Açık Radyo’yu online dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Radyo Garden üzerinden Açık Radyo’yu dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Açık Radyo’nun yenilenmiş sitesi üzerinden radyoyu dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi Programları ve Podcast Arşivleri içinTIKLAYINIZ

Açık Radyo resmi web sitesi: acikradyo.com

Açık Radyo resmi twitter sayfası 

Açık Radyo’yu internet üzerinden ve mobil cihazlarından dinlemek isteyenler için faydalı bilgiler

Açık Radyo Arşivi için TIKLAYINIZ

Açık Radyo program    blogları için TIKLAYINIZ

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi: 4 Kasım 2019 – 20 Mayıs 2020 akışı için Tıklayınız Günlük / Tıklayınız Haftalık

————————————————————————————

06:00 – 06:55 DemocracyNow!

democracynow.org/shows/2020/3/27

07: 00 – 07:20 Tehlikeli Oyunlar (Yeniden) / Yazan: Oğuz Atay / İletişim Yayınları / Okuyan: Tilbe Saran

Usta yazar Oğuz Atay’ı ölümünün 40. yılında, “Tehlikeli Oyunlar” romanının okumasının tekrarı ile anıyoruz.

07:30 – 07:50 Sabahlık / Didem Gençtürk ve Emre Aydoğdu

sabahlik.tumblr.com/

08:00 – 10:00 Açık Gazete / Ömer Madra, Özdeş Özbay, Robılınd Tayyar

acikgazete30.03.2020

Açık Gazete Spotify Kanalı

Açık Gazete kayıt arşivi

Günün Sözü

“Hükümetler, siyasi mahkumlar veya eleştirel ve muhalif görüşlerini dile getirdiği için cezaevlerinde olanlar da dahil olmak üzere yeterli yasal dayanak olmadan tutuklananları serbest bırakmalıdır.”
-+-+-+-+-+-+-+-+-
BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet’in Covid-19 salgını sırasında kalabalık cezaevlerinde sosyal mesafenin korunmasının imkansız olduğunu ifade ettiği konuşmasından. (T24)

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi

***

***

“Sağlık krizi bizleri iklim değişikliğine hazırlanmaya sevk ediyor”

29 Mart 2020

“Yıllardır ilk defa, evlerine tıkılı kalmış bir milyar insan, şu unutulmuş lüksü keşfetti: kendilerini sık sık, gereksiz yere oraya buraya çeken şeyi düşünme ve onu fark etme zamanı. Bu uzun, acı verici ve beklenmedik perhize saygı duyalım.”

(Le Monde‘da yayımlanan Fransızcasından ve Critical Inquiry‘de yayımlanan İngilizcesinden Öznur Karakaş’ın çevirdiği Bruno Latour’un bu yazısı Terrabayt’ın internet sitesinden alınmıştır.)

Genel bir kapatılmaya Paskalya perhizi döneminin beklenmedik bir biçimde tesadüf etmesini, dayanışma icabı hiçbir şey yapmaması ve savaş cephesinden uzak durması istenenler epey hoş karşıladı. Bu zaruri perhiz, bu seküler ve cumhuriyetçi Ramazan, neyin önemli, neyin gülünç olduğu üzerine düşünmeleri için iyi bir fırsat olabilir.

Virüsün müdahalesi adeta bir sonraki krize prova işlevi görebilir: o noktada, yaşam koşullarının yeniden düzenlenmesi ve itinayla üstesinden gelmeyi öğrenmemiz gerekecek gündelik varoluşun bütün ayrıntıları, hepimizin karşısına bir güçlük olarak çıkacak. Diğer pek çok kişi gibi ben de bu sağlık krizinin, bizleri iklim değişikliğine hazırladığı, bizleri ona karşı hazırlanmaya sevk ettiği ve yönlendirdiği hipotezini öne sürüyorum. Bu hipotezin hala teste tabi tutulması gerekiyor.

İki krizin birbiri ardı sıra yaşanmasını sağlayan şey, ani ve acı verici bir biçimde, -salt insanlardan ibaret- klasik toplum tanımının anlamsız olduğunun farkına varılmasıdır. Toplum hali, her an, çoğu insan biçimine sahip olmayan pek çok aktör arasında iştirake bağlıdır. Pastör’den beri bildiğimiz üzere, bu mikroplar için böyledir; ancak internet, hukuk, hastane organizasyonu, devlet lojistiği, ve dahi iklim söz konusu olduğunda da durum budur. Elbette, virüse karşı “savaş hali”nin etrafında koparılan onca gürültüye rağmen, bu durum zincirin sadece bir halkasıdır, maske veya test stoklarının idaresi, mülkiyet haklarının düzenlenmesi, yurttaşların alışkanlıkları, dayanışma jestleri de bulaşıcı ajanın virülans derecesini tanımlarken bir o kadar önemlidir. Bağlantılarından biri olduğu ağın tamamı göz önüne alındığında, aynı virüs Tayvan’da, Singapur’da, New York’ta veya Paris’te aynı şekilde davranmaz. Pandemi, geçmiş kıtlıklardan veya mevcut iklim krizinden daha “doğal” bir olgu değildir. Toplum, uzun zamandır, toplumsal sahanın dar kısıtlamalarının ötesine geçmiştir.

Bunu ifade ettikten sonra, bu benzerliği daha ileri taşıyabilir miyim emin değilim. Ne de olsa, sağlık krizleri yeni değil, ani ve radikal devlet müdahalesi ise şimdiye kadar belli ki çok yaratıcı olmadı. Bunu görmek için, Başkan Macron’un şimdiye kadar acınası derecede yoksun olduğu o devlet başkanı figürünü üstlenme hevesine bakmak yeterli. Terör saldırılarından evla -ki bunlar ne de olsa sadece polis işidir- pandemiler, liderlerde ve muktedirlerde izahtan vareste bir tür “koruma” hissi uyandırır – “sizi korumak zorundayız”, “bizi korumak zorundasınız”- bu da devlet otoritesini yeniden güçlendirir ve aksi takdirde ayaklanmalarla karşılanacak olanı talep etmesine izin verir.

Ancak bu devlet, yirmi birinci yüzyılın ve ekolojik değişimin devleti değil, on dokuzuncu yüzyılın, bio-iktidar tabir edilen devletidir. Merhum Alain Desrosieres’in diliyle, layığıyla istatistik diye adlandırılan şeyin devletidir bu: yukarıdan görüldüğü haliyle bölgesel bir şebeke üzerinde uzmanların iktidarıyla yönlendirilen bir nüfus idaresi[1]. İşte bugün yeniden uyandırıldığını gördüğümüz şey tam da bu. Tek fark, bir ulustan diğerine kopyalanması, ta ki dünya çapında hakim olana kadar. Mevcut durumun orijinal tarafı, bana kalırsa, dışarıda sadece polis kuvvetlerinin uzantısı ve ambülans sesleri varken evde hapis kalarak, kolektif olarak, doğrudan Michel Foucault dersinden çıkmış gibi görünen biyoiktidar figürünün karikatürize bir biçimini oynamamız. Diğerleri evlerine çekilebilsin diye her halükarda çalışmaya zorlanan pek çok görünmez işçi– ki tanımları gereği kendilerine ait bir evde tecrit edilmeleri imkansız göçmenleri saymıyorum bile- bu resmi bozsa da. Ancak bu karikatür, tam da artık bizlerin olmayan bir zamanın karikatürüdür.

“Seni yaşamdan ve ölümden koruyorum” diyebilen bir devletle – ki bu, izini sadece bilim insanlarının takip edebildiği, etkileri ancak istatistikler toplayarak anlaşılabilen viral bir enfeksiyondan koruyorum demektir- “seni yaşamdan ve ölümden koruyorum çünkü bağlı olduğun bütün bir halkın yaşayabilme koşullarını ben idame ediyorum” diyen bir devlet arasında dağlar kadar fark vardır.

Açık ki böyle bir devlet yoktur, belki bunun için şanslı bile sayılırız. Daha da endişe verici olansa, böylesi bir devletin bir krizden diğerine atacağı hamlelere nasıl hazırlanabileceğini görmememiz. Sağlık krizinde, idare, o pek klasik eğitimci rolünü üstlenir ve yetkisi eski ulusal sınırlara mükemmelen tekabül eder- aniden Avrupa sınırlarına dönmenin arkaikliği, bunun acı verici kanıtıdır. Ekolojik mutasyon durumunda ise, bu ilişki tersine döner: küreselleşmiş üretimden kaçmaya çalışırken halkların çok farklı şekillerde hangi bölgelerde hayatta kalmaya çalışacağını, çokbiçimli halklardan, çoklu ölçekte öğrenmesi gereken bizzat idaredir. Bu durumda, yukarıdan önlemler dikte etmeye hiçbir şekilde muktedir olmayacaktır. Sağlık krizinde, ellerini yıkamak ve ilk okulda olduğu gibi dirseğine öksürmek gibi şeyleri yeniden öğrenmesi gereken tek tek cesur kişilerken, ekolojik mutasyon durumunda, kendini öğrenci konumunda bulan devletin ta kendisidir.

Bunu bir düşünün. Diyelim Başkan Macron kalktı, Churchill edasıyla, gaz ve petrol rezervlerini yerde bırakmayı, tarım ilaçlarının ticaretini durduracağını, derin çift sürmeyi kaldıracağını, ve muazzam bir cüretle, bar bahçelerine ısıtıcı konulmasını yasaklayacağını öne süren bir önlem paketi ilan etti. Sarı Yelekliler isyanını tetikleyen gaz vergisi ise, böylesi bir beyanın ardından ülkeyi yakıp yıkacak olan isyanı varın siz düşünün. Yine de, Fransızları kendi iyilikleri için ölümden koruma talebi, ekolojik krizde, sağlık krizinden çok daha meşrudur çünkü iklim krizi, bir süreliğine değil sonsuza dek, kelimesi kelimesine herkesi etkiler, sadece birkaç bin kişiyi değil.

Ancak “virüse karşı savaş” söyleminin bunca geçersiz olmasının başka bir nedeni daha var: sağlık krizinde, insanların bir bütün olarak virüslere karşı “savaştıkları” doğru olabilir – her ne kadar virüslerin umurunda olmasak da, hiç öyle bir niyetleri olmadan boğazdan boğaza geçip bizleri öldürerek yollarına gitseler de. Ekolojik mutasyon durumunda işler trajik bir biçimde tersine döner: bu defa, ağır virülansı [öldürücülüğü] gezegenin bütün sakinlerinin yaşam koşullarını değiştiren patojen, virüs falan değil insanlığın ta kendisidir! Ancak bütün insanlar değildir söz konusu olan, sadece bize karşı savaş ilan etmeden bizlere savaş açanlardır bu bahsi geçen insanlık. Ulus devlet bu savaşa tamamen hazırlıksızdır, ona dönük hiçbir düzenlemesi, tasarımı yoktur çünkü bu savaşta cepheler çoktur ve hepimizi etkiler. İşte bu yüzden virüse karşı “genel seferberlik” hiçbir şekilde bir sonraki krize hazır olacağımızı göstermez. Tek ordu değildir ufkunda hep yeni bir savaş olan.

Ancak, son olarak, kim bilir; ister seküler ister cumhuriyetçi olsun Paskalya zamanı muazzam dönüşümlere sebebiyet verebilir. Yıllardır ilk defa, evlerine tıkılı kalmış bir milyar insan, şu unutulmuş lüksü keşfetti: kendilerini sık sık, gereksiz yere oraya buraya çeken şeyi düşünme ve onu fark etme zamanı. Bu uzun, acı verici ve beklenmedik perhize saygı duyalım.

 

——————————————————————

[1] Alain Desrosières, The Politics of Large Numbers: A History of Statistical Reasoning,  trans. Camille Naish (Cambridge, Mass., 2002).

Pangolinler

***

Adı koronavirüsle anılan pangolinler: Yasadışı ticareti en çok yapılan yabani memeli

17 Haziran 2019
Açık Radyo / Virginia Patrone

Virginia Patrone ve Çiğdem Fidan Pazartesi akşamları 19:00’da Açık Dergi içinde yayınlanan Ebedi Yokoluş/Forever Extinct’in 6. bölümünde, 2013’ten bu yana yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bir türe bakıyor: Pangolinler

V: Ebedi Yokoluş / Forever Extinct programına hoş geldiniz.

Ç: Merhaba.

V: Bu haftaki dostumuz, kiremit gibi dizilmiş pullarla kaplı / vücuduyla / kozalahı andıran / sevimli bir canlı: Pangolin.

Ç: Görünüşleriyle ve sevimlilikleriyle, bu dünyanın binbir çeşit canlıya ev sahipliği yaptığını hatırlatıyorlar bize ve hayal gücümüzün sınırlarını zorluyorlar.

Genelde sürüngen oldukları sanılsa da aslında memeliler. 2013’ten beri Dünya Doğayı ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği’nin kırmızı listesinde, nesli tehlike altındaki türler arasında yer alıyorlar.

Tehlike anında bu dostumuz tostoparlak oluverirler. Zaten adları da Malay dilinde “kıvrılan, tortop olan” anlamına gelen “pengguling” kelimesinden türemiştir. Gözleri pek iyi görmez, kulakları iyi duymaz ama koku alma yetileri çok gelişmiştir. Böcekçil olan bu sevimli hayvanların dişleri yoktur, dolayısıyla çiğneyemezler, ama upuzun ve yapışkan bir salgıyla kaplı dilleriyle karınca ve termitleri afiyetle yerler.

V: Dilleri, vücutlarından bile uzundur!

Ç: Ayrıca güçlü tırnaklarıyla karınca yuvalarını rahatlıkla kazabilirler. Karınca ve termitlerin bünyelerinde bulunan asitler pangolinlere zarar vermez, çünkü midelerinin kalın kaslı bir çeperi vardır.

Dostumuz pangolinler gececil hayvanlardır. Gündüzleri, kimi türler mağaralarda ve kazdıkları çukurlarda, kimi türler de ağaçlarda saklanırlar.

V: Anne pangolin, yavrusunu üstünde taşır.

V: Gezegenimizde sekiz tür pangolin bulunuyor ve bu türlerden dördü Afrika’da dördü Asya’da yaşıyor.

Ç: Asya’da bulunan dört türden biri de Manis pentadactyla, yani Çin pangolini. Bu pangolin türü, Kuzey Hindistan, Nepal, Butan, Bangladeş, Myanmar, kuzey Çinhindi, Tayvan ve Güney Çin’de yaşıyor. Dünya Doğayı ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği’ne göre tehlike altında olan tür bu tür, bu da tehlike altındaki türler altında.

BBC’den Helen Briggs’in haberine göre pangolinler en çok yasadışı ticareti yapılan yabani memeliler. Çin başta olmak üzere, Doğu Asya’da çeşitli şekillerde rağbet görüyorlar. Mesela etlerinin lezzetli olduğu düşünülüyor ve özellikle fetüslerinden bir çeşit çorba yapılıyor.

V: Ayrıca pangolinler pulları için yoğun olarak avlanıyorlar. Pangolinin pullarını oluşturan keratin, bizim saç ve tırnağımızda da bulunan yapısal bir protein.

Ç: Bununla beraber, yapılan birçok araştırma bu keratinin insan üstünde iyileştirici herhangi bir etkisi bulunmadığını gösterdiği halde, geleneksel Çin tıbbında pangolin pullarının şişlikleri yok ettiği, kan dolaşımını hızlandırdığı, emzirenlerin sütünü artırdığı düşünülüyor. Hatta bilinçli olarak, kansere çare olduğuna dair söylentiler de yayılıyor. İşte bu nedenlerle yalnızca 2011’de 40 ila 60 bin pangolinin öldürüldüğü tahmin ediliyor!

Bu hayvanlar kendilerini korumak için top haline geldikleri anda yakalanıp poşetlere koyuluyor ve vakumlanarak öldürülüyorlar. Uzmanlar sırf bir kilogram pul için üç ya da dört hayvanın öldürüldüğünü belirtiyor. Çin’de bir kilogram pangolin pulu karaborsada yaklaşık 700 dolara alıcı buluyor.

Aslına bakarsanız pangolinler, “Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme” (CITES) gibi uluslararası sözleşmelerle ve yerel yasalarla koruma altındalar. Sözgelimi Çin’de pangolin yakalamak yasak. Ayrıca kanunen yalnızca satıcılara değil, pangolin eti sipariş eden son tüketicilere de hapis cezası var. Yine de bu kanun ve yaptırımlar yeterli değil demek ki kaçak avcılık maalesef devam ediyor. Ve bu da masalsı dostlarımızın neslinin tükenmesine yol açıyor.

Dünya Doğayı ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği’ne göre dünya üzerindeki pangolin popülasyonu tam olarak bilinmiyorsa da, sekiz türün de popülasyonunun hızla azaldığı vurgulanıyor. Uzmanlar son 30 yılda bu oranın %50’leri bulduğunu ifade ediyor.

Bu olağanüstü yaratıklar tabii ki çizgi film dünyasında karakterlere de ilham vermişler: Örneğin Sandslash ve Sandshrew pangolinlerden esinlenerek yaratılmış iki Pokemon karakteri.

Yok olmalarına dikkat çekmek amacıyla da Şubat ayının 3. cumartesisi, pangolinlerin nüfusundaki azalmaya dikkat çekmek amacıyla, Dünya Pangolin Günü olarak kutlanıyor.

V: Bu konuyla ilgili olarak Facebook’ta “World Pangolin Day” sayfasına göz atabilirsiniz. Ayrıca pangolinlerle ilgili daha ayrıntılı bilgi için www.pangolins.org adresini ziyaret edebilirsiniz.

The Guardian’dan Damian Carrington’ın makalesinde bahsettiği gibi, insanlık yeryüzündeki canlıların sadece %0,01’ini oluşturmasına karşın, medeniyetimiz (!) yabani memelilerin %83’ünü yok etti ve etmeye de devam ediyor. Pangolinlerin neslinin tükenmesinin nedeni her şeyden önce açgözlülüğümüz ve boş inançlarımız. Başka türlerin yok edilmesine sebep olan açgözlülüğümüzü ve boş inançlarımızı gözden geçirmemizin zamanı geldi de geçiyor bile.

 

V: Kapatmadan önce, yorumları için Özge Çelik’e, Açık Radyo’ya ve dinlediğiniz için size teşekkür ediyoruz.

Programın illüstrasyonlarını sosyal medyada paylaşacağız. Bize Instagram ve Facebook’tan ve ebediyokolus@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.

 

V: Bu şarkımızı Pangolin dostumuza,

Ç: Ve açgözlülüğümüz yüzünden katledilen diğer canlı dostlarımıza adıyoruz.

Serena Fisseau söylüyor, La Tendresse.

“On peut vivre sans richesse / Servetimiz olmadan da yaşayabiliriz

Presque sans le sou / Hatta neredeyse beş parasız

Des seigneurs et des princesses / Lordlar ve prensesler olmadan

Y’en a plus beaucoup / Ve daha neler neler

Mais vivre sans tendresse / Ama şefkat olmadan

On ne le pourrait pas / Yok olmaz yapamayız

Non, non, non, non / Yok yok yok yok”

 

V: Ben Virginia Elena Patrone,

Ç: Ben Çiğdem Fidan.

V&Ç: Gezegendeki her şey! Çok güzelsiniz ve sizi seviyoruz!

 

Kaynaklar:

 

Playlist:

Şarkıcı / Yorumcu Parça Adı Albüm Adı Süre
Serena Fisseau
La Tendresse
So Quiet
3:34

***

***

Bazen devran öyle döner ki, hiç akla gelmeyen, hesapta olmayan bir zamanda, hiç umulmadık gelişmeler yaşanır

30 Mart 2020

Bu virüs ve getirdiği yıkım sonrasında bildiğimiz, alıştığımız dünya pek kalmayacak gibi…

(Soli Özel’in bu yazısı T24 internet gazetesinden alınmıştır.)

Bugünler geçtiğinde ve muhasebesi yapıldığında insan içine çıkamaması gerekenlerin sayısının çok yüksek olması beklenir. Gerçi burası Murathan Mungan’ın her şey olunup rezil olunamayacağını söylediği bir memlekettir. Sorumluların asla sorumluluklarını kabul etmedikleri, kimsenin hiçbir zaman hiçbir konuda hesap vermediği ve zaten kimsenin de hele kendi kampından saydıklarından bir hesap sorma derdinin olmadığı bir yerdir. Aslında neredeyse hiçbir inancın, duruşun, değerin sahici olmadığı, olamadığı bir yer.

Yani burada dünyayı kasıp kavuran bir salgına karşı kelle-paça önerenlerin, genetik yapının koruyucu olduğunu söyleyenlerin, mesnetsiz sallayanların, onları televizyonlara çıkaranların, o televizyonlara çıkanlar hadlerini aştıklarında onları durdurmayanların, aşı bulunursa bunun zürriyete tehdit oluşturacağını söyleyenlerin, gelmekte olan büyük felaketin engellenmemesinde sorumluluğu olanların bir sonraki dönemde hala ortalarda muteber kişiler olarak dolaşamayacaklarının bir garantisi yoktur.

Sahip oldukları para ya da imtiyazlı ilişkiler nedeniyle büyük trajedilerden para kazananların, kudrete tapanların, güç karşısında sürüngenleşenlerin, bir toplumsal yok oluş tehdidiyle ülkenin üzerine gelmekte, çökmekte olan çağdaş vebayı yalnızca maddi bilançosuyla değerlendirenlerin, zayıfların zaten ezilmek için varolduğuna iman edip onları ölüme mahkûm edecek şartlarda çalıştıranların da korkacağı bir şey yoktur.

Rehberlerine umre grubunun ateşi yüksek çıkmasın diye parasetamol içirtenlerin, o umreye gidişi ertelemeyen, dönüşü örgütleyemeyenlerin, panik halindeki bir topluma derli toplu, ciddi, tutarlı bir bilgi akışı sağlamayanların, bir felaketin yayılmasını engellemeye yarayabilecek en hayati bilgileri paylaşmamakta inat edenlerin, en ağır darbeyi yemiş büyük şehirlerin seçilmiş yöneticilerinin yaptıklarını, çabalarını, uyarılarını toplumun öğrenmesi için ellerindeki iletişim gücünü paylaşmayanların, onların çabalarına destek vermek bir yana, köstek olmak için ellerinden geleni artlarına koymayanların çetelesi tutulmayacak, tutulsa bile bunların bir bedel ödemesi hayal dahi edilemeyecektir. Fiilen “sürü bağışıklığı” yöntemine mahkûm edilmemizin, uyarılara, haykırışlara, yalvarışlara karşın buna yol açan yaklaşımdan vazgeçmemenin de hesabı verilmeyecektir.

Ya da bakarsınız bu asla verilmeyeceği düşünülen o hesap verilecektir. Zira bazen devran öyle döner ki, hiç akla gelmeyen, hiç hesapta olmayan bir zamanda, hiç beklenmedik bir şekilde, hiç umulmadık gelişmeler, hiç görülmemiş haller yaşanır. O zaman ne zamandır bilinmez ama bir zamanda o zaman gelecektir.

Bu virüs ve getirdiği yıkım sonrasında bildiğimiz, alıştığımız dünya pek kalmayacak gibidir. Kötümser tarafta, devletler paniklemiş toplumların korunabilmek için kendilerine verdikleri yetkileri, denetim imkanlarını, mahremiyeti hiç kılma fırsatını ellerine bir kez geçirdikten sonra bırakmayacaklardır. Gelecek bu bakımdan fazlasıyla Orwellci gibi gözükmektedir. Ancak devletlerin güvenlik ve koruma gerekçesiyle elde ettikleri bu kudret, aynı zamanda kendi üzerine düşeni yapmayan ya da beceriksizliği nedeniyle yapamayan yöneticinin varlığını sürdürebilmesini de imkânsız kılacaktır. Üstelik, yeni bir yaratılış anına da girildiğine göre toplumların daha önce varlığından haberdar olmadıkları ya da önemsemedikleri bazı tercihleri yapmaları ya da bunları talep etmeleri de ihtimal dahilindedir. Gelecek onu kimin kuracağına bağlı olarak şekillenecektir.

İrfan Aktan’la yaptığı söyleşide Evren Balta şu tespiti yapıyor:

“Hemen bütün salgın hastalıklar, felaketler bir yandan kısa vadeli yıkımlara yol açıyorlar ama öte yandan o toplumu oluşturanların o an hiç görmedikleri biçimlerde toplumları dönüştürüyorlar da. Tam da bu nedenle bilinmeyene, tahmin edilemeyene geniş bir aralık bırakmak gerekiyor. Korona virüsünün bu açıdan nasıl sonuçları olacağını şimdilik öngöremesek de, hiçbir şeyin eskisi gibi olmamasına neden olacağını söyleyebiliriz.”

Yeninin neye benzediğini öngörmek zor olsa ve geçmişin deneyimi fazla iyimser olmayı zorlaştırsa da, kabul etmek gerekir ki Türkiye’de bu krizde toplumun yapıcı, yaratıcı ve dayanışmacı kaynakları da ortaya çıktı. Sağlık personelinin cansiperane çalışması, onların kalabilmesi için bazı otellerin odalarını açması, dayanışma gruplarının oluşması, 3D teknolojisiyle gerekli malzemelerin üretilmesi, Büyükşehir belediyelerinin kısıtlı imkanları ve engellemelere rağmen, gerekli olduğu anlaşılan karantina kararının inatla ilan edilmemesine rağmen yapabildikleri bambaşka bir geleceğin pekâlâ da mümkün olduğunu aslında gösteriyor. Hayatın asıl aktığı yerler, ülkenin enerjisinin asıl biriktiği alanlar olarak büyük şehirler ön plana çıkıyor. Bunu engelleme çabaları, ülkenin merkeziyetçi zihniyetini deldirmem yaklaşımı muhtemelen salgının dayattıkları karşısında gerileyecektir.

Albert Camus Veba romanında salgınla mücadelenin tek yolunun düzgün olmaktan geçtiğini söyler. Romanın kahramanı Doktor Rieux için de düzgün olmak işini iyi yapmaktır. O halde bugünün vebası ile mücadele etmek yalnızca tıbbi ya da siyasi bir konu olmanın ötesinde etik bir meseledir. Toplumların özünü ortaya çıkaracak, Balta’nın kötümser tarafında yer aldığı, insanların kısa vadeli çıkarlarıyla, daha iyi ve dayanışmacı bir gelecek arasındaki tercihlerinin ne olacağını belirleyecek bir sınavdır hemen tüm toplumların karşı karşıya olduğu. Sonucu belli değildir.

Ama tüm bunların ötesinde salgın büyük acıların taşıyıcısıdır. Ölülerin cenaze namazı kılınmadan gömüldüğü, ailenin mevtayı göremeden onu son yolculuğuna alışık olunan ve insanı bir nebze rahatlatan ritüellerden geçirmeden apar topar göndermek zorunda kaldığı bir döneme girdik. Rober Koptaş’ın insanın ruhunu allak bullak eden yazısı bu acı durumu şöyle tespit ediyor:

“Ölüler gömülür, gözyaşları dökülür ve hayat sürer gider. Bizler ancak böyle devam edebiliriz hayata. Bugün yakınlarını kaybedenlerin ise böyle bir şansı olamayacak ve bunun belki şu an tahayyül dahi edemeyeceğimiz amansız etkileri onları ve belki sonraki kuşakları karabasanlara boğacak…Şimdi bu sonsuz ve uğursuz silsileye bir de, üzerine apansız, gizli saklı toprak örttüğümüz insanlar ekleniyor…Onlar sevdikleriyle vedalaşamıyor, sevdikleri onları son bir kez öpemiyor, cansız bedenleri yıkanırken başlarından aşağı iki tas su dökemiyor, soğumuş ellerine dudaklarını değdiremiyor, cenaze törenlerinde sevdiklerine sarılarak ağlayamıyor, üzüntülerini, yaslarını yaşayamıyorlar.”

Belki de böylesi bir acının yarattığı toplu travma yazının başındaki karamsarlığı da önüne katıp götürecek bir güç yaratacaktır. Kim bilir?

***

***

Bir ölü artı bir ölü iki değildir

30 Mart 2020

Bugün hayat, sağlık, salgın, hijyen, insanların ölülerini hakkıyla, onlarla vedalaşarak, yaslarını tutarak gömmelerine engel oluyor, ama sistem bu kadarla yetinmiyor, iktidarın bekası ve kontrolü yitirmemesi için ölülerin sessizleştirilmesini, onların adlarının, varlıklarının, kimliklerinin yok sayılmasını da dayatıyor. Ölenin adı olmuyor, geride kalanın yas tutma hakkı kalmıyor.

(Rober Koptaş’ın bu yazısı ilk olarak Gazete Duvar’ın Forum bölümünde yayınlanmıştır.)

Hepimizin ortak endişeleri var bugünlerde ve her birimizin ayrı ayrı endişeleri. Hepimiz bazı şeylerden korkuyoruz ve bunların üstüne her birimiz bir şeylerden daha da çok korkuyoruz. Benim de, tam da bugün, şu anda, ölülerimizin kim olduğunu bilememek, onlarla vedalaşamamak, onları hakkıyla gömememek, onların yasını tutamamak halimiz karşısında içim kararıyor, buhranlar ve isyanlar arasında biçare gidip geliyorum. Bu yazıyı da bana bu biçarelik yazdırdı en çok.

Judith Butler, Kırılgan Hayat’ta hangi ölünün yasını tutabileceğimize karar verenin bir iktidar mekanizması olduğunu gösterir. 11 Eylül saldırıları ve ABD’nin Irak’ı işgali sonrasında Amerikan toplumunun bizzat kendi iktidar erki tarafından boynundan tutularak içine çekiştirildiği şiddet iklimini analiz ettiği bu kitapta Butler, Irak’taki Amerikan kayıpları kritik kabul edilen eşiğe geldiğinde (2 bin ölüm), New York Times gazetesinin sayfalar boyunca, ölen Amerikan askerlerinin fotoğraflarına ve hikâyelerine yer verdiğini, buna karşın ondan misliyle fazla olan Iraklı kayıpların (36 bin) gazetelerde asla yer bulamadığını ve neden bulamayacağını, bunun ne anlama geldiğini anlatır.

Böyledir, biz bu hikâyeyi iyi biliriz: Biz şehit veririz, teröristler etkisiz hale getirilir. Ölen güvenlik görevlilerinin yüzleri hemen ertesi gün gazetelerdedir. Onların adlarını, gözlerinin rengini, hangi anaların kuzusu olduklarını, nişanlılarıyla telefonda en son ne konuştuklarını bilir, öğreniriz. Buna karşın karşı tarafın kayıpları salt birer rakamdan ibarettir. O sözde “Biz”e yapılan saldırılar arasında bile ayrım vardır. Vodafone Arena adıyla anılan yeni İnönü Stadı’nın yakınında gerçekleşen saldırıda ölen polisler anısına oracığa hemen bir anıt dikilir, ancak Ankara’da bir başka saldırıda ölenler muhalif oldukları için stadyumlarda yuhalanır, yuhalatılır, tıpkı Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan’ın yuhalatıldığı gibi. Gerçekte biz ve onlar ayrımı ölümden sonra bile devam eder.

Bugünlerde de ölülerimiz var. Dünyanın dört bir tarafında varlar. Ancak biz Türkiyeliler başka yerlerdekinden farklı olarak ölenlerimizin kim olduğunu bilmiyoruz. Hayatları hakkında hiçbir bilgimiz yok. İsimlerini duymuyoruz, istisnalar hariç yüzlerini tanımıyor, hikâyelerini bilmiyor, onlar hakkında hiçbir şey öğrenemiyoruz. Bildiğimiz tek şey birilerinin öldüğü ve sıranın bize ve sevdiklerimize de gelebileceği. Salgın günlerinde kaçınılmaz olarak ağzından çıkan her söze dikkat kesildiğimiz Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, bir süre onların yaşlı insanlar olduklarını vurguladı ısrarla. Ölmelerine üzülmemize gerek yokmuşçasına. Bu ölülerin, bu yaşlıların birer hayatı, birer yüzü, birer hikâyesi, sevdikleri, eşleri, çocukları, dostları yokmuşçasına. Sanki yerden öylece, ot gibi bitivermişlercesine.

İktidar, devletimiz, neyi bilmemiz, neyi bilmememiz gerektiğine karar veriyor. Ülkemizde salgın kaynaklı olarak hayatını ilk kaybedenin emekli general Aytaç Yalman olduğunu ordu içinde haber kaynaklarına sahip bir gazeteci sayesinde öğreniyoruz. Oradan anlıyoruz bakanlığın bizden bilgi gizlediğini. Yine bakanın “yaşlılar ölüyor” vurgusunu tekzip edercesine eski bir CHP’li milletvekilinin yeğeni, 33 yaşındaki Dilek Tahtalı öldüğünde görebiliyoruz ölümün gencecik yüzünü. Babasını virüs nedeniyle kaybetmiş, aynı akıbete ablası da uğrar mı korkusuyla hastane kapısında bekleyen bir kadın, Belma Kaplan, “Çanakkale’de ölüm yok diyordunuz, işte babamın cenazesi” diyerek bilim kurgu filmlerinden tanıdığımız türden görüntüler ve bin bir tedbirle, cenaze namazsız, musalla taşına dahi konulmadan gömülen babası Eyyüp Kaplan’la ilgili gerçeği gözümüze soktuğunda irkiliyoruz. Ölümün yüzü, yüzleri bizden gizlenmek, kaçırılmak isteniyor, çünkü belli ki durumun ancak bu şekilde idare edilebileceği, kerameti kendinden menkul bir “başarı”nın ancak bu tür bir kontrol ve gizleme mekanizmasıyla mümkün olabileceğine inanılıyor en tepede bir yerde.

Yukarıdaki vakaların kahramanları, öyle şıp diye derkenara, minder dışına itilen, düşman, iç düşman, hain, terörist, bölücü, dış mihrak, affedersin Ermeni diye kolayına hedef tahtasına oturtulan, oturtulabilen kesimlerden gelmiyor. Onlar gibi ölümleri ve dirimleri ulusal bir çıkar ve pay dağıtımının eleklerinde elenip sessizleştirilen figürler değiller. Aksine, kendilerini ülke, devlet, cumhuriyet, din ve milliyet, yani müesses nizam namına ne varsa onlarla aidiyet ve sahiplik bağıyla bağlı hisseden insanlardan söz ediyoruz. Ancak güç ve iktidarın baskı ve kontrol mekanizmaları sadece ötekileştirilenler için değil, onlarınkinden daha şedit olmasa da çok daha sinsi bir şekilde o makbul vatandaşlar için de işliyor daima. Bütün sistem esasen onların kontrolü ve olan bitene rızası üzerine kurulu. İşte bugünkü gibi apokaliptik olağanüstü haller de, tıpkı Gezi zamanı olduğu gibi, baskı enstrümanlarını onlara dün gözü kapalı rıza gösterenler için de görünür kılmaları ve düzenin foyalarını ortaya saçmalarıyla, kendilerini paryaya mesafeli sayanların aslında nasıl da kolay feda edilebilir olduklarını, devranın günü gelince kendilerini de yok sayarak dönmeye programlı olduğunu anladıkları kaotik bir duygu durum yaratıyor. Bugün hayat, sağlık, salgın, hijyen, insanların ölülerini hakkıyla, onlarla vedalaşarak, yaslarını tutarak gömmelerine engel oluyor, ama sistem bu kadarla yetinmiyor, iktidarın bekası ve kontrolü yitirmemesi için ölülerin sessizleştirilmesini, onların adlarının, varlıklarının, kimliklerinin yok sayılmasını da dayatıyor. Ölenin adı olmuyor, geride kalanın yas tutma hakkı kalmıyor. Böylece efendi ile parya, sahip ile yanaşma, asli ile talinin kaderi tarihsel bir an için kesişiyor, kaderler bütünleşiyor.

Bu meselenin, birilerinin ölüsünün ardından gerektiği gibi üzülemiyor, onları birer sayıdan ibaret görüyor olmamızın beni bunca sarsması, beni durduğum, hareketsiz kalakaldığım yerde, evin, dört duvarın içinde sersem edip dört döndürmesi herhalde tutamadığım yaslarla, adını anamadığım ölülerimle ilgili en çok. En çok da erken kaybettiğim, ölümünden önce yıllar yılı hastalıklarla eriyen, bir tür adı konmamış karantinada olduğu için tabağı çanağı yıllar yılı bizimkinden ayrı tutulup ayrı yıkanan, son yılında neredeyse hiç göremediğim, vedalaşamadığım, cenaze gününde de korkup ölü bedeninin yanına gidemediğim, eline, yanağına son bir öpücük konduramadığım, vedalaşamadığım babamla. Tutmadığım o yaslar, üzülmediğim o üzüntüler gün geldi ayağım her tökezleyip buna bir sebep aradığımda karşıma çıktılar. Böylece öğrendim, gömülmemiş ölülerin, tutulmamış yasların, hikâyesi anlatılmamış ve hikâyesiyle hesaplaşılmamış hayatların ruhumuzu birer hayalet gibi huzursuz ettiğini. Biz farkında olalım olmayalım benliğimizin inkâr ettiğimiz, yok saydığımız ölümlerle, kayıplarla da kendini var ettiğini. Bize ait olmadığını sandığımız hayatların yüklerini omuzlarımızda farkına varmadan taşıdığımızı ve o yükleri bir kenara bırakabilmek için de hikâyelerimizin kaynağına dönmemiz, onları yeniden inşa etmemiz gerektiğini.

Yıllar önce, bir sevdiğim, canı Pepo dedesini kaybetmişti. Pepo dede Yahudi’ydi, inancınca gömüldü. İlk kez bir Yahudi cenazesinde bulunuyordum ve mezarlıkta, ölüyü defnettikten, dualar edildikten, gözyaşları döküldükten sonra uzunca bir masa hazırlandığını, hemen oracıkta, yumurta, yanında biraz nevale yenilip rakı içildiğini gördüm, şaşırdım. Şekli şemaili değişebilir ama geleneklerimiz iyi kötü birbirine benzer. Buralarda da, başka yerlerde de, insan evladı ölümü en çok ritüellerle idrak eder. Bizimkiler kilisede kahve içip helva yer mesela. Sizler evlerde, sanki o an tek ihtiyaç yemekmiş gibi konu komşu, hısım akraba çorbaya kaşık sallarsınız. Ölüler gömülür, gözyaşları dökülür ve hayat sürer gider. Bizler ancak böyle devam edebiliriz hayata. Bugün yakınlarını kaybedenlerin ise böyle bir şansı olamayacak ve bunun belki şu an tahayyül dahi edemeyeceğimiz amansız etkileri onları ve belki sonraki kuşakları karabasanlara boğacak.

Beri yandan, bu topraklar mezarsız gömülenlerin, kaybedilenlerin, ölümü, ölüsü kabul edilmeyenlerin, yası tutulmayanların, tutulamayanların ülkesi. Anadolu’nun ve Suriye’nin yolunda belinde, dağ kenarında, yar başında, bir kuyunun dibinde kalmış Ermeni ve Süryanilerin ahı her yerde. Cumartesi Anneleri yirmi küsur yıldır sevdiklerinin kemiklerini, mezarlarını soruyor devletin ruhsuz suratına karşı sessiz çığlıklarla. Taybet Ana, Taybet İnan günlerce sokakta kaldı, Hacı Lokman Birlik öldürüldükten sonra zırhlı araca bağlanıp sürüklendi, bahtsızların bahtsızı Cüneyt Cebenoyan ablasını katleden örgütten yıllar yılı bir özür bekledi, Oğuz Arda Sel’in annesi Mısra Sel oğulcuğunu kaybettiği günden beri hakikati, sadece hakikati söyleyen sesinin duyulmasını istiyor, Aysel Tuğluk’un annesi Ankara’da defnedildiği mezardan bir linç güruhu yüzünden çıkarıldı.

Şimdi bu sonsuz ve uğursuz silsileye bir de, üzerine apansız, gizli saklı toprak örttüğümüz insanlar ekleniyor. Çarkın dişlileri zaten daimi olarak öğüttüğü paryalarla yetinmiyor, efendilerden olanları da hedef alıyor. Bir general dahi, askeri tören olmadan, bir sabah apar topar gömülüveriyor. Resmi olarak ölüm olmadığı açıklanan bir şehirde çekilen bir videoda bir tabutu ağızlarına kadar korunaklı uzay kıyafetleri içindeki görevlilerin taşıdığını görüyoruz. Tabutlar kireçleniyor, mezarların üstüne beton atılıyor, yeni mezar alanları açılıyor şehrin bir yerlerine. Kişisel dramlar nihayetinde toplumsal olana bağlanıyor. Hiçbir ölünün resmini görmüyoruz, adını bilmiyoruz, gözlerine bakamıyoruz, hikâyesini dinlemiyoruz. Derkenardaki ölüler gibi tıpkı. Varsa yoksa sayılar, grafikler, tedbirler, amanlar, sakınlar. Onlar sevdikleriyle vedalaşamıyor, sevdikleri onları son bir kez öpemiyor, cansız bedenleri yıkanırken başlarından aşağı iki tas su dökemiyor, soğumuş ellerine dudaklarını değdiremiyor, cenaze törenlerinde sevdiklerine sarılarak ağlayamıyor, üzüntülerini, yaslarını yaşayamıyorlar.

Oysa Elias Canetti’nin dediği gibi, “Herkes ölümüyle Tanrı gibi biricikleşmelidir. Bir ölü artı bir ölü iki değildir.” Sağlık bakanı aksini savunuyor, o onun işi. Devranın dönmesi için bugün de buna ihtiyaç var belli ki. Ancak bizler iyi biliyoruz, bir ölü artı bir ölü iki değildir. Bir ölü bir hayattır. Mesele evrensel ve insani. Butlerlar ve Canettiler uzaktan, dışarıdan geliyorsa, içimize dokunmuyorsa eğer, Canetti’nin sözünü kitabına epigraf yapan Zeynep Sayın’a kulak verelim. O, Ölüm Terbiyesi’ni, mezarları esirgenen, mezarına saldırılan ölülere yapılan kabalığa, üstüne silgi çekilen tarihe karşı, unutulmuş bir nezaket ve ölüm terbiyesini, uzun ve İslami boyutu da olan bir geleneği hatırlatmak arzusuyla yazdı. Neticede biz de insanlığın bir parçasıyız, benzer dertlere benzer dermanlar aramak muradındayız. Ölülerimizi gömmek, başlarında iki damla gözyaşı dökmek, onları hak ettikleri şekilde anmak da dermanın kendisi. Bunu fiziken yapamasak da manevi olarak yapmakta inat etmeliyiz, çünkü, ilk kez Diyarbakır’da duyduğum o güzel deyişle, inat da bir murattır. Öteki türlüsü, kuşaklar boyunca bizi huzursuz edecek, kuşaktan kuşağa aktarılacak, yarın bizi, öbür gün çocuklarımızı, daha öbür gün onların çocuklarını, onları çıldırtanın ne olduğunu bir türlü bilemedikleri çaresizliklere sürükleyecek bir delilik hali olacak.

Babası göç etmekte birkaç yıl erken davrandığı için ailecek 1915’teki cehennem çukurundan kurtulan ama sonrasında, halkının ölümleri aşıp Yeni Dünya kıyılarına ulaşan bakiyesinin feri kaçmış gözlerinin içine bakarak büyüyen William Saroyan, “Birileri yazmalı. hakkında bir şey yazılmadan kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli” demişti. Yazmalıyız. Bugünlerde ölenlerin, ölülerimizin hikâyesini anlatmalı, onlarla konuşabilmeliyiz. Bir internet sitesi kurup ölenler hakkında ne biliyorsak oraya tek tek işler miyiz, haberler kitaplar mı yazarız, filmler, belgeseller mi çekeriz, nasıl yapar, nasıl ederiz bilmiyorum ama ölenlere, ailelerine ve kendimize hürmetle, kayıplarımıza yüzlerini vermeli, üzerlerine çekilmek istenen örtüleri aralayıp o yüzlere bakabilmeli, onların üzerinden silgiyle geçmemeliyiz.

***

***

Bir sosyal puanlama olarak: Çelişme oranı

30 Mart 2020

Bir yanda kıtlık ihtimaline karşı şimdiden silahlanma oranı inanılmaz yükselen ABD diğer yanda Orwell mantığı ile eleştirilen Çin. Dünya pek çok yeni teoriye ve pratiğe gebe.

(Ayşen Şahin’in bu yazısı Evrensel gazetesinin internet sitesinden alınmıştır.)

Yakın zamanda sosyal medyanın insan psikolojisindeki rolünü, insanın beğenilme arzusunun dijitaldeki tatmini, gerçek hayatla zaman zaman kopukluğu gibi konular konuşuyorduk.

Black Mirror dizisinin Nosedive bölümünde RateMe uygulamasıyla herkes herkesin davranışını oyluyor, bu yüksek puanlar sosyal statüyü belirliyordu.

Sosyal puanı kişiler bazı hizmetlerden mahrum bırakılıyordu.

Bu sebeple market kasasında sıraya girmeniz, soru sorana nazikçe yanıt vermeniz, sabahları güler yüzlü olmanız gerekiyordu. Yoksa uçak bileti bile alamaz, otobüsle seyahat ederdiniz.

Tabii ki bu samimiyetten hızla uzaklaşmayı getiriyordu ve gerçeklikle bağ kopuyordu.

Ancak fütüristtik bir dizinin konusu olan bu model, Çin’de bu sene hayata geçmek üzereydi. Şehirleri her yerden izleyen milyonlarca kamera ile insanlara sosyal puan verilecek, puanı yüksek olanlar daha farklı hayat standartlarına sahip olabilecekti.

Yüz tanıma özelliği olan milyonlarca kamera, her bir vatandaşın hangi saatte nereye gittiğini, hangi taşımayı kullandığını, yakın arkadaşlarını, çalışma saatlerini, hobilerini görecek, tanıyacak, analiz edecek ve puanlayacaktı.

Ve pandemi ortaya çıktı.

Çin, öncesinde çok eleştirilen, George Orwell’ın 1984 kitabına benzetilen bu uygulamayı pandemiyle mücadele için kullanmaya başladı.

Tüm bina girişlerine ateş ölçerli güvenlikler yerleştirildi. Apartman ve işyeri girişleri ise zaten yüz tanıma sistemiyle açılıyor. Çin, WeChat diye bir uygulama kullanıyor. Bildiğimiz WhatsApp uygulamasına kredi kartınızı tanımladığınızı ve bununla ödeme yapabildiğinizi düşünün. Alışveriş bu uygulama ile yapılıyor. Yani devlet, sizin nerede kim ile buluştuğunuzu, hangi arkadaşlarınızla ne konuştuğunuzu, hangi toplu taşıma ile seyahat ettiğinizi ve hangi marketten neler aldığınızı, eczaneye gidip gitmediğinizi biliyor.

Pandemi ortaya çıkınca yaygın test ile ateşi olan herkese test yapıldı. Sonucu pozitif olanların ise geçmiş 10 gün içerisinde hangi bölgelerde hangi toplu taşımayı kullandıkları ve kimlerle görüştükleri sistemde yer alıyordu. Bu insanlar derhal uyarıldı ve teste tabi tutuldu ve karantinaya alındı. Örneğin, ekmeği aldığınız markete uyarı gönderildi: “Dikkat, el temas uyarısı, 9 Mart saat 14.00 sularında marketinizden alışveriş yapıldı, covid-19”

Herkese, bir Covid-19’luyla temas aralığına göre 3 renkte kod verildi. Kırmızı: Risk taşıyor, sarı: Karantina sürecinde, yeşil: Güvenli.

Kırmızı kodluların trafiğe çıkışı yasaklandı. İnsanlar, uygulama üzerinde etraflarındaki renkleri görebiliyorlardı.

İlginç bir bilgi: George Orwell, ironiktir ki Sovyetler’in propaganda yöntemlerini eleştirmesine rağmen BBC’de propagandist olarak çalışıyordu. Peki Çin, bu insana saklı kalma hakkı tanımayan sistemde virüse karşı nasıl bir propaganda yürüttü?

Tüm şehir ekranları “İnsanlığın Virüsle Savaşı, Biz Kazanacağız”, “Haydi Çin! Yapacağız!” afişleriyle kaplandı. Televizyon ekranları sürekli bu savaşın kahramanlarından bahsediyordu. İlk anda Wuhan’a 20 bin doktor, özel uçaklarla, ellerinde bayraklar, tek tip kıyafetleriyle bir tıp kafilesi gibi değil de Stalingrad’ı savunmaya giden keskin nişancılar gibi indiler. Kameralar önünde, kadın erkek ayırmadan, gözyaşları içinde saçları kökünden kazındı. Yıkanmaya vakit bulamayacaklardı. Saçlar virüs taşıyabilirdi. Bu bir savaştı, propagandası da ona göre yapıldı.

Bu bilgilerin bazılarını, pandemiden az önce Hubei’ye inen bir İngiliz’in videosunda tüm gerçekliğiyle de izledim.

En başında diyor ki; “Buraya 1.5 ay önce geldim, salgın başlayınca buraya gelmem çok aptalca bir karardı diye düşündüm. Şu an İngiltere ve Çin’deki duruma bakınca kendimi şanslı görüyorum.”

Einstein atom bombası için söylediği, “Ben atomu insanlığa hizmet etmek için buldum, onlar bomba yapıp birbirlerini yok ettiler” sözü tarihe, bu bilim insanını aklayan bir şerh olarak düştü.

Çin’deki büyük data kullanımı, şu an için insanlığa hizmet etti. Bundan sonrası rejime ve toplumsal muhalefete kalmış. İnsanları baskı altında tutmak, cezalandırmak, sınıflandırmak, sınırlandırmak, düşünce özgürlüğü önünde bir engel olarak da kullanılabilir. Tamamen yaşamı sürdürülebilir kılmak, adli suçları engellemek ve afet durumlarında hayat kurtarmak için de. Çin, disiplini, bilime adanmışlığı, insanların kuralları esnetmekle uğraşmayıp bilime saygı duyup önlemleri benimsemesi açısından örnek alınabilir. Bir de propaganda yöntemiyle: bu insanlığın virüsle savaşı. İnsanlığın savaşı demek herkesi kapsıyor demek. Yani işçi ve emekçileri korumak da bu savaşın bir kuralı.

Ancak sosyal puanlama için kurulan bu sistem, salgın yüzünden işlevli olsa da geneli daha çok uzun süre tartışma götürür.

Ama insanın bir sosyal puanı olacaksa ben kendi ülkemiz için “Çelişki Oranı” öneriyorum. İnsan büyür, değişir, öğrenir, fikirleri dönem dönem şekillenir.

Ancak bu bir süre zarfında ve bazı koşullarla olur. Belirlenen sürenin altında radikal görüş değiştirenlerin çelişki oranı yüksek olsun ve bazı mevkilere gelemesinler, toplumdan dışlansınlar, kendilerini en baştan ispatlamaları gereksin.

Örneğin bundan 10 gün önce kendisine mikrofon tutulduğunda sokağa çıkmakta fayda var diyen bir ünlü, şimdi karşımıza telefon aramaları öncesi “Evde kal” kamu spotu olarak çıkamasın.

Bir yetkili salgınla ilgili açıklama yaparken, hasta sayısı, test sayısı verirken, bu bilgilerin yarın çelişkili olduğu anlaşılırsa kariyerini kaybedeceğini bilsin.

Halk sağlığı çok önemli diye sahte maske üreten bir fırsatçı çelişki oranı yüzünden toplumdan dışlanacağını ve bir daha ticaret yapamayacağını aklından çıkaramasın.

İnsanın bazı temel prensiplerinde ve evrensel doğrularda, bir ömür çelişmemesi, omurgalı ve onurlu bir yaşamdır.

Bunun aksi durumlar fırsatçılığa, çıkarcılığa, riyakarlığa, takıyeye işaret eder. Sonumuzu getirme riski olan da bu tip insanlardır.

Şeffaflık, toplumu gözetleyerek olmak zorunda değil, asıl şeffaflık yönetimde olursa ve iyi niyetli kullanılırsa anlamlı olur.

Bu hafta bir film izledim: Platform.

İnsanları en zayıf yerinden vurup, acının daniskası ile sınayınca nasıl bir şarapnel parçasına, bir kasaturaya döndüklerini anlatıyor.

Dayanışma ile kurtulabilecekleri bir sürecin nasıl bir vahşete dönüşebileceğini gösteriyor.

Bizi, kimseler değil, birbirimizle olan dayanışmamız kurtaracak. Zira daha sırada belki de kıtlık var.

Bir yanda kıtlık ihtimaline karşı şimdiden silahlanma oranı inanılmaz yükselen ABD diğer yanda Orwell mantığı ile eleştirilen Çin. Dünya pek çok yeni teoriye ve pratiğe gebe.

Dilerim bu süreçten birileri bizi gözetlemeden de açık iletişim kurabileceğimiz, bir başkasının iyiliğini kendi çıkarımızdan öne koyabileceğimiz, bilime inanan, ufku açık, iyi insanlar olarak birlikte sağ çıkarız.

Çalışmak zorunda kalan tüm işçi ve emekçilere bol şans ve sağlık, evde oturan tüm duyarlı insanlara sabır diler, tüm sağlık emekçilerine minnetlerimi sunarım.

Çelişki oranımız hep düşük kalsın. Öyle bir süreç ki hangi sözümüz son söz bilemiyoruz.

O yüzden yazmak isterim, son sözümüz ilk sözümüzle aynı olsun:

Başka bir çıkış yok: Yaşasın Sosyalizm.

***

***

Karantina günlerinde iletişim

30 Mart 2020

Eve hapis yaşamlarınızda kapılarınızı kendiniz açıyor kendiniz kapatabiliyorsunuz, bu insanca bir özgürlük sayılır, kıymetini bilin! Hapistekilerin bu özgürlüğü yok. Kapıları başkaları açıyor ve üzerlerine başkaları kilitliyor.

(Fikret İlkiz’in bu yazısı Bianet’in internet sitesinden alınmıştır.)

Kapitalist sistemi ayakta tutmaya çalışıyorlar.

İnsanlar dünya COVID-19 ile karşılaştıktan sonra kendilerine ait gerçekleri, gerçek bilgileri elde edemeyeceği karantina altına alındı. Yaşamları hakkında bilgilerin dışarıdan içeriye giremediği ve insanların içerideki hayatlarının mekanlarına hapsedildiği zamanlarda yaşarken hapis tutulanları düşünmenin tam zamanıdır.

Eve hapis yaşamlarınızda kapılarınızı kendiniz açıyor kendiniz kapatabiliyorsunuz, bu insanca bir özgürlük sayılır, kıymetini bilin! Hapistekilerin bu özgürlüğü yok. Kapıları başkaları açıyor ve üzerlerine başkaları kilitliyor. Böyle olmasına yargıda karar vericiler karar verdi ve onların özgürlüklerini ellerinden aldı.

Onları hapishaneye koyan, şimdiki zamanda hayatlarını evlerine hapseden yargıda karar vericilerin karantina günlerinde vicdanlarıyla baş başa, pişmanlık duyabilecekleri kadar yalnız kalmalarını ve rahatsız olmalarını bekleyebilir miyiz? Belki bu zamanlarda ekmek kırıntısı kadar adalet ve vicdan yaratabilirler kendi kendilerine ve belki bir iç hesaplaşmaları bile olabilir! Kanunlar böyle diyerek ve kamu düzeni bozulmasın diye tedbir aldılar, tutukladılar, hüküm verdiler, mahkûm ettiler… Şimdi karantina zamanını hapiste geçirenlerin yaşamları hapishanelerde çok büyük risk ve tehdit altında; isteseniz de istemeseniz de… Dışarıda neler olup bitiyor, bilmiyorlar. Bilgisiz ve gerçeksiz kaldılar; tıpkı dışarıdaki ve aslında karantina altında hapisteki bizler ve sizler gibi!

Bilgi kaynaklarını elinde tutanlar kendi inandıkları kapitalist sisteme hizmet etmek için bilgileri ve gerçekleri saklıyorlarsa bile şimdi sosyal hukuk devletinin zamanı.

Olması gereken iletişim ve bilgi karantinada. Ulaşmaya çalışıyoruz. Elde edemediğimiz tüm bilgileri elinde tutan haber kaynakları; gerçeği, bize ait olan kendi gerçeklerimizin bilgisini saklamamalıdır. İçinde bulunduğumuz mekanlarda hakkımızdaki bilgileri bekleyenleriz. Bekleyen konumunda; gözümüz, kulağımız dışarıdan gelecek ve verilecek bilgilerde…

Televizyon başında, telefon başında, sosyal medya haberlerinde, komşudaki bir çift sözde…

Sınırlı kelimelerle örülü hayatın içine hapsedilmiş olmak zor iş. Sözcüklerle örülmüş duvarlarımız arasından sızabilecek bilgilere hasretlik de! Haber bekleyerek yaşamaya başladık.

İnternet özgürlüktür. Anlayabildiniz mi? Sözüm anlamayanlara, kıymet bilmeyenlere.

Dünyayı internetle dolaşıyoruz ama boş sokaklarda yaşam arıyoruz. İçine düşürüldüğümüz bu son durum, karantina günlerinin yarattığı iletişim biçimine çaresiz razı olunan bir dönüşüm krizidir. İletişim dönüştü, dönüştürüldü. Merakla, endişeyle, kızgınlarla, cezaevlerinde hapis tutulanlarla, yasları tutulamayan ölülerimizle, salgından ölenlerin sayılarıyla çevrili, ölü istatistiklerinin korkuyla karışık izlendiği bir yaşamımız oldu. Yaşam koşullarını belirliyorlar, onlar bu işi nasıl yapıyorlar bilmeliyiz. Gerçekleri öğrenmeliyiz, insanların hakkıdır. Karantina zamanında; yaşamlarımızın koşullarını belirleyen güçler hakkında dışarıdan gelecek ve onların vereceği haberlere, bilgilere bağlı olan iletişim ilişkisine dönüşen yaşamlarımızın bir öğretisi olmalıdır.

Herkesin kamu makamlarının elinde bulunan bilgilere ulaşma ve edinme hakkı vardır.

İnsanların bilgilenme özgürlüğüne dair BM Genel Kurulu’nun 1946 yılında kabul ettiği 59(1) sayılı kararı hatırlayalım: “Bilgi/ (bilgilenme özgürlüğü) bir temel insan hakkıdır ve Birleşmiş Milletlerin kendini adadığı tüm özgürlüklerin temel taşıdır. Bilgi/(bilgilenme) özgürlüğü, ayrılmaz bir unsur olarak istismar etmeksizin ayrıcalıklarını kullanma isteğini/(iradesini) ve kapasitesini/(yeterliliğini) gerektirir. Bilgi/(bilgilenme) özgürlüğü, bir temel disiplin olarak, önyargısız biçimde gerçeği araştırmak ve bir art niyet olmaksızın bilgiyi yayma şeklindeki ahlaki bir yükümlülüğü gerektirir” (Gemalmaz, Semih)

Yasama, yürütme ve yargı organları kamunun çıkarının bulunan bilgilerin yayınlamasını sağlamalı ve kolaylaştırmalıdır. Bilgilere ulaşmak ifade özgürlüğünde olduğu gibi kısıtlanabilir. Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 19/3 maddesine göre ulusal güvenliğin ya da kamu düzeninin yahut genel sağlık ya da genel ahlakın korunması için “gerekli olan türde” kayıtlamalar olabilir sadece. Temel hakların kullanılması beraberinde sorumluluk ve özel ödevleri getirdiği için açıklanan türde “bazı kayıtlamalar” yasayla öngörülmek koşuluyla kabul edilebilir.

Avrupa Konseyinin kamu yetkililerinin ellerinde tuttukları bilgiye erişimle ilgili Tavsiye No. R (91) 19, kamu kuruluşlarının elinde bulunan kişisel verilerin üçüncü taraflarca iletişimi ile ilgili Tavsiye No. R (19) 10 kararları vardır.

Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulunun Üye Ülkelerin Resmî Belgelere Erişimi ile İlgili Tavsiyeleri (21 Şubat 2002) gözetilmelidir. Düzenlemeye göre örneğin “Çoğulcu ve demokratik bir toplumda saydam yönetimin ve halkı ilgilendiren konulardaki bilgilerin mevcut olmasının önemini göz önüne alarak; eşitlik ilkesi ve açıklık kuralları gereğince resmî belgelere ulaşım:

-Halkın, içinde yaşadığı toplumun durumu ve kendilerini yönetenler hakkında, ortak konularda halk tarafından bilgilendirilmiş katılımı teşvik ederek yeterli görüş kazanmasına ve eleştirel düşünceye sahip olmasına izin verir.”

Bu tavsiye kararında geçen “Resmî belgeler”; hazırlık aşamasında olan bilgiler hariç, herhangi bir şekilde kaydedilmiş, çizilmiş veya kamu görevlilerince alınmış veya onların ellerinde bulunan ve herhangi bir kamu veya idari işleve bağlı tüm bilgiler anlamına gelmektedir. Avrupa Konseyine üye ülkeler kamu görevlilerinin elinde bulunan resmî belgelere, istek üzerine, herkesin erişebilmesini garanti etmelidirler. Bu kural, ulusun kökeni dahil herhangi bir nedenle ayrım gözetilmeden uygulanır.

Üye ülkeler resmî belgelere erişim hakkına kısıtlamalar getirebilirler. Kısıtlamalar yasa ile açıkça belirtilmelidir. Bu, demokratik bir toplumda gereklidir. Resmî belgelere erişimde örneğin ulusal güvenlik, kamu güvenliği, mahremiyet gibi nedenlerle getirilecek kısıtlamalar resmî belgelerin korunması amacına uygun ve orantılı olmalıdır. Bunların arasında doğa, kamu yetkililerince yapılan inceleme, denetim ve gözetim ve “bir konunun dahili hazırlığı sırasında kamu yetkilileri içinde veya arasında yapılan tartışmaların gizliliği” kabul edilebilir sınırlandırmalardır. Gazeteciler veya kişiler herhangi bir belgeye ulaşmak istediklerinde sebep bildirmek zorunda olmamalıdır.

Devletin sorumluluğu ve görevi medyayı sınırlandırmak değil, güvencelerini sağlamaktır. Hukukun üstünlüğüne inanan devletlerde basının rolü asla yadsınamaz.

Article 19 tarafından hazırlanmış “Viral Yalanlar: Yanlış bilgi ve koronavirüs. Mart 2020. Politika Belgesi” yol gösterici bir belgedir, politikacılar ve gazeteciler okumalıdır. Örneğin, bu politika belgesinde yer aldığı üzere İnsan Hakları Komitesi şu hususu vurgulamıştır:

“Kamusal ve siyasi meselelerle ilgili bilginin ve fikirlerin yurttaşlar, adaylar ve seçilmiş temsilciler arasında serbest bir şekilde aktarılması hayati önemdedir. Bu durum kamusal meselelere ilişkin herhangi bir sansür veya kısıtlama olmaksızın yorum yapabilen, kamuoyunu bilgilendirebilen özgür bir basın ve diğer medya kuruluşları anlamına gelmektedir. Kamuoyunun benzer şekilde medyanın haberlerini alma hakkı da bulunmaktadır.” (Genel Yorum No.34)

Herkesin mümkün olan en yüksek standartta fiziksel ve zihinsel sağlık hakkından yararlanmasına dair Özel Raportör Raporu’na göre sağlık hakkı için sağlık sistemlerinin hesap verebilirliğinin sağlanmasında medyanın çok özel önemi vardır (11 Ağustos 2008, UN Doc. No. A/63/263, paragraf 11. Bakınız Article 19 Raporu Mart 2020).

Birbirinden ayrılmayacak biçimde sağlık hakkı, ifade özgürlüğü ve bilgi edinme hakkı birbirleriyle bağlantılıdır.

Article 19 Raporu’nda altını çizerek okumalı: “BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi “bilgiye erişilebilirliğin” sağlık hakkının temel bir bileşeni olduğunu vurgulamıştır. Devletler sağlık meseleleriyle ilgili ifadeleri kısıtladığında veya sağlıkla ilgili bilgilere erişimi engellediğinde ve sağlıkla ilgili bilgileri proaktif bir şekilde yayınlamadığında toplumlar sağlık hakkıyla ilgili olumsuz etkilere maruz kalacaktır ve sağlık hakkından tam olarak yararlanamayacaklardır” (Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Hakları Komitesi, Genel Yorum No. 14: Mümkün Olan En Yüksek Standartta Sağlık Hakkı (Madde 12), kabul tarihi 11 Ağustos 2020), UN Doc. E/C.12/2000/4, paragraf 12(b) (…) COVID-19’a yönelik kamunun koruyucu önlemleri uygulaması dahil etkili müdahalelerin sağlanması için bilgi yaşamsal öneme sahiptir. Bu nedenle, halk sağlığı krizi stratejilerinin uygulanmasındaki en gerekli adım; halkların, toplulukların ve bireylerin ihtiyaç duyacağı kilit bilgilerin belirlenmesi olmak zorundadır. Üzerinde durulması gereken nokta sadece hangi bilgilerin sağlanacağı değil, aynı zamanda hedeflenen kitlenin çeşitliliğine uygun olarak erişilebilir ve anlaşılabilir olması için nasıl sunulacağı da olmalıdır.”

Rapordan bir alıntı ile bitirelim: “Hükümetler, medya ve sosyal medya platformları bir bütün olarak yanlış bilgi ile mücadelede bir role sahiptir; ancak ifade özgürlüğü ve bilgi edinme hakkına saygı duyan temellere dayalı politikalar izlenmelidir.”

Doğru bilgi üzerine dayalı yorumlar halk sağlığı için medyaya sorumluluk yükler. Doğru olmayan haberler yanıltıcıdır. Gazetecilikte doğru davranış ilkeleri ile meslek etiğinin korunması dünden daha kıymetli ve yaşamsal özelliktedir. Çünkü temel insan hakkı olan insan yaşamının korunması birinci sıradadır.

Kriz zamanlarında sorumluluklarıyla birlikte başat görev medyanındır.

Devletin gün ışığında yönetimini, hesap verebilirliğini ve denetimini sağlar.

08:02 Eduardo Galeano: Kadınlar / Çeviren Süleyman Doğru / Sel Yayıncılık

“Kabilemizin hikâye anlatıcısı” benzersiz yazar Galeano’ nun yeryüzündeki harikulade konukluğundan bizlere kalan son eserinden her sabah bir hikâyeyi Açık Gazete’nin açılışında okuyarak güne başlamanın hepimize iyi geleceğini düşünüyoruz.

08:30 – 08:45 Korona Günleri: Selim Badur’la Hafta İçi Her Gün

selimbadurlakoronagunleri30.03.2020

09:00 – 09:30 Pazartesi  Ali Bilge’yle Ekonomi Politik

ekonomipolitik20200330

Ekonomi Politik kayıt arşivi

09:50 – 10:00 İzel Rozental ile Haftanın Karikatürleri (Açık Gazete’de yeni köşe)

haftaninkarikaturleri30.03.2020

Sevgili dostumuz çizer İzel Rozental dünyadan ve Türkiye’den seçtiği haftanın karikatürlerini radyoda anlatıyor.

facebook.com/izel.rozental

***

Hepimiz evdeyiz! 94.9 AÇIK RADYO ile onun AÇIK GAZETE’si, bu ucu açık sosyal izolasyon sürecinde bütün teknik olanaklarını seferber ederek canlı yayınını evlerden sürdürüyor.
Haftanın Karikatürleri’nde bu hafta hepimizi İlgilendiren bir konuyu işleyeceğiz: #EvdeKal !
Pazartesi sabahları saat 09.45 sularında dünyadan ve Türkiye’den seçtiğimiz bazı karikatürleri anlatıyoruz.
Haftanın karikatürünü birlikte belirlemek için de değerli oylarınızı bekliyoruz…

Fotoğraf açıklaması yok.
***

Haftanın Karikatürleri: 30 Mart 2020

30 Mart 2020

Bu haftaki programda ele aldığımız karikatürler burada…

10:00 – 10:30 Kirli Çıkı / Utkan Çınar ve Gülşah Görücü Oldies

10:30 – 11:00 Kamusla Güreş (Yeni program) / Hazırlayanlar: Didem Gürzap ve Kerem Doğan

kamuslagures20200330

Kelimelerin, hayata dokunan anlamları, güncel ve geçmişe dayalı anlam ve çağrışımlarıyla tekrar ele alınacağı bir program.

zz8

Kamusla Güreş kayıt arşivi

Kamusla Güreş Twitter

Didem Gürzap Twitter

***

zz22

#EvdeKal ırken yanıtlanacaklar: “Tanımlamak algılamak mıdır?” “Görünen gördüğümüz müdür?” Ponty’nin önemli kitabı Algının Fenomenoloji’sinden bazı sorular… Pazartesi 10.30da 94.9 Açık Radyoda konuşuyor olacağız, bekleriz efendim.

***
zz23
Her an yeni “evcilleşmiş algılar”ın eklendiği,kuşattığı bu çağda Covit19 sonrasında içe dönmek,maruz kaldığımız etmenlerin bir kısmından uzak kalmak bir değişime yol açacak mı?Evimizde ve içimizde Ponty’nin “yaban algı”sını bulabilecek miyiz?Kamusla Güreşin 30Mart sorusu olsun.
***
zz24
Kamusla güreşirken çıkan kimi sözcükler: Hafıza, Arapça HIFZdan geliyor; saklamak, korumak anlamında. Bellek, BELden geliyor; iz, damga anlamında. MEMORİA hem bellek hem de anı, hatıra anlamında. ALGI ((perceptio), duyumsama (sentio), duyu (sensus)
***
zz25
Ruh hafızayla donatılmış vaziyette Platon’a göre, beden değiştiren ruh zaten hafızasında var olan bilgileri yeniden çağırıyor. Burada hafıza sözcüğünün kaydetme, kaydedilmiş anlamı ağır basıyor. Bellek ise unutma ihtimaline daha açık görünüyor.
***
zz26
Bellek; geçmişle şimdi arasındaki bağlantıyı kurmada bilincin temel nesnesi. Bellekle çok yakın ilişkiler içinde bir yazardan, Tanpınar’dan hatırlama ve şuura dair ifadeler:Maziyi hatırlamak gayesi, şark şuuru, garp şuuru. #ahmethamditanpınar
***
zz27

Maurice Ponty “Tanımlamak algılamak mıdır?” sorusundan yola çıkıyor.Hayır cevabı da sorunun içinde.Algımız birtakım kalıntılardan ibaret Ponty’ye göre.Bu ön kabullü algılar aslında EVCİLLEŞMİŞ ALGIlar. Aslolan ise YABAN ALGI. Kabullerin dışında ve sıfır noktasında.

***
zz28

“EVCİLLEŞİLMİŞ ALGI”nın üzerini kapattığı “SESSİZ BİR DİL”den söz etmek mümkün. “DÜŞÜNCENİN BEBEKLİĞİ” denilebilecek bu yer, yaban algıya en yakın yer.

***
zz29
Algının kavramının tarihsel yolculuğuna bakınca, Platon’dan Aristoteles’e birçok felsefeciye uğruyor ve zihinlerini yoruyor. Descartes sonrası Deneyci Felsefeciler Hume ve Locke Algı kavramını kategorilere ayırarak çeşitlendiriyorlar.
***
zz31
Algı kavramının tarihsel yolculuğunda uğrak noktalarından birisi felsefeci George Berkeley’dir. Berkeley ” Varolmak, algılanmış olmaktır” der.
11:00 – 12:00 Bisiklet Zinciri (Yeni program) / Hazırlayan: Muzaffer Çorlu

Müzik programcımız Muzaffer Çorlu yıllar sonra heyecanlı bir dönüş yapıyor. Programda müzik, film ve bilim üst şemsiyesi altında besteciler, bilim insanları ve dahi siyasetçiler nöro-bilimdeki yeni gelişmelerle birlikte ele alınıyor.

Bisiklet Zinciri kayıt arşivi

12:00 – 13:00 Jazz Club (Yeni program) / Hazırlayan: Dağhan İş

Önceki dönemlerde dansın peşinde koşturan Dağhan İş bu yayın döneminde “İçinden caz geçenler”in peşine düşüyor.

12:55 – 13:05 Yerdeniz Öyküleri – Tehanu / Okuyan: Tolga Korkut

Amerikalı usta yazar Ursula LeGuin 22 Ocak 2018’de aramızdan ayrıldı. Yazarın Çiğdem Erkal çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan 6 kitaplık kült fantastik serisi Yerdeniz Büyücüsü’nün dördüncü kitabına bir süre önce başladık. Ne zaman biter, orası hâlâ meçhul.

13:00 – 14:00 Babil’den Sonra / Hazırlayan: Ercüment Gürçay

babildensonra20200330

babildensonra30.03.2020

51boranmertpinar28nisan2018

Dünyanın her yanından rüzgâra bırakılmış sesler bu yayın döneminde Pazartesi günleri saat 13.00’te.

zz6

archive.org/details/@babil_den_sonra?tab=uploads

facebook.com/ercumentgr

***
zz12

Babil’den Sonra/ Sarkis Seropyan’ın Aziz Ruhuna Saygıyla (30.03.2020)

***
Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, çizim ve yazı

Ercüment GürçayVagharshag Seropyan ve Garine B. Seropyan ile birlikte.

[BABİL’DEN SONRA] RUHİ SU’DAN BARON SARKİS’E …

Bugün (30 Mart P.tesi) 13:00’de, Açık Radyo’da, 28 Mart 2015’te aramızdan ayrılan AGOS gazetesinin Baron’u, SARKİS SEROPYAN’ın aziz ruhuna ithafen RUHİ SU’dan seçtiğim türküleri dinleteceğim. Onu Kumkapı’da yaşayan bir başka Sarkis aracılığıyla, komünist- marangoz Sarkis Çerkezoğlu aracılığıyla 1980’lerin sonuna doğru tanımıştım…

Ruhi Su ile de Arnavutköy’deki Halet Çambel- Nail Çakırhan çiftinin evinde yapılan bir türkülü muhabbette tanışmışlar. O güne dair çok hoş da bir anısı vardı. Programda anlatırım …

Babil’den Sonra’yı FM 94.9’dan veya buradan dinleyebilirsiniz: http://acikradyo.com.tr/stream/index.html

Çizgiler Kemal Gökhan‘a ait…

14:00 – 14:30 Hamişden Sesler / Şenay Özden ve Özhan Önder / Suriye ve Suriyeliler hakkında sürgünden sesler

Hamişten Sesler kayıt arşivi

14:30 – 15:30 Opus 94 9 / Berna Uzunoğlu

Daha önceki dönemlerde her bölümünü dâhi bir besteciye ayrılan programda, 39. yayın döneminden itibaren her bölümünü bir müzik enstrümanına ayrılıyor.

15:30 – 16:30 Yolgeçen / Rahmi Öğdül ve Evrim Altuğ / Hayatî ve kitabî patikaların kesiştiği yol ağızlarında ayaküstü konuşmalar

yolgecen20200330

16:30 – 17:00 Hariçten Sanat (Yeni Program) / Gezegenden Kültür-Sanat Haberleri  / Hazırlayan: Çelenk Bafra

harictensanat20200330

acikradyo.com.tr/program/144512/kayit-arsivi/hariçten-sanat

Programda özellikle Türkiye’yi ilgilendiren ve/ya Türkiye’den katılımcılara yer veren uluslararası sanat gündeminden bir kesit sunulacak. Müzeler, bienaller ve sergilere özellikle odaklanarak geniş bir perspektifle sanat, mimarlık, tasarım ve müzecilik alanlarındaki yeni gelişmeleri, haberleri ve güncel tartışmaları incelenecek.

Hariçten Sanat kayıt arşivi

facebook.com/celenk.bafra

***

Pazartesi 16:30 #hariçtensanat programında Öykü Özsoy ve Ümit Mesci ile İstanbul Modern’in #Misafirler sergisini ve müzeye gitmeden gezebileceğiniz diğer sergilerini konuşuyoruz Açık Radyo’da 🦋🦋 Açık Radyo

***

Yarın, 16:30’da Celenk Bafra ile Hariçten Sanat programındayız😊

Pazartesi 16:30 #hariçtensanat Öykü Özsoy ve Ümit Mesci ile İstanbul Modern’in #Misafirler sergisini ve müzeye gitmeden gezebileceğiniz diğer sergilerini konuşuyoruz Açık Radyo’da 🦋🦋 Açık Radyo www.acikradyo.com.tr

Görüntünün olası içeriği: iç mekan
Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi ve gözlük
Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi
Görüntünün olası içeriği: 3 kişi, ayakta duran insanlar ve iç mekan
Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, ayakta

Celenk BafraOyku Ozsoy ve Ümit Mesci ile birlikte.

Pazartesi 16:30 #hariçtensanat Öykü Özsoy ve Ümit Mesci ile İstanbul Modern’in #Misafirler sergisini ve müzeye gitmeden gezebileceğiniz diğer sergilerini konuşuyoruz Açık Radyo’da 🦋🦋 Açık Radyo www.acikradyo.com.tr

17:00 – 18:00 Dünyanın Cazı / Duygu Argın, Sanat Deliorman, Başak Yavuz, Levent Öget ve Ceyhan Usanmaz

18:00 – 18:10 Gezegenin Geleceği / Uygar Özesmi / Ekoloji Günlüğü

gezegeningelecegi20200330

facebook.com/uygar.ozesmi.page

Gezegenin Geleceği kayıt arşivi

18:10 – 20:00 Açık Dergi / İlksen Mavituna – Seçil Türkkan – Feryal Kabil / Hergün İstanbul’da Ne Var Ne Yok

Açık Dergi kayıt arşivi

Açık Dergi Pazartesi Murat ‘Mrt’ Şeçkin ile Kadıköy Postası

Kadıköy’deki kültür-sanat takviminin tutulduğu programda Tayfun Polat’ın Kadıköy’den göçüyle oyuncu değişikliğine gidildi. Yine bir Kadıköylü Murat ‘Mrt’ Seçkin aramıza katıldı.

Açık Dergi Pazartesi Ebedi Yokoluş / Forever Extinct / Virginia Patrone ve Çiğdem Fidan

ebediyokolus20200330

Ebedi Yokoluş programında, insanlar yüzünden nesli tükenmiş ya da tehlike altında olan ve hiçbir şey değişmeden böyle giderse; kısa zamanda ebediyen yok olacak olan türler hakkında konuşuyoruz. Her hafta yokolan bir türün tarihine ve sesine kulak veriyoruz.

zz7

acikradyo.com.tr/program/ebedi-yokolus-forever-extinct

instagram.com/virginiapatrone/

Extinction Rebellion / Ebedi Yokoluş Spotify Kanalı

instagram.com/ebedi_yokolus/

Açık Dergi Pazartesi  Haftanın Albümü

20:00 – 21:00 Bir Baba Indie Lokal / Tuğçe Yapıcı ve Cihad Satıroğlu

“Yerli Mix Özel” programıyla 12 parçalık bir playlist

Yerli sahneden yeni yayınlanan müzikler, konuklar ve canlı performanslar Bir Baba Indie Lokal’de.

facebook.com/birbabaindie/

birbabaindie.com/

twitter.com/birbabaindie

instagram.com/birbabaindie/?hl=tr

***

zz18

Bir Baba Indie Lokal, 30 Mart Pazartesi günü “Yerli Mix Özel” programıyla 12 parçalık bir playlist yayınladı.

Tuğçe Yapıcı ve Cihad Satıroğlu tarafından hazırlanıp sunulan, yerli sahneden sesler sunan Bir Baba Indie Lokal her pazartesi saat 20.00 – 21.00 arasında 94.9 Açık Radyo’da yayınlanır.

Playlist:

01. Haz – Kopuncaya Dek
02. Gülinler – Teker Teker
03. Emre Uyar – Twisted Soul
04. Elz and the Cult – Horrified
05. Apartmanlar – Melekler Kaybolunca
06. Eskiz feat. Yasemin Özler – Vahşi Büyü
07. Lopenstraat – Mihribahn
08. TKO – tunnel.
09. Özge Arslan – Süre Dolmadan
10. Sunday Queens & Kings feat. Cetacea – Killing the Game
11. Vincent Baykal Ada – For You
12. Ozoyo – Clouds After Blocks

21:00 – 22:00 Vertigo / Hilmi Tezgör ve Osman Öztürk / Savrulan şarkılar

vertigo500.blogspot.com/

22:00 – 23:00 Ahtapotun Bahçesi / Cem Sorguç / Alter-latif müzik

ahtapotunbahcesi.blogspot.com/

twitter.com/ahhtapot

23:00 – 24:00 Ay Palas / Tolga Yağlı / Bağımsız müzik

aypalas20200330_202004

aypalas.blogspot.com/

***

01. Psychic TV – Just Drifting / Force The Hand Of Chance
02. Chicago Underground Quartet – Good Days (For Lee Anne) / Good Days
03. Jeff Parker – After the Rain / Suite for Max Brown
04. Daniel Avery, Alessandro Cortini – Illusion of Time / Illusion of Time
05. Ian William Craig – Weight / Red Sun Through Smoke
06. Simon Fisher Turner, Edmund de Waal – A Quiet Corner In Time / A Quiet Corner In Time
07. Windy & Carl – Moth to the Flame / Allegiance and Conviction
08. Psychic TV – We Kiss / Pagan Day
09. Mazzy Star – Still / Still EP
10. Jefre Cantu-Ledesma – Joy / Tracing Back the Radiance
11. Roger Eno, Brian Eno – Slow Movement: Sand / Mixing Colours
12. Ian William Craig – Stories / Red Sun Through Smoke

24:00 – 01:00 Erguvani İstimbot / Cüneyt Cebenoyan

Kayıt görünmüyor 22 Eylül 2014 sayfasında

Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz dostumuz, programcımız Cüneyt Cebenoyan’ın ardından, kendisinin 2014 yılında hazırladığı ve her bölümde bir filmi konuklarıyla birlikte ele aldığı Erguvani İstimbot programını bu yayın döneminde tekrar yayınlıyoruz.

‘Bir film, pir film’ şiarıyla yola çıkan programda Cüneyt Cebenoyan, her bölümde bir filmi  konuklarıyla ele alacak.