayıplarının ve yokoluşlarının sembolü haline geldi. Lewis’in kurtarılma videosu internette oldukça ilgi gördü. Lewis, yaralarının iyileştirilmesi amacıyla Port Macquaire Koala Hastanesi’ne getirildi ancak yanıklarının ağır olduğu ve iyileştirilemeyeceği anlaşıldığında doktorlar uyutulmasına karar verdi.

Hastane şöyle dedi:

V“(Our) number one goal is animal welfare, so it was on those grounds that this decision was made,”

Ç“Biz hayvanların iyiliğini düşünüyoruz, dolayısıyla bu kararı verdik.”

Ç: Avustralya’daki yangınların ardından koalaların nesli işlevsel olarak tükendi. İşlevsel olarak tükenmesi, tamamen tükenmeye çok yaklaşmış ve de artık ekosistemde rol oynayamıyor anlamına geliyor. Bazı biliminsanları ise, koalaların neslinin işlevsel olarak tükendiğini söylemenin, yapacak bir şey kalmadığını söylemekle aynı olduğunu ve bunun da koala koruma programlarına zarar verebileceğini savunuyor.

V: Şimdi Pasifik Okyanusu’nu geçip Avustralya’dan Arjantin’e uzanıyoruz. Bugünkü dostumuz Arjantin’de endemik bir canlı olan Pembe Peri Armadillo, bilimsel adıyla Chlamyphorus truncatus.

Ç: Masalsı ada sahip bu dostumuzun küçücük gözleri, pembe kabuğu ve kabuğunun altında ipeksi kürkü var. Pembe peri armadillolar, 9 ila 11,5 cm arasında değişen boylarıyla yaşayan armadilloların en küçükleri.

V: Kabukları genellikle pembe tonlarında. Kabuğun hemen altından geçen damarlar sayesinde kabuk bu pembe rengi alıyor.

Ç: Gerçi, rengi, çevresel faktörlere bağlı olarak, kan sulandığında ya da koyulaştığında değişebiliyor. Son derece esnek ve kırılgan kabukları koruyucu bir zırhtan ziyade vücut sıcaklığının kontrolü işlevini görüyor. Kabuklarının altında ise sarımsı-beyaz renkli ipeksi bir kürk bulunuyor.

Sudaki bir balık yüzgeçleriyle nasıl rahat yüzebiliyorsa, onlar da kumun altında sağlam pençeleriyle o kadar rahat ilerleyebildikleri için “Kum yüzücüsü” lakabıyla da anılıyorlar. Kumun altında yol açmaya uygun olmalarına karşın, bu iri pençeler, sert yüzeylerde yürümek için pek de elverişli değil.

Ayrıca diğer memelilerin aksine kulak yapıları gözle görünecek şekilde değil.

V: Gececil olan bu hayvanlar Arjantin’e endemikler; Mendoza bölgesinin güneyinde, Rio Negro’nun kuzeyinde ve Buenos Aires’in güneyinde yaşıyorlar.

Ç: Doğal yaşam alanları kumlu ovalar, kurak çayırlar ve bozkır arazilerden oluşuyor. Ana besin kaynakları karıncalar ve larvaları; bunun yanı sıra solucan, salyangoz ve bazı böcekleri de tüketiyorlar. Bunları bulamadıklarında ise bitkilerin yaprak ve kökleriyle beslenebiliyorlar.

Fırtınalı, yağmurlu havalarda toprak altındaki yerlerini terk etmeleri gerekebiliyor, aksi takdirde boğulma ve kürklerinin ıslanması riski ile karşılaşabiliyorlar. Eğer kürkleri ıslanırsa vücut ısılarını pek iyi ayarlayamadıkları için gece saatlerinde hipotermiye girebiliyorlar ve bu da onları ölüme sürükleyebiliyor. Bunun dışında toprak altından üstüne çıktıklarında ise onları başka tehlikeler de bekliyor. Çeşitli yırtıcılara, evcil kedi ve köpeklere ve insanlara av olabiliyorlar.

V: Dostumuz, IUCN’in kırmızı listesinde, 1996’da ‘tehlikede’ kategorisindeydi ama bugün ‘Yetersiz veri’ kategorisinde yer alıyor çünkü haklarında çok az şey biliniyor.

Ç: Buna karşın dostumuzun neslinin neden tehlikede olduğuna dair çeşitli bilgiler ve gözlemler bulunuyor: Pet olarak yasadışı ticareti yapılıyor ve satılmak üzere toplanmaları, kuşkusuz nesillerini tehlike altına sokuyor. Diğer yandan da bu dostlarımız esaret altında yaşayamıyorlar. Çoğunun yakalandıktan sonra sekiz gün içerisinde öldüğü tespit edilmiş. Nesillerini tehlikeye atan başka bir durum ise gıda olarak tüketilmek üzere avlanılmaları. Ayrıca, hayvancılık faaliyetleri için tarım alanları açma gibi nedenlerle yaşam alanları hızla değişiyor. Pembe peri armadilloların ana besin kaynağı olan karıncalar, yine tarım faaliyetleri yüzünden pestisitlere maruz kalıyor ve bu karıncaları tüketen pembe peri armadillolar da pestisitlerden dolaylı olarak etkilenebiliyorlar. Bir de tabi, vücut ısısını ayarlamada pek de başarılı olmayan bu dostumuz iklim değişikliklerinden etkilenmeye çok açık.

V: Yani, kısacası, bu fantastik hayvanların nesli, bugün, yine insan eliyle gerçekleşen faaliyetler yüzünden tehlikede.

Ç: İnsan eliyle gerçekleşen hızlı değişimden olumsuz etkilenen bu narin yaratıklar, hassas dengeleri bozduğumuz zaman yitirebileceğimiz güzellikleri hatırlatıyor bize.

V: Dinlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz.

Programın illüstrasyonlarını sosyal medyada paylaşacağız. Bize Instagram ve Facebook’tan ulaşabilirsiniz.

Ç: Bugünkü şarkımız Armand Amar’ın müziklerini yaptığı Home adlı belgeselin soundtrackinden Faster faster adlı şarkı. Bu şarkıyı bugünkü dostumuza adıyoruz.

V: Ben Virginia Elena Patrone,

Ç: Ben Çiğdem Fidan.

V&Ç: Gezegendeki her şey! Çok güzelsiniz ve sizi seviyoruz!

Kaynaklar:

Playlist:

Şarkıcı / Yorumcu Parça Adı Albüm Adı Süre
Armand Amar
Faster faster
Home
1:58

Açık Dergi Pazartesi  Haftanın Albümü

20:00 – 21:00 Bir Baba Indie Lokal / Tuğçe Yapıcı ve Cihad Satıroğlu

Hedonutopia’dan Fırat Külçek ve Kerem Feyzi

Yerli sahneden yeni yayınlanan müzikler, konuklar ve canlı performanslar Bir Baba Indie Lokal’de.

facebook.com/birbabaindie/

birbabaindie.com/

twitter.com/birbabaindie

instagram.com/birbabaindie/?hl=tr

***

zz3

Bir Baba Indie Lokal programının 2 Aralık Pazartesi tarihindeki konuğu Hedonutopia’dan Fırat Külçek ve Kerem Feyzi oldu

Tuğçe Yapıcı ve Cihad Satıroğlu tarafından hazırlanıp sunulan, yerli sahneden sesler sunan Bir Baba Indie Lokal her pazartesi saat 20:00 – 21:00 arasında 94.9 Açık Radyo’da yayınlanır.

Programın videosuna ise aşağıdan ulaşabilirsiniz.
www.youtu.be/MVPQVnq_K18

www.birbabaindie.com
www.facebook.com/birbabaindie
www.instagram.com/birbabaindie
www.twitter.com/BirBabaIndie

21:00 – 22:00 Vertigo / Hilmi Tezgör ve Osman Öztürk / Savrulan şarkılar

vertigo500.blogspot.com/

22:00 – 23:00 Ahtapotun Bahçesi / Cem Sorguç / Alter-latif müzik

ahtapotunbahcesi.blogspot.com/

twitter.com/ahhtapot

23:00 – 24:00 Ay Palas / Tolga Yağlı / Bağımsız müzik

aypalas.blogspot.com/

24:00 – 01:00 Erguvani İstimbot / Cüneyt Cebenoyan

Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz dostumuz, programcımız Cüneyt Cebenoyan’ın ardından, kendisinin 2014 yılında hazırladığı ve her bölümde bir filmi konuklarıyla birlikte ele aldığı Erguvani İstimbot programını bu yayın döneminde tekrar yayınlıyoruz.

‘Bir film, pir film’ şiarıyla yola çıkan programda Cüneyt Cebenoyan, her bölümde bir filmi  konuklarıyla ele alacak.