Açık Radyo’yu online dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Radyo Garden üzerinden Açık Radyo’yu dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi Programları ve Podcast Arşivleri içinTIKLAYINIZ

Açık Radyo resmi web sitesi: acikradyo.com

Açık Radyo’yu internet üzerinden ve mobil cihazlarından dinlemek isteyenler için faydalı bilgiler

Açık Radyo Arşivi için TIKLAYINIZ

Açık Radyo program    blogları için TIKLAYINIZ

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi: 4 Kasım 2019 – 20 Mayıs 2020 akışı için Tıklayınız Günlük / Tıklayınız Haftalık

————————————————————————————

06:00 – 06:55 DemocracyNow!

democracynow.org/shows/2020/1/17

07: 00 – 07:20 Tehlikeli Oyunlar (Yeniden) / Yazan: Oğuz Atay / İletişim Yayınları / Okuyan: Tilbe Saran

Usta yazar Oğuz Atay’ı ölümünün 40. yılında, “Tehlikeli Oyunlar” romanının okumasının tekrarı ile anıyoruz.

07:30 – 07:50 Sabahlık / Didem Gençtürk ve Emre Aydoğdu

sabahlik.tumblr.com/

08:00 – 10:00 Açık Gazete / Ömer Madra, Murat Can Tonbil,  Selahattin Çolak

acikgaste_20-01-2020

Açık Gazete kayıt arşivi

Günün Sözü

“Adalet, Türkiye’nin tüm ezilenlerinin bir araya gelip, hukukun üstün olduğu bir ülke için mücadele etmediği sürece de tesis edilmeyecektir. Öyle sanıyorum ki Hrant Dink ve onun gibi yüzlercesinin bize bıraktığı son vasiyet budur.”
—————————–
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, öldürülüşünün 13. yıldönümünde, vurulduğu Agos Gazetesi’nin eski binası önünde anılırken, 1994’te öldürülen avukat Yusuf Ekinci’nin oğlu Toplumsal Bellek Platformu’ndan avukat Sertaç Ekinci, anma konuşmasında Türkiye’deki faili meçhul cinayetlere dikkat çekiyor. (Bianet)

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, gökyüzü, masa, ağaç, şapka ve açık hava

sertacekincisebnemkorurfincancisarigelinsarerihovinmernemlenachamamyan20.01.2020

***

Hrant Dink anması 2020

***

***

Demokrasiler nasıl ölür?

20 Ocak 2020
İllüstrasyon: Mr. Fish

Kızgın bir halk, geleneksel yöneticilere saldıracak herhangi bir siyasi kişiliği ve siyasi partiyi kendi yandaşı olarak görür. Saldırı ne kadar kaba, mantıksız ve bayağı ise, haklarından mahrum edilmiş olanlar o kadar sevinecektir. Yalanmış, doğruymuş hiç fark etmez.

(Chris Hedges tarafından yazılan ve truthdig tarafından yayınlanan bu yazı Semra Somersan tarafından Açık Radyo için çevrilmiştir.)

Leo Tolstoy “Bütün mutlu aileler birbirine benzer”, diye yazmıştı1“ama her mutsuz aile bir diğerinden farklıdır.” Aynı şey başarısız demokrasiler için de doğrudur. Açık toplumun tasfiyesine giden tek bir yol yoktur, ama örüntüler tanıdıktır ister antik Atina’da ister Roma Cumhuriyeti’nde2, ya da İtalya veya Weimar Cumhuriyeti Almanya’sında faşizme giden yolu açan demokrasinin çöküşü olsun. 1930’lar Almanya ve İtalyası’na musallat olan hastalıklar ne yazık ki bize yabancı değil- etkisiz bir siyasi sistem, nüfusun çok büyük bir bölümünün, olgularla fikirlerin değiş tokuş edilebilir olduğu bir dünyaya inanmaya başlaması, ulusal ekonomilerin, uluslararası bankalar ve küresel finans kapitali tarafından ele geçirilerek toplumun önemli bir kısmının asgari yaşam düzeyine indirgenmesi sonucu gelecek için umudunu tamamen kaybettiği bir ortam. Biz de toplu katliam ve aile içi şiddeti içeren nihilist bir salgından muzdaripiz. Denetimden çıkmış, açgözlü bir militarizm gelişti. 1930lardaki gibi ihanete uğramış vatandaşlar, yolsuzluğa batmış yönetici sınıflara karşı henüz olgunlaşmamış bir nefret beslerken, yönetici sınıflar da liberal demokratik değerler için boş, basmakalıp, bayağı sözler sarf ediyor. Bizlere ihanet eden herkesten intikam alarak efsanevi bir geçmişe, şan ve şerefli günlerimize geri götürecek bir kült liderine veya bir demagoga umutsuz bir özlem duyuluyor.

Bu, Donald Trump’ı, Adolf Hitler veya Benito Mussolini ile eş tutmak anlamına gelmiyor. Ne de Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın savaşta ölen 1,7 milyon insanı nedeniyle müthiş acı çeken, fiziki ve psikolojik yaraları ile yaşayan milyonlarca nüfusunun varlığına eş bir travma ile hayatı sürdürdüğümüze işaret ediyorum. Weimar’daki sokak şiddeti ve kavgalar, ki bunlar genellikle Nazi Partililer ile komünistler arasında cereyan ediyordu, çok yaygındı ve azımsanamayacak sayıda ölümlere neden oluyordu. 1929’daki büyük çöküş sonrası yaşanan ekonomik kriz felaket boyutlarında idi. 1932’ye gelindiğinde Alman sigortalı işgücünün yaklaşık yüzde 40’ı, yani 6 milyon insan işsizdi. Ekonomik çöküşü izleyen depresyon döneminde Almanlar, yiyecek asgari bir şeyler bulmak için ciddi çabalamak zorundaydı. Ama şimdi biz, kendimizin de içinde bulunabileceği 1930’lardaki gibi bir tehlikeyi tamamen görmezden geliyoruz.

Bugün Wall Street, Trump ve onu mümkün kılanları nasıl bir utanç kaynağı olarak algılıyorsa, İtalya ve Almanya’daki iş dünyasının seçkinleri de faşistleri şaklaban olarak görüyordu. Gel gör ki kapitalistler, Bernie Sanders veya Elizabeth Warren gibi reformcu kişiler yerine Trump’ın başkan olmasını tercih ediyor. Faşist Almanya ve İtalya’da olduğu gibi, şirket karlarının her şeyin üstünde tutulması iş dünyasının seçkinlerini demokrasinin yok edilmesinde suç ortağı yapıyor. Bu kapitalistler, zenginliğin ve iktidarın konsolide olmasının, yani az sayıda insanın elinde toplanmasının yaratacağı tehlikelere karşı tamamen duyarsız. Zenginlere yapılan vergi kesintileri ile birlikte garibanlara uygulanan kemer sıkma politikalarını coşku ile karşılayarak umutsuzluk ve kızgınlığı körükleyen aşırılığa yol açıyorlar. Örgütlü işçilere karşı savaşıp, ücretlerini bastırıyor, sosyal yardımları kesiyorlar.

Trump ilk iktidara geldiğinde, geleneksel yönetici sınıf, aynen Almanya ve İtalya’daki emsalleri gibi, safiyane bir şekilde iktidarda olmanın aşırı uçlardaki liderleri yatıştıracağını (ılımlılaştıracağını) veya aşırıların, “odadaki yetişkinler3” tarafından kontrol edilebileceği düşüncesine inandı. Ancak bu düşünce İtalya ve Almanya’da işe yaramadığı gibi, ABD’de de işlevsel olmadı. Almanya ve İtalya’da olduğu gibi burada da politikanın yerini şaşaa ve politik tiyatro aldı. Weimar Cumhuriyeti’ndeki kentsel seçmen ile, çoğunluk Nazi destekçisi kırsal kesim ve aynı zamanda ABD’deki çoğu kırsal kesim Trump seçmeni arasında aşılamayacak bir uçurum var. Halkın umutsuzluğa düşmüş büyük bir kısmı, kendilerini olgu-temelli dünyadan koparmış, büyü, komplo teorileri ve fantezilerden medet umuyor. Askeriye ile devlet güvenlik kurumları, tanrısallaştırılmış durumda. Savaş suçluları, nefret edilen derin devlet ve liberal sınıfların haksız yere zulüm yaptığı vatanseverler olarak görülüyor. İşlevsel bir demokrasi için mutlaka gerekli normlar, nezaket, edep ve karşılıklı saygının yerini bayağılık, hakaret, şiddet kışkırtmacılığı, ırkçılık, bağnazlık, hor görme ve yalanlar almış durumda. Bugünkü ABD’nin marazları faşizm arifesinde Almanya ve İtalya’nın siyasi ve ahlaki çürümüşlüğünün bir aynası.

Nazi Almanyası’ndan bir sığınmacı olan tarihçi Fritz Stern bana şöyle dedi, “Faşizm sözcüğü daha icat edilmeden Almanya’da faşizm özlemi vardı.” İflas etmiş liberalizmin demokrasimiz açısından oluşturduğu ölümcül tehlikeden söz ederek çalışan kadın ve erkekleri terk edip başkalarını da günah keçisi yaparak faşizm için üretken bir ortam yarattığını söyledi- bunun en yakın zaman örneği de Trump’ın başkan seçilmesinin sorumlusu olarak, Demokrat Parti’nin, Rusya’ya işaret etmesi.

Stern, bizim psikolojik ve siyasi yabancılaşmamızda -kültürel nefretler, ırkçılık, İslamofobi, göçmenlerin şeytanlaştırılması, kişisel nefretler gibi-Amerikan faşizminin kökenlerini görüyordu. Ona göre bu faşizm ideolojik ifadesini de Hıristiyan sağda bulmuştu.

Kültürel Umutsuzluğun Politikası (The Politics of Cultural Despair) kitabında Stern, Alman faşistleri hakkında “Liberalizme saldırdılar”, diye yazmıştı, çünkü onların algısında modern toplumun ana kabulü, korktukları her şey bundan kaynaklanıyordu: burjuva yaşamı, Mançesterizm (yani, müdahalesiz-laissez faire- kapitalizm), materyalizm, parlamento, siyasi partiler ve siyasi liderliğin yokluğu… Dahası kendi bütün manevi ıstıraplarının kaynağı da onlara göre liberalizmdi. Onlarınki yalnızlık kökenli küskünlük idi; tek arzuları yeni bir inanç, yeni bir inançlı insanlar topluluğu, sabit standartları ve hiç kuşkusu olmayan bir dünya, bütün Almanları birbirine bağlayacak yeni bir ulusal din idi. Liberalizm ise bunların hepsini inkâr ediyordu. Sonuç olarak liberalizmden nefret ediyorlardı; kendilerini toplum dışına itmiş olmasından, hayal ettikleri geçmişten ve inançlarından söküp koparmış olması ile suçluyorlardı.

Amerika’nın Cumhuriyetçi Partisi, 1930’lar faşist partilerinin yaptığının aynısını tekrarlayan bir kişi kültü. Liderin önünde dalkavukluk yaparak eğilmeyenler ve onun taleplerini yerine getirmeyenler sürülüyor. Ahlaklılığı savunmakla görevli kurumlar, özellikle dini kurumlar, aynen İtalya ve Almanya’da sınıfta kaldıkları gibi burada da sefil bir şekilde başarısız oldu. Hıristiyanlaşmış faşizm Trump’ı, Tanrının ajanı ilan ederek kahramanlaştırırken, geleneksel kilise, sağ-kanatın aşırı dincilerini kafir ve sahtekâr ilan etmekten kaçınıyor. Alman sosyal demokrat Kurt Schumacher’ın söylediği gibi, faşizm, “her daim, insan canlının ruhundaki hınzıra çağrı yapıyor.” “İnsanın budalalığını” harekete geçiriyor; yazar Joseph Roth’un4 “aklın auto-da-fe5”si (ruhani cezası ya da kendini yakması) dediği şeyi.

“Demokrasi’nin Ölümü: Hitler’in Yükselişi ve Weimar Cumhuriyeti’nin Yıkılışı” (Death of Democracy: Hitler’s Rise to Power and the Downfall of the Weimar Republic) kitabında Benjamin Carter Hett şöyle yazıyordu: “Weimar demokrasisinin sonunu saldırgan efsaneler uydurmaya ve akıl dışılığa yatkın bir kültürde, seçkin menfaatinin girift örüntülerinin büyük bir protesto hareketi ile çatışması sonucu gerçekleştiğini düşünmek, svastika afişleri6 ile kaz adımları stilinde yürüyen Fırtına Birliklerinin (Stormtroopers)7 egzotik, yabancı görüntüsünü silip götürüyor. Birdenbire her şey çok yakın ve bilindik geliyor. Weimar yılları Alman politikası ahlaksızdı ama bunun yanısıra uyumsuz bir masumiyeti de vardı; çok az sayıda insan en kötü ihtimalleri aklına getirebiliyordu. Uygar bir ulusun Hitler gibi bir politikacıyı seçmesi imkansızdı- bazıları böyle düşünüyordu. Her şeye rağmen şansölye olduğunda, milyonlarca insan, döneminin kısa ve etkisiz olmasını bekledi. Almanya kanunlara saygılı olmasıyla dillere düşmüştü; aynı zamanda kültürlü bir ülke olarak bilinirdi. Nasıl olur da bir Alman hükümeti kendi insanlarına sistematik olarak gaddarca davranabilirdi?”

Hett ve aralarında Stern, Ian Kershaw, Richard Evans, Joachim E. Fest ve Eric Voegelin’in bulunduğu tarihçiler, düzenin “yararı” veya mali gereklilik adına Almanya’daki demokratik norm ve usullerin bilinçli olarak nasıl yok edildiğini ayrıntılandırıyor. 1933’e gelindiğinde Naziler ve komünistler birlikte, küçük bir farkla da olsa, parlamentonun (Reichstag) çoğunluğunu oluşturuyordu. Hapisteki destekçilerine af çıkarmak dışında, her önemli konuda çıkmaza saplanmışlardı. Bu “olumsuz” çoğunluk yönetmeyi imkânsız kılıyordu. Alman demokrasisi gerildi (veya tutukluluk yaptı). 1919-1925 arası Başkan olan sosyalist lider Friedrich Ebert, daha sonra da, 1930-1932 arası Şansölye Heinrich Brüning, Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg ile işbirliği yaparak bölünmüş parlamentoyu aşmak için, cumhurbaşkanına, acil durumlarda kararname çıkartma izni veren Weimar Anayasası’nın 48. maddesine dayanarak kararname ile yönetmeye başlamıştı bile- ki bu Hett’e göre “Almanya’nın diktatörlüğe dönüşmesini sağlayabilecek bir tuzak-kapı idi.” 48. madde, Başkan Barack Obama ve şimdi de Başkan Trump’ın özgürce kullandığı kanun hükmünde kararnamelerin muadili idi.

Amerikan Kongresi8 halen, bazı açılardan, Alman Parlamentosu Reichstag’dan bile daha da işlevsiz bir durumda. Hiç olmazsa Alman komünistleri işçiler için çabalıyordu. Amerikan Kongresi’ndeki Cumhuriyetçiler ve Demokratlar ise önemsiz konularda zıtlaşma halinde iken, şirket devletine destek ile işçi sınıfına karşı olmakta birleşmiş durumdalar. Her yıl, sonu gelmeyecek savaşlar için askeri sektör ve istihbarat ajanslarının sonsuz harcamalara izin veriyorlar. Şirket iktidarının talep ettiği tasarruf politikalarını, ticaret antlaşmalarını ve vergi indirimlerini kabul ederek işçi sınıfına karşı saldırıyı hızlandırıyorlar. Aynı zamanda ve aynen Almanya ve İtalya’daki faşist dönemde olduğu gibi mahkemeleri de aşırı uçlarda görüşlere sahip insanlarla dolduruyorlar.

1933’te Reichstag binasının yakılmasına karşılık olarak -ki muhtemelen Nazilerin işi idi- Naziler 48. maddeyi kullanarak Parlamento’dan acil bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi geçirdiler; ismi şöyle idi: “Halkın ve Devletin Korunması İçin”. Bu da demokratik devleti hızla bitirdi. Kararname, ulusal güvenliğe tehdit olarak algılanan herhangi bir kişinin yargılanmadan hapse atılmasını kanun haline getirdi. Özgür ifadeyi, dernekleşmeyi, basını yok ederken, aynı zamanda posta ve telefon ile iletişimin mahremiyetini de yasakladı. O günlerde kararnamenin önemi ve muhtemel yansımalarını pek az sayıda Alman anlayabildi, aynen Amerikalılardan pek azının Vatanseverlik Yasası’ndan (Patriot Act)9 türeyen çetrefilli ayrıntıları yeterince anlayamamaları gibi.

Demokrat Partililerin çoğunlukta olduğu Temsilciler Meclisi iki küçük anayasa ihlali nedeniyle Trump’ın yargılanmasına karar verdi. Obama ve Bush dönemlerinde normalleştirilen çok daha vahim ve yaralayıcı ihlallerine dokunmadı. Anayasa gerektirdiği halde, Kongre’nin hiçbir zaman ilan etmediği yasadışı savaşları George W. Bush başlatmış, Barack Obama da devam ettirmişti. Anayasa’daki Dördüncü Değişiklik’i doğrudan ihlal etmesine rağmen Amerikan kamusu halen hükümetin geniş kapsamlı gözetimi altında. İşkence ve insan kaçırma ve terörizm, şüphelilerin bilinmeyen, açıklanmayan yerlerde hapsedilmesi; şimdi üst düzey yabancı liderleri de kapsayan, hedeflenmiş insan öldürmeler artık gündelik olay haline geldi. Edward Snowden, istihbarat kurumlarımızın Amerika’daki hemen her vatandaşı gözetlediğini ve izlediğini ve bütün verilerimizi ve hakkımızdaki bilgileri sonsuza kadar hükümet bilgisayarlarında (bulut10) sakladığını gösterecek belgeleri ortaya koyduğu zaman buna karşı önlem alacak hiçbir şey yapılmadı. Obama, 2002 Askeri Güç Kullanımı için Yetki’yi kötüye kullanarak hukuk kurallarını silmek ve hükümetin yürütme organına hem hâkim hem jüri hem de Amerikan vatandaşlarını öldürmek üzere cellatlık yapma hakkı tanıdı ve buna, Yemenli-Amerikalı radikal İmam Anvar-al-Avlaki11, sonra da 16 yaşındaki oğlunu öldürterek başladı. Obama ayrıca Ulusal Savunma için Yetki Yasası’nın 1021. bölümünü imzalayarak yasa haline getirdi ve böylelikle 1878 Posse Comitatus Yasası’nı12 tersine çevirerek askeriyenin, ülke içinde, yerel polis gücü olarak kullanımına izin verdi. Obama ve Trump, Senato’nun onayladığı anlaşmaların bazı maddelerini ihlal etti. Senato’nun onayı gerekmeden bazı görevlere atama yaparak Anayasa’yı ihlal ettiler. Başkanlık kararnamelerini suiistimal ederek Kongre’yi pas geçtiler. Bunların hepsi iki partinin de kullanabileceği ve bir demagogun elindeki son derece tehlikeli olabilecek araçlar. Almanya ve İtalya’daki gibi demokrasinin giderek aşınması, faşizmin kapısını açtı. Burada suç Trump’ın değil, yönetici sınıf elitin, çünkü onlar, aynen kendi 1930lardaki öncülleri gibi hukukun üstünlüğü ilkesini terk ettiler.

Weimar dönemi Almanya’sında gazeteci olarak çalışan Peter Drucker’ın keskin zekasıyla gözlediği gibi, faşizm, Nazilerin sürekli olarak söylediği yalanlar yüzünden değil, onlara rağmen yayıldı. Trump’ın yükselişine benzer bir şekilde Nazilerin yükselişi, “kendilerine düşman bir radyo, düşman basın, düşman sinema, düşman kilise ve bıkıp usanmadan onların yalanlarını, tutarsızlıklarını, sözlerini tutmayışlarını ve izledikleri yolun çılgınlığı ile tehlikelerini ortaya koyan düşman hükümete rağmen” gerçekleşti. Bizim ciddi bir uyarı olarak algılamamız gereken bir cümlesinde Drucker şöyle diyordu: “Eğer Nazi vaatlerine rasyonel olarak inanmak gibi olmazsa olmaz bir öncül olsaydı, tek bir kişi bile Nazi olamazdı.” Hetts’in yazdığı gibi, hakikate böylesi bir düşmanlık, “siyaseti hor görmeye veya daha doğrusu, bir şekilde siyasi olmayan bir siyaset arzulamaya dönüşür- ki böyle bir şey de asla olamaz.”

Solcu piyes yazarı Ernst Toller Weimar Cumhuriyeti’nde yaşayan Almanlar hakkında, “Halk akıl yürütmekten yoruldu, usa vurmaktan ve düşünmekten bıktı” diye yazmıştı. “Ve soruyorlar: son birkaç yıl içinde mantık ne işe yaradı, içgüdülerimiz ve bilgilerimiz neyin çaresi oldu?”

İktidar seçkinleri yani yönetici elitler, vatandaşların haklarını ve gereksinimlerini koruyamıyor veya artık korumakta isteksiz ise, kendileri de vazgeçilebilir hale gelir. Kızgın bir halk, geleneksel yöneticilere saldıracak herhangi bir siyasi kişiliği ve siyasi partiyi kendi yandaşı olarak görür. Saldırı ne kadar kaba, mantıksız ve bayağı ise, haklarından mahrum edilmiş olanlar o kadar sevinecektir. Yalanmış, doğruymuş hiç fark etmez. Faşistlerin çekiciliği de bu noktadaydı. Trump’ın cazibesi de bu. Demokrasi 2016 yılında Trump seçildiğinde sona ermedi. Cumhuriyetçi ve Demokrat Partilerin elinde, kendi şirket efendileri adına yavaş yavaş boğularak öldürüldü.

 

DİPNOTLAR

1 Anna Karenina romanında (1877)

2 Roma Cumhuriyeti: Klasik Roma medeniyeti M.Ö 509 yılından başlayarak, M.Ö 27 yılında kadar süren Anayasal Cumhuriyet dönemi, Latin, Yunan ve Etrüsk kültürlerinin bir karışımı idi. Roma İmparatorluğu’nun kurulması ile sona ermiş Klasik Roma Medeniyeti. (wikipedia)

3 “Odada Yetişkinler” (Adults in the Room): Bir süre önce Yunanistan’daki solcu hükümeti ve Yunanistan’a borç veren IMF gibi kuruluşların Yunan halkına getirmek istediği aşırı kemer sıkma politikalarına itiraz edip istifa eden, sonra da bu dönem hakkında bir kitap yazan eski Maliye Bakanı akademisyen ekonomist Yanis Varoufakis’in kitabı Adults in the Room’a atıf yapılıyor. Odadaki Yetişkinler de Avrupa Birliği’nin finans bürokrasisinde çalışan, dolayısıyla Yunanistan’nın borçları için pazarlık masasına oturan en önemli ve en büyük bürokratlara atıf yapıyor. Syriza partisinden istifa edip 2018 de kendi sol kanat partisine kuracaktı.

4 Joseph Roth: (1894- 1939) Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Monarşisine bağlı ve nüfusunun ağırlığı Yahudi olan Galiçya’da Lemberg yakınlarındaki Brody kasabasında dünyaya gelmiş Avusturyalı yazar ve gazeteci. Viyana ve Lemberg’de edebiyat ve felsefe öğrenimi gördü. I. Dünya Savaşı’na katıldı. En önemli kitabı Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun çöküş döneminde yaşamış bir ailenin öyküsünü anlattığı “Radetsky Marş”ıdır. Önemli ve ufuk açıcı denemesi, “Gezegen Yahudiler”, Birinci Dünya Savaşı ve Sovyet devriminden sonra Doğu Avrupa’da yaşayan Yahudilerin Batı’ya göçünü anlatır.

1918 yılından itibaren Viyana’da, sonra Berlin’de muhabirlik yaptı. Neue Berliner Zeitung, Berliner Börsen-Courier Frankfurter Zeitung gibi gazetelerde çalıştı. Avrupa’yı dolaştıktan sonra 1933 yılında Fransa’ya yerleşti. 1939’da Paris’te yoksulluk ve borç içinde öldü. (wikipedia)

5 Auto-da-fe: Ortaçağ’da, özellikle de İspanya, Portekiz ve Meksika’da Engizisyon Mahkemesi’nin “suçlu” hakkındaki kararını açıkladığı ve sonra laik otorite tarafından kararın infaz edildiği tören. En ağır ceza da “suçlu”nun yakılarak ölüme mahkûm edilmesi idi. Auto-da-fe, kamusal alanda uygulanan ruhani ceza anlamına geliyor, ancak sonraki dönemlerde hüküm giymiş kişinin bir odun direğe bağlanarak yakılmasını ifade etmek için kullanıldı- Wikipedia’ya göre bu ceza ancak çok ağır suçlar için veriliyordu. (Wikipedia)

6 Svastika- gamalı haç. Geçmişte çeşitli kültürlerde kullanılan gamalı haç Nazi bayrağının ve kültürünün vazgeçilmez bir parçası idi. Tarihteki kullanımı ise Avrasya’dan Hindistan’a kadar uzanıyor ve 5000 yıl öncesine kadar gidiyor.

7 Stormtroopers: (Fırtına Birlikleri olarak da çevrilebilir) Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki özel yetişmiş askerleri. Bir yere, bir alana gizlice sızmak için yetiştiriliyorlardı.

8 Amerikan Kongresi: 1789’da yürürlüğe giren ABD anayasasına göre kurulmuştur. ABD’nin yasama organı olan bu kurum, senato ve temsilciler meclisinden oluşur. (Ancak yaygın kanaatin aksine bu iki meclis arasında bir altlık üstlük hiyerarşisi yoktur. Yani, Senato, Temsilciler Meclisi’nden geçen tasarıların onay mercii değil. Bir tasarı önce Senato’dan geçip sonra Temsilciler Meclisi’nde de reddedilebilir.) Senato’nun her eyaletten iki kişi olmak üzere 100 üyesi vardır. Senatörler 6 yıl süre ile görev yaparlar. Temsilciler Meclisindeki üye sayısı nüfus oranına göre saptanır ve halen 430 üyesi mevcuttur ve üyeleri 2 yıl süre ile görev yaparlar. Halen Temsilciler Meclisi mv. Sayıları: Demokrat: 232, Cumhuriyetçi 197, Bağımsız 1, Boş 5. (http://amerikabulteni.com/2013/01/05/abd-kongresinin-yapisi-senato-ve-te… ve https://pressgallery.house.gov/member-data/party-breakdown)

9 Vatanseverlik Yasası (Patriot Act): ABD’nin 11 Eylül 2001 Dünya Ticaret Merkezi’nin İkiz Kulelerine uçak saldırısından sonra, 26 Ekim 2001 de George W. Bush döneminde yürürlüğe soktuğu ve iç denetim organlarına, FBI ve CIA’e yüksek derecede gözetleme ve denetim imkânı veren yasa. (Ekşi Sözlük ve Wikipedia)

10 Çevirmenin eki

11 Anvar-al-Avlaki: Amerikalı-Yemenli imam ve vaiz. Üniversite eğitimini ABD de almıştı. El-Kaide ile bağlantısı olduğu iddia edilerek bir Amerikan İHA’sı (insansız hava aracı) tarafından öldürüldü. (1971-2011) (gazeteler)

12 Posse Comitatus Act: ABD’de federal hükümetin, federal askeri gücü, iç siyasi ortam için kullanma yetkisini sınırlamak amacıyla 1878 yılında kabul edilmiş bir yasa. (Posse Comitatus= silahlı müfreze)

***

***

“Vazgeçmiyoruz Ahparig”

20 Ocak 2020
Fotoğraf: Evrensel

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink öldürülüşünün 13. yıldönümünde, vurulduğu Agos Gazetesi’nin eski binası önünde anıldı.

Osmanbey’deki eski Agos Gazetesi binası önünde gerçekleşen anma töreninde bu yılın basın açıklamasını Hrant’ın Arkadaşları’ndan Şebnem Korur Fincancı yaptı. Korur Fincancı’nın konuşmasının tamamı şöyle:

“Sevgili dostlar, Ahparig Hrant’ın o kocaman güzelim ailesi, “bir çocuktan katil yaratan karanlık” diyebilen yüreğiyle sevgili Rakel Dink, sevgili Hrant’ın hak mücadelesini geleceğe taşıyan güzelim çocukları, arkadaşları, arkadaşlarımız,

Kötülüğe karşı duyulan nefret yüzünü çirkinleştirir insanın/Haksızlığa karşı bağırmak sesini kabalaştırır.”, demiş ya Brecht, bu geçen 13 koca yılda faili meşhurlarını bizlerden köşe bucak kaçıran o devlet erkine karşı bağırmak, haksızlıklara karşı bağırmak kabalaşmadan sayılır mı? Hak mücadelesinin kendisi, dayanışmasıyla ezilenlerin inceliği değil de, nedir? Yüzbinlerin İstanbul’dan sel gibi akıp “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” diye yükselen sesinde kabalık olabilir mi?

Hrant için, adalet için 13 yıldır mücadele eden arkadaşları nicedir hakikati bu topraklardan sürgün etmiş erke rağmen hakikatin değerini hatırlatıyor hepimize. Hakikat arayışı bitmiyor, bitmedi hiç. Cumartesi annelerini meydanlardan sürseler de, hakikati haykıranları hapsetseler de, insanlığa karşı suçlarla sindirmek için üzerimize gelseler de, hakikati haykırmaktan vazgeçmemişti ya Hrant, vazgeçmeyeceğiz öyleyse hiçbirimiz. Kötülüğe karşı nefret değil bizimkisi. Bitimsiz bir mücadele. Kötülüğün sıradanlığına kapılmasın insan, hakları için mücadele etsin, boyun eğmesin erke.

Bundan tam 13 yıl önce 18 Ocak gecesi o dönem Türkiye İnsan Hakları Vakfı başkanı olan canım abim Yavuz Önen ile akşam yemeğinde buluşmuşlardı. Hayallerimiz vardı. Bizler bir yandan enstitü hayalimizin ucundan, hak ihlallerinin etkili soruşturması, belgelenmesi için eğitici eğitimi yaparken, onlar da Travma ve İnsan Hakları Enstitüsü hayallerimizi paylaşmışlardı yemekte heyecanla. Sonra 19 Ocak 2007, saat 3’ü 5 geçe zaman durdu hepimiz için. Şaşkındık, birlikte kurulan hayallerin sıcaklığı hala yüreğimizde… O hayallerden hiç vazgeçmedik, adım adım ilerledik o günden bugüne.

Çünkü bu toprakların yarası hiç kapanmadı. Kapanması bir yana, her gün yeniden kanırtan bir devlet erki ile yaşamak zorunda kalıyoruz. Daha birkaç gün önce kayıplara karıştı Keldani bir çift, Süryani Mor Yakup Manastırı rahibi Aho’yu gözaltına aldılar. Kılıçtan geçirmek, çöllere sürmek yetmedi, her gün yeniden yaşasın o güvercin tedirginliğini Türkiyeli Ermeniler diye elinden geleni ardına koymadı devlet erki.

Yaşadıkları mahallelerin adı Bozkurt, caddesi Ergenekon, okulları Talat Paşa nam, soykırım Osmanlının ama iade-i itibar Türkiye Cumhuriyeti’nin oldu.

Birlikte yaşamayı, çok dilli, çok kültürlü olmayı başaramadığımız gibi yarattığımız kuraklıktan da utanmaz olduk. Sıra Kürtlere geldiğinde havan mermileri ile delik deşik ettikleri evlerin duvarlarına yazılama yaptı devletin memuru.

Biz yüzleşmedikçe, onarmadıkça yaralarımızı, her yeni güne yeni ötekilerle yaralarımız büyür, yenileri açılır oldu. Sözümüz var Hrant’a, yaralarımızı bilip de onarmak boynumuzun borcu. Yarın yüzleştiğimizde, küçük Eichmann’lar yalnızca emre itaat ettiklerinden dem vurup sıradanlaştırmaya çalıştığında kötülüğü, utanmak için geç değil, evet ama kötülüğü tanımalı ve sahiplerini bir bir ortaya koymalıyız. Hrant için, adalet için!

Sevgili Yıldırım Türker Bahçe’sinin köşesinden derlediği yazılarından ilkinde “Hayatı savunmak adına durmadan kötülüğü tartmak zamanla insanın ruhunu köreltebilir. Uzun süre karanlıkta kaldıktan sonra gözleri kamaşan adamın körleşmesi gibi.”, diyor ama, o karanlıkta kötülüğü seçebilmek Saramago’nun körler ülkesinde gören göz olmayı gerektiriyor. Görmek, göstermek hakikati… Buradayız, vazgeçmiyoruz Ahparig.”

“Hrant Dink kardeşliğin sembolüydü”

Anmada 1994’te öldürülen Ankara’da öldürülen avukat Yusuf Ekinci’nin oğlu Toplumsal Bellek Platformu’ndan avukat Sertaç Ekinci,  Türkiye’deki faile meçhullere dikkat çekti ve şunları söyledi:

“Hrant Dink’in alçakça aramızdan alındığı o lanetli günün 13. yılında, yine aynı yerde, her gördüğümüzde boğazımızın düğümlendiği kaldırımda bir aradayız. Hrant Dink, bu ülkenin en çok ihtiyacı olan kardeşliğin sembolüydü. Sanırım bizden alınışının en büyük nedeni de buydu. Çünkü, bu ülkenin karanlık kalplilerinin ağızlarından düşürmedikleri birlikten çok, bölünmüşlüğe ihtiyaçları var. Biliyorlar ki, ancak bu şekilde kendi atlarını rahatça oynatırlar. Türkiye halklarının, ezilenlerinin bir araya gelmesi, en büyük korkularıdır.

Oysa Hrant bize birbirimizi tekrar sevmeyi ve Anadolu’yu baştan öğretiyordu. Sivas’ın ücra köyünde oturan Türk köylüsünün yıllar sonra oraya geri giden ve orada ölerek gömülen Ermeni kadınının cenazesine sahip çıkmasını anlatarak, Ermeni sorununun başkalarının değil bu ülkenin sorunu olduğunu ve kendi doktorumuzun sadece kendimiz olduğunu anlatarak…

İşte bu yüzden tehlikeliydi ve ortadan kaldırılmalıydı. Tıpkı ondan önce gelen yüzlerce aydının öldürülmesi gibi. Musa Anter, Uğur Mumcu, İlhan Erdost ve Tahir Elçi ve nicesi böldükleri için değil, tam tersine bu ülkenin ezilenlerini bir araya getirdikleri için öldürüldüler. Affedilmez suçları buradadır. Ve tam da bu nedenle hiçbirisinin katilleri ve onları azmettirenler gerçek bir yargılamaya tabii olmadılar. Ülkenin yüz akı aydınları jet yargılamalarla ve fabrike edilmiş delillerle mahkûm edenler, öldürülen aydınların katillerinin yargılandığı dosyaları yıllarca uzattılar, delilleri kararttılar ve her türlü hukuki kuralı çiğnediler.

Bu yargılamaların son halkası olan babam Avukat Yusuf Ekinci’nin de aralarında bulunduğu bir dizi Kürt aydınının 90’lı yıllarda öldürülmesine ilişkin dava geçtiğimiz ay sonuçlandı. Cinayetlerin yalnızca devletin elinde bulunan silahlarla işlediği ispat edilmişken ve bu cinayetleri işleyen şahıslardan birinin açık itirafları ortadayken, davada yargılanan tüm sanıklar beraat etti. Bu, bizim için şaşırtıcı olmamalıdır.

Yıllarca bu ve bunun gibi cinayetlerin mağdurları adalet arayışlarını sonuçsuzca devam ettirdiler. Eğer gerçekten demokratik, hukukun egemen olduğu bir ülkede yaşıyor olsalardı belki çağrıları cevap bulurdu. Oysa artık bilmeliler, aradıkları adaleti hiçbir şekilde bulamayacaklar. Aradıkları sürece de bulamayacaklar.

Saygıdeğer dostlar, biz de bilmeliyiz. Eğer adalet arıyorsak bulamayacağız. Çünkü vermeyecekler. Adalet, Türkiye’nin tüm ezilenlerinin bir araya gelip, hukukun üstün olduğu bir ülke için mücadele etmediği sürece de tesis edilmeyecektir. Öyle sanıyorum ki Hrant Dink ve onun gibi yüzlercesinin bize bıraktığı son vasiyet budur. Kendisinin aziz hatırası karşısında saygı ile eğiliyor, hepinize saygılarımı sunuyorum.”

08:02 Eduardo Galeano: Kadınlar / Çeviren Süleyman Doğru / Sel Yayıncılık

“Kabilemizin hikâye anlatıcısı” benzersiz yazar Galeano’ nun yeryüzündeki harikulade konukluğundan bizlere kalan son eserinden her sabah bir hikâyeyi Açık Gazete’nin açılışında okuyarak güne başlamanın hepimize iyi geleceğini düşünüyoruz.

09:00 – 09:30 Pazartesi  Ali Bilge’yle Ekonomi Politik

ekonomipolitik20200120

Ekonomi Politik kayıt arşivi

09:50 – 10:00 İzel Rozental ile Haftanın Karikatürleri (Açık Gazete’de yeni köşe)

haftaninkatikaturleri20200120

Sevgili dostumuz çizer İzel Rozental dünyadan ve Türkiye’den seçtiği haftanın karikatürlerini radyoda anlatıyor.

facebook.com/izel.rozental

***

“Haftanın Karikatürleri” bu hafta spor ağırlıklı. Bazı tehlikeli sporların yanı sıra tenis, voleybol, kayak sporlarından da söz edeceğiz. “Haftanın Karikatürleri” pazartesi sabahları saat 9.40’tan sonra 94.9 AÇIK RADYO’nun “Açık Gazete” programında…

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi
***

Haftanın Karikatürleri: 20 Ocak 2020

21 Ocak 2020

Bu haftaki programda ele aldığımız karikatürler burada…

10:00 – 10:30 Kirli Çıkı / Utkan Çınar ve Gülşah Görücü Oldies

10:30 – 11:00 Kamusla Güreş (Yeni program) / Hazırlayanlar: Didem Gürzap ve Kerem Doğan

kamuslagures20200120

Kelimelerin, hayata dokunan anlamları, güncel ve geçmişe dayalı anlam ve çağrışımlarıyla tekrar ele alınacağı bir program.

zz8

Kamusla Güreş kayıt arşivi

Kamusla Güreş Twitter

Didem Gürzap Twitter

***

zz5

Alper Hasanoğlu ile karakterden ruha geçiş yapıyoruz: Beynin penceresinden ruha girdiğimizde karşımıza çıkan kavramlar  Didem Gürzap (@DGrzap) ve Kerem Doğan’la (@kdleme) #KamuslaGüreş (@kamuslagures) az sonra (10.30 – 11.00) Açık Radyo’da acikradyo.com.tr/stream/index.h

***

zz6

“Normal” diye tanımlanan insanların verdiği zarar ve gerçekleştirdiği şiddetin “deli” tanısı konandan çok daha fazla olduğu gerçeği… @AlperHasanoglu

***

zz7

Disiplinlerin, kültürlerin, öğrenilenin tanı koyma halinin gittiği yer; özgün, farklı, kendine has olmayı damgalama, değiştirme, yok etme… @AlperHasanoglu

***

zz8

Bir Personal Jesus daha… Cash’ten… youtu.be/qpYW3qng78E

***

zz9

zz10

Bir sözcük: AMİGDALA! Karakterimize sorumlu arar, ruhsal durumumuzun müsebbibinin peşine düşerken bildiğimiz doğrular/ bilmediğimiz doğrular… Şimdi, Açıkradyoda, Kamusla Güreş’te. @AlperHasanoglu

***

Bahsetmişiz 
Tweeti Alıntıla
kamuslagüreş
@kamuslagures
·
KARAKTER ve eş anlamlısı sözcüklerde etimolojik kazı sıklıkla;
zz11
kalıp,damga,mühür,mask,değişmez köklerine gidiyor. “7sinde neyse 70inde de o” olan mizaçta ise,temel üç özellik ve varyantları söz konusu: İçe dönük x dışa dönük Vurdumduymaz x kaygılı Pasif x agresif @AlperHasanoglu

***

zz12

Ruhun adı yok…

11:00 – 12:00 Bisiklet Zinciri (Yeni program) / Hazırlayan: Muzaffer Çorlu

Müzik programcımız Muzaffer Çorlu yıllar sonra heyecanlı bir dönüş yapıyor. Programda müzik, film ve bilim üst şemsiyesi altında besteciler, bilim insanları ve dahi siyasetçiler nöro-bilimdeki yeni gelişmelerle birlikte ele alınıyor.

Bisiklet Zinciri kayıt arşivi

12:00 – 13:00 Jazz Club (Yeni program) / Hazırlayan: Dağhan İş

Önceki dönemlerde dansın peşinde koşturan Dağhan İş bu yayın döneminde “İçinden caz geçenler”in peşine düşüyor.

12:55 – 13:05 Yerdeniz Öyküleri – Tehanu / Okuyan: Tolga Korkut

Amerikalı usta yazar Ursula LeGuin 22 Ocak 2018’de aramızdan ayrıldı. Yazarın Çiğdem Erkal çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan 6 kitaplık kült fantastik serisi Yerdeniz Büyücüsü’nün dördüncü kitabına bir süre önce başladık. Ne zaman biter, orası hâlâ meçhul.

13:00 – 14:00 Babil’den Sonra / Hazırlayan: Ercüment Gürçay

142acikradyo94.9babildensonraatahualpayupanqui112yasinda20.01.2020

babildensonre20200120

Dünyanın her yanından rüzgâra bırakılmış sesler bu yayın döneminde Pazartesi günleri saat 13.00’te.

zz6

facebook.com/ercumentgr

***

Atahualpa YupanquiNuevo CancionSouth AmericaArgentinaFolk Music

***

AÇIK RADYO (94.9) BABİL’DEN SONRA/ ATAHUALPA YUPANQUİ 112 YAŞINDA/… PROGRAM KAYDI

Adını son İnka İmparatoru Atahualpa’dan alan Arjantin folklörünün maestrosu, Yeni Türkü akımının babası, Arjantin Komünist Partisi üyesi, şarkıcı, gitarist, söz yazarı, besteci ve yazar ATAHUALPA YUPANQUİ 22 Ocak 1908’de Arjantin pampalarında, Pergamino’da dünyaya gelmiş ve 1992’de Fransa’da hayata veda etmişti.

Bugün 13.00’de onun 1936’da kaydettiği 45’lik plak kayıtlarından ve diğer albümlerinden seçtiğim şarkıları birlikte dinledik…

Programı kaçıranlar buradan dinleyebilirler:
https://archive.org/…/142acikradyo94.9babildensonraatahualp…

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi
14:00 – 14:30 Hamişden Sesler / Şenay Özden ve Özhan Önder / Suriye ve Suriyeliler hakkında sürgünden sesler

Hamişten Sesler kayıt arşivi

14:30 – 15:30 Opus 94 9 / Berna Uzunoğlu

Daha önceki dönemlerde her bölümünü dâhi bir besteciye ayrılan programda, 39. yayın döneminden itibaren her bölümünü bir müzik enstrümanına ayrılıyor.

15:30 – 16:30 Yolgeçen / Rahmi Öğdül ve Evrim Altuğ / Hayatî ve kitabî patikaların kesiştiği yol ağızlarında ayaküstü konuşmalar

yolgecen20200120

16:30 – 17:00 Hariçten Sanat (Yeni Program) / Gezegenden Kültür-Sanat Haberleri  / Hazırlayan: Çelenk Bafra

harictensanat20200120

acikradyo.com.tr/program/144512/kayit-arsivi/hariçten-sanat

Programda özellikle Türkiye’yi ilgilendiren ve/ya Türkiye’den katılımcılara yer veren uluslararası sanat gündeminden bir kesit sunulacak. Müzeler, bienaller ve sergilere özellikle odaklanarak geniş bir perspektifle sanat, mimarlık, tasarım ve müzecilik alanlarındaki yeni gelişmeleri, haberleri ve güncel tartışmaları incelenecek.

Hariçten Sanat kayıt arşivi

facebook.com/celenk.bafra

***
Pazartesi 16:30’da sanatçı Alpin Arda Bağcık ile Açık Radyo 94.9 #hariçtensanat programında #Berlin Zilberman Gallery de açılan kişisel sergisini ve Künstlerhaus Bethanien direktörü #christophtannert , fotoğraftaki küratör Lotte Laub ve benim yazılarımızla basılan yeni kataloğunu konuşuyoruz. Webten de dinleyebilirsiniz (14:30 CET 20.01.2020) www.acikradyo.com.tr #acikradyo #alpinardabagcik

17:00 – 18:00 Dünyanın Cazı / Duygu Argın, Sanat Deliorman, Başak Yavuz, Levent Öget ve Ceyhan Usanmaz

18:00 – 18:10 Gezegenin Geleceği / Uygar Özesmi / Ekoloji Günlüğü

gezegebningelecegi20200120

gezegeningelecegi20200120

facebook.com/uygar.ozesmi.page

Gezegenin Geleceği kayıt arşivi

***

Barcelona ‘iklim acil durumu’ ilan etti: 10 yıl içinde sera gazı emisyonları yüzde 50 oranında azaltılacak

20 Ocak 2020
Fotoğraf: İklim Haber

Barselona, 2030’a kadar sera gazı emisyonlarının yüzde 50 oranında azaltılması taahhüdünü içeren “iklim acil durumu” ilan etti.

Barselona, 2030’a kadar sera gazı emisyonlarının yüzde 50 oranında azaltılması taahhüdünü içeren “iklim acil durumu” ilan etti. Ayrıca Barselona halkının ısınan gezegene uyum sağlamasını kolaylaştıracak 100’den fazla önlem de taahhütte yer alıyor. Barselona Belediye Başkanı Ada Colau, kamuoyu bilinçlendirme kampanyasına eşlik eden bu yeni stratejinin, İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg’in “Bu bir tatbikat değil” sloganına dayandığını söyledi. Belediye Başkanı Colau, “Bunun retorik bir beyan olmasından öte, öncesinin ve sonrasının göz önünde bulundurulduğu bir önlemi içermesini istiyorduk” dedi. Yetkililer, bu hedeflere ulaşmak için kent sakinleri ile birlikte çok uluslu şirketlere, liman ve havaalanı gibi kentte kilit rol oynayan inşaatların operatörlerine kadar herkesin işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu da ekledi. Colau, gelecek nesillerin yararına adalet ve sürdürülebilirlik temelli yeni bir yeşil ekonomik modele doğru “yaklaşımlarda değişime” gidilmesi çağrısında bulundu.

“Nüfus artıyor ama su azalıyor”

Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz; Karşıyaka Belediyesi, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası ve Kent Konseyi tarafından düzenlenen “Atık Değerdir’ başlıklı sempozyuma konuk oldu. “İklim Değişikliğinin Kıyı Kentleri Üzerindeki Etkileri” başlıklı bir sunum yapan Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz, küresel iklim değişikliği aynı şekilde devam ettiği takdirde, dünyayı ve ülkemizi büyük tehlikelerin beklediğine dikkat çekti. Prof. Dr. Levent Kurnaz “Nüfus artıyor ama su azalıyor. 1933’te 15 milyon kişiydik. Şimdi 85 milyonuz. Su azaldı nüfus arttı. Kişi basına düşen su miktarı 6’da 1’e düştü. Kontrolsüz şekilde karbondioksit salıyoruz. 2020 – 2050 aralığında Ege’de ortalama yaz sıcaklığı her gün 35 derecenin üzerinde olacak ve 40’lara, 45’lere çıkacak. Böyle giderse bu yüzyılın sonunda ülkemizde yaklaşık ortalama 7 derecelik sıcaklık artışı yaşanacak ve yağışlar da %30 azalacak. Suyumuz bütün Akdeniz çevresinde güvenlik problemleri yaratacak seviyeye gelecek. Deniz seviyesi 1.8 ile 2 metre civarında yükselecek. Sel, erozyon riskinde büyük artışlar olacak. Bu gidişatı durdurmamız gerekiyor. Arabanın yerini bisikletin ve toplu taşımanın aldığı; giysiyi, telefonu, enerjiyi en verimli şekilde kullandığımız bir yaşama geçmek zorundayız. Hayatımızı, standartlarımızı değiştirmek durumundayız. Ne kadar çok tüketirsek, o kadar çok iklim değişikliğine neden oluruz. Hava kirliliğinin düzgün şekilde ölçülmesi ve takip edilmesini sağlamalıyız. Bu noktada da yerel yönetimlere önemli görevler düşüyor. Kentleri çeşitli önlemlerle felaketlere karşı ‘dirençli’ hale getirmeliyiz. Gelecekte ne olacağı aslında bugün bizim nasıl bir karar vereceğimize bağlı. Her birey mutlaka bu konuyla ilgilenmeli ve bilinçlenmeli. Bu şekilde devam edemeyeceğimizi anlamamız lazım” dedi.

Yazılım devindan karbon negatif sözü

Dünya yazılım devlerinden biri, 2030 yılında bütün tedarik zincirlerinde karbon negatif olacağını duyurarak bir ilke imza attı. Şirket ayrıca, kuruluş yılı olan 1975’ten bu yana neden olduğu doğrudan (üretim kaynaklı) ve dolaylı (elektrik sarfiyatı kaynaklı) tüm karbon emisyonlarını 2050 yılına kadar offsetleyeceğini de belirtti. Şirket CEO’su Satya Nadella da, şirketin karbon azaltımı ve karbon çekme teknolojilerinin geliştirilmesi adına 1 milyar dolarlık inovasyon fonu sağlayacağını açıkladı. Nadella, “Bilimsel fikir birliği oldukça net. Dünya, acil müdahale edilmesi gereken bir karbon kriziyle karşı karşıya. Emisyonları azaltamazsak ve sıcaklıklar da yükselmeye devam ederse, bilim bize sonuçlarının korkunç olacağını söylüyor. Şirketler adına da hepimiz adına da acilen eylem geçilmesi gereken bir çağdayız” dedi.

Almanya kömürden vazgeçiyor

Almanya’da Federal Hükümet ile eyaletler kömür enerjisinden vazgeçilmesini sağlayacak yol haritasında el sıkıştı. Hükümet sözcüsü Steffen Seibert, Başbakanlık Binası’nda yapılan toplantıda federal hükümet ve eyalet temsilcilerinin uzlaşma sağladığını duyurdu. AFP’nin haberine göre, varılan uzlaşma, Almanya’nın kömür enerjisini terk etmesinin planlanandan öne çekilebilmesini öngörüyor. Siyasetçiler ve uzmanlardan oluşan “Büyüme, Yapısal Değişim ve İstihdam” Komisyonu, Almanya’nın 2038’e kadar kömür enerjisini tamamen bırakması talebinde bulunmuştu. Uzlaşmaya göre, kömür enerjisi üretimine 2035’e kadar tamamen son verilip verilemeyeceği değerlendirilecek. Alman hükümetinin hazırladığı plan, termik santralların ve kömür madenlerinin kapatılması konusunda işletmecilerin sözleşmeyle bağlanmasını öngörüyor. Uzlaşmaya göre, Alman hükümeti kömür üretiminin durdurulması ve kömürle çalışan termik santralların kapatılmasından etkilenecek eyalet ve bölgelere 2038 yılına kadar toplam 40 milyar euro mali destek vermeyi de kabul etti. Maliye Bakanı Olaf Scholz‘un yaptığı açıklamaya göre, hükümet ayrıca termik santralları işletenlere de 4 milyar 350 milyon euro tazminat ödeyecek. Kömür enerjisinden vazgeçilmesine ilişkin yasa tasarısının hükümet tarafından Ocak ayı içinde kabul edilmesi bekleniyor.

18:10 – 20:00 Açık Dergi / İlksen Mavituna – Seçil Türkkan – Feryal Kabil / Hergün İstanbul’da Ne Var Ne Yok

Açık Dergi kayıt arşivi

Açık Dergi Pazartesi Murat ‘Mrt’ Şeçkin ile Kadıköy Postası

Kadıköy’deki kültür-sanat takviminin tutulduğu programda Tayfun Polat’ın Kadıköy’den göçüyle oyuncu değişikliğine gidildi. Yine bir Kadıköylü Murat ‘Mrt’ Seçkin aramıza katıldı.

Açık Dergi Pazartesi Ebedi Yokoluş / Forever Extinct / Virginia Patrone ve Çiğdem Fidan

ebediyokolusforeverexctinct20.01.2020amikgoluveyilanboyun

ebediyokolus20200120

Ebedi Yokoluş programında, insanlar yüzünden nesli tükenmiş ya da tehlike altında olan ve hiçbir şey değişmeden böyle giderse; kısa zamanda ebediyen yok olacak olan türler hakkında konuşuyoruz. Her hafta yokolan bir türün tarihine ve sesine kulak veriyoruz.

acikradyo.com.tr/program/ebedi-yokolus-forever-extinct

instagram.com/virginiapatrone/

instagram.com/ebedi_yokolus/

***

zz4

Bu akşam 1960lara kadar Türkiye’de de görülen yılanboyun kuşunun hikayesinden bahsedeceğiz. Bu dostumuz, Amik Gölü’nün kurutulmasıyla Türkiye’deki tek yaşam alanını kaybetti ve dolayısıyla bu topraklarda nesli tükendi.

Bu akşam 19.00’da Açık Radyo’da!

Çizim: @virginiapatrone
#ForeverExtinct #EbediYokoluş #Racingextinction #AçıkRadyo #AçıkDergi #anhingarufa

***

Yılanboyun kuşu: Yaşam alanları yok edildiği için Türkiye’de nesli tükendi

21 Ocak 2020
Çizim: instagram.com/virginiapatrone

Türkiye’de soyu tükenen bu dostumuzun bu topraklarda en son 1962 yılında görüldüğüne dair bir kayıt bulunuyor.

V: Ebedi Yokoluş / Forever Extinct programına hoş geldiniz.

Ç: Merhaba.

V: Bugünkü programa iki haberle başlamak istiyoruz.

Ç: İlki mutlu ve iham verici bir haber: Conservation Optimisim adı altında gelişen bir oluşumla ilgili. Kendilerini şöyle tarif ediyorlar:

V: “Conservation Optimism is a global community dedicated to sharing stories and resources to empower people from all backgrounds to make a positive impact for wildlife and nature.”

Ç: “Conservation Optimism, yaban hayatı ve doğa konusunda olumlu bir etki yaratabilmek amacıyla farklı geçmişlerden gelen insanlara imkân sağlayabilmek adına, kendini, çeşitli hikayeleri ve kaynakları paylaşmaya adamış küresel bir topluluk.”

Ç: Ebedi Yokoluş’ta yalnızca nesli tehlike altında olan ya da tamamen tükenmiş olan canlıların hikayelerini anlatmakla kalmayıp fırsat oldukça bu konuyla bağlantılı olduğunu düşündüğümüz ve medyada gözümüze çarpan haberleri paylaşmaya çalışıyoruz.

V: Çoğu zaman, bu haberler pek iyi olmuyor maalesef.

Ç: Oysa Conservation Optimism’in sevindirici bir tarafı var çünkü nesilleri tükenen canlıları korumak için, çevreyi ve ekosistemi yani kısacası yaşamı korumak için çabalayan insanların var olduğunu bize hatırlatıyorlar.

V: Dilerseniz siz de Conservation Optimisim’i Instagram ve Twitter’dan takip edebilir, conservationoptimism.org internet sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Ç: İkinci haberimizle birlikte, bugün bahsedeceğimiz dostumuzun hikayesine bir giriş yapacağız. Bahsedeceklerimiz çok da uzak geçmişte olmuş şeyler değil ama geçmişte alınan kararların etkilerinin bugüne kadar uzandığını görmek mümkün.

Aralık 2007’de Hatay havaalanı açıldı: havaalanı, kurutulan Amik Gölü’nün en derin noktası üzerinde inşa edilmişti. “The Future of Ecocriticism: New Horizons” adlı kitaba göre, gölün kurutulması kararı, Amik ovasının veriminin kaybolması, yerel biyoçeşitliliğin ortadan kalkması ve sonuç olarak buna bağlı olan yerel gelir kaynaklarının da tükenmesi gibi pek çok yıkıcı etkiye sahip trajik bir karardı. Gölün kurutulması bugün bahsedeceğimiz canlının, Türkçede yılanboyun diye anılan kuşun neslinin yerelde tükenmesine neden oldu.

Bu dostumuz Anhingidae yani yılanboyungiller ailesinin bir ferdi. Bu aile karabatakları andırsa da uzun boyun omurları nedeniyle yılansı boyunları ve ok gibi sivri gagalarıyla onlardan ayrılıyor.

V: İşte, dostumuz, bu ailenin dört türünden biri olan, yılanboyun ya da kaz karabatağı, bilimsel adıyla Anhinga rufa.

Ç: Dünyada Amerika, Afrika, Hindistan, Avustralya ve Yeni Gine’de görülen yılanboyunlar, 1960lara kadar Türkiye’de de görülüyorlardı.

Yılanboyunun yaşam alanlarını tropik ve yarı tropik denizler, göller, havuzlar, lagünler, rezervuarlar, yavaş akan nehirler, akarsu ve bataklıklar gibi sulak alanlar oluşturuyor. Bu dostumuz dinlenmek için sudan çıkan veya suya inen dalları, yüzen kütükleri veya bunlara benzer yerleri tercih ediyor. Sudan çıktığında kanatlarını açarak tüylerini kurutuyor. Çok derinlere dalamasa bile, başarılı bir yüzücü. Zaten bu sayede de balık, yengeç, kabuklu ve diğer su canlıları ile besleniyor.

Erkekler, çoğunlukla beyaz şeritli parlak siyah, ama dişiler ve genç bireyler daha kahverengiye çalıyor. Gaga ve gözler sarı.

V: Boyu 80 ila 97 cm arasında değişebiliyor, ağırlığı ise 1050 ila 1350 gram arasında değişiyor. Yabanda ortalama 16 yıl ömürleri var.

Ç: Balıkla beslenen çoğu kuş gibi, boynu oldukça uzun olmasına rağmen; onu diğer su kuşlarından ayıran özelliği tüylerinin yağ içermeyişi. Dalma yeteneği çok gelişmemiş olduğu ve tüyleri yağ içermediği için sudan çıktıklarında uçmadan önce kanatlarını açarak kurutmaları gerekiyor.

Yılanboyunların Türkiye’deki varlığına dair ilk kayıtlar 1882’de doğacı Henry Baker Tristram ve 1883’te ise arkeolog ve antropolog Ernest Chantre tarafından yayımlanan makaleler. 1910’da zoolog Israel Aharoni’nin 20 civarında örneği Avrupa müzeleri için Amik’ten topladığı biliniyor. Kuş gözlemcisi Richard Meinertzhagen’e göre 1933’te Amik’te yuvalamış 55 çift yaşıyordu.

Amik Gölü, anofol sivrisineğinin neden olduğu sıtma hastalığı ile mücadele etmek, Amik ovasındaki tarım arazilerini taşkınlardan korumak ve tarım arazisi kazanmak nedenleriyle 1950’lilerden itibaren kurutulmaya başlanmıştı. Kurutma, bölgenin sulak alan kültürel ekolojisinde değişimlere yol açtı.

Oysa, Amik Gölü’nün de içinde yer aldığı Amik Ovası, Anadolu’nun en eski yerleşim merkezlerinden birini oluşturuyordu. Amik Gölü ve yakın çevresi, uygun iklim koşulları, sulak alan ekosistemi ve verimli topraklar nedeniyle Paleolitik dönemden bu yana kesintisiz yerleşmeye sahne olmuştu.

1950’lerde başlayan ve 1974’te tamamlanan bu süreç gölün tamamen kurumasına ve dolayısıyla yılanboyunların en kuzeydeki yuvalarının yok olmasına neden oldu. Türkiye’de soyu tükenen bu dostumuzun bu topraklarda en son 1962 yılında görüldüğüne dair bir kayıt bulunuyor.

İşte Türkiye’de nesli tükenen yılanboyunun sesi şöyle:

https://www.xeno-canto.org/species/Anhinga-rufa

V: Programlarımızda canlıların nesillerinin tükenme nedenlerini ele alıyoruz. Örneğin; yaşam alanlarının değişmesi, dolayısıyla yiyecek bulma sıkıntısı, tarımda kullanılan böcek ve ot ilaçları, kirlilik, kaçak avlanma gibi gibi. Yine sık sık bugün canlıların nesillerinin tükenme nedenlerinin çoğunun insan eliyle gerçekleştiğini dile getiriyoruz.

Ç: Bu noktada şunun altını yeniden çizmekte yarar olduğunu düşünüyoruz: Bütün bu nedenlerin temelini, yalnızca politik ve ekonomik bakış açısıyla verilen kararlar oluşturuyor. Amik Gölü’ne olan da bunun trajik örneklerinden biri. O günkü politikalar sonucu, iktidar sahipleri, gölü kurutma kararı verdi ve daha sonra da oraya bir havaalanı yapma kararı verildi; üstelik bunların sonuçlarının ne olacağını umursamadılar bile.

V: Sonuçta Türkiye’deki tek yaşam alanı Amik Gölü olan yılanboyunun nesli burada tükendi.

Ç: TEMA Vakfı’nın Amik Gölü üzerine yapılan havaalanıyla ilgili açıklamanın son cümleleriyle programı kapatıyoruz: Ekosistemlere, doğadaki dengelere ve döngülere karışılmaması gerektiğini her fırsatta tekrarlıyoruz. Doğa en iyisini bilir ve ileri teknoloji kullanılsa bile doğayla uyumlu olmayan proje, kötü bir projedir. Amik Gölü’nün kurutulması da üzerine havaalanı yapılması da her açıdan kötü ve yanlış projeler olduğunu çoktan kanıtladı. Yaşanan ekolojik, ekonomik ve toplumsal kayıplar ülkemizin zarar hanesine yazıldı.
Artık yapılması gereken, bu yanlışlardan ders çıkarmak ve hatadan dönerek ekolojik restorasyonu sağlamanın yollarını aramaktır.
Türkiye, doğayla uyumlu, akılcı ve ekoloji merkezli politikalara zaman kaybetmeden geçmelidir.”

 

V: Dinlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz.

Programın illüstrasyonlarını sosyal medyada paylaşacağız. Bize Instagram ve Facebook’tan ulaşabilirsiniz.

V: Bugünkü şarkımız Nada’dan Ma Che Freddo Fa.

V: Ben Virginia Elena Patrone,

Ç: Ben Çiğdem Fidan.

V&Ç: Gezegendeki her şey! Çok güzelsiniz ve sizi seviyoruz!

 

Kaynaklar:

Playlist:

Şarkıcı / Yorumcu Parça Adı Albüm Adı Süre
Nada
Ma Che Freddo Fa
Noi Non Cresceremo Mai
03:00

Açık Dergi Pazartesi  Haftanın Albümü

20:00 – 21:00 Bir Baba Indie Lokal / Tuğçe Yapıcı ve Cihad Satıroğlu

Son albümü Dem i Oz sonrasında Gökhan Kırdar

Yerli sahneden yeni yayınlanan müzikler, konuklar ve canlı performanslar Bir Baba Indie Lokal’de.

facebook.com/birbabaindie/

birbabaindie.com/

twitter.com/birbabaindie

instagram.com/birbabaindie/?hl=tr

***

zz4

Bir Baba Indie Lokal programının 20 Ocak Pazartesi günkü konuğu, son albümü Dem i Oz sonrasında Gökhan Kırdar oldu.

Tuğçe Yapıcı ve Cihad Satıroğlu tarafından hazırlanıp sunulan, yerli sahneden sesler sunan Bir Baba Indie Lokal her pazartesi saat 20:00 – 21:00 arasında 94.9 Açık Radyo’da yayınlanır.

Programın videosuna ise aşağıdan ulaşabilirsiniz.

www.birbabaindie.com

21:00 – 22:00 Vertigo / Hilmi Tezgör ve Osman Öztürk / Savrulan şarkılar

vertigo500.blogspot.com/

22:00 – 23:00 Ahtapotun Bahçesi / Cem Sorguç / Alter-latif müzik

ahtapotunbahcesi.blogspot.com/

twitter.com/ahhtapot

***

zz15

23:00 – 24:00 Ay Palas / Tolga Yağlı / Bağımsız müzik

aypalas20200120

aypalas.blogspot.com/

***

01. Joy Division – The Eternal / Closer
02. Carla dal Forno – Took A Long Time / Look Up Sharp
03. Julianna Barwick – Morning / Circumstance Synthesis
04. Mike Cooper – Mele Manu & Ho’okani Pila / Rayon Hula
05. Tunes Of Negation – The World Is A Stage/Reach The Endless Sea / Reach The Endless Sea
06. Daniel Lopatin – The Ballad of Howie Bling / Uncut Gems
07. Joy Division – Decades / Closer

24:00 – 01:00 Erguvani İstimbot / Cüneyt Cebenoyan

Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz dostumuz, programcımız Cüneyt Cebenoyan’ın ardından, kendisinin 2014 yılında hazırladığı ve her bölümde bir filmi konuklarıyla birlikte ele aldığı Erguvani İstimbot programını bu yayın döneminde tekrar yayınlıyoruz.

‘Bir film, pir film’ şiarıyla yola çıkan programda Cüneyt Cebenoyan, her bölümde bir filmi  konuklarıyla ele alacak.