You are currently browsing the monthly archive for Nisan 2020.

Açık Radyo’nun yenilenmiş sitesi üzerinden dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Radyo Garden üzerinden Açık Radyo’yu dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi Programları ve Podcast Arşivleri

Açık Radyo resmi web sitesi: acikradyo.com

Açık Radyo resmi twitter sayfası 

Açık Radyo’yu internet üzerinden ve mobil cihazlarından dinlemek isteyenler için faydalı bilgiler

Açık Radyo Arşivi için TIKLAYINIZ

Açık Radyo program blogları için TIKLAYINIZ

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi: 4 Kasım 2019 – 20 Mayıs 2020 akışı için Tıklayınız Günlük / Tıklayınız Haftalık

————————————————————————————

06:00 – 06:55 DemocracyNow!

democracynow.org/shows/2020/4/30

07: 00 – 07:20 Tehlikeli Oyunlar (Yeniden) / Yazan: Oğuz Atay / İletişim Yayınları / Okuyan: Tilbe Saran

Usta yazar Oğuz Atay’ı ölümünün 40. yılında, “Tehlikeli Oyunlar” romanının okumasının tekrarı ile anıyoruz.

07:30 – 07:50 Sabahlık / Didem Gençtürk ve Emre Aydoğdu

sabahlik.tumblr.com/

08:00 – 10:00 Açık Gazete / Ömer Madra, Özdeş Özbay, Robılınd Tayyar, Berhem Baltaş

AÇIK RADYO TATİLDE (YAŞASIN 1 MAYIS!)

Açık Gazete Spotify Kanalı

Açık Gazete Jingle

Açık Gazete kayıt arşivi

Günün Sözü

08:02 Eduardo Galeano: Kadınlar / Çeviren Süleyman Doğru / Sel Yayıncılık

“Kabilemizin hikâye anlatıcısı” benzersiz yazar Galeano’ nun yeryüzündeki harikulade konukluğundan bizlere kalan son eserinden her sabah bir hikâyeyi Açık Gazete’nin açılışında okuyarak güne başlamanın hepimize iyi geleceğini düşünüyoruz.

08:30 – 08:45 Korona Günleri: Selim Badur’la Hafta İçi Her Gün

Korona Günleri

08:55 – 09:00 Psikoçöküntü Günlükleri / Yazan: Franco Bifo Berardi, Çeviren ve Okuyan: Serhan Ada

ar-arsiv-psikocokuntu-gunlukleri-01.05.2020

Franco Bifo Berardi’nin salgın notları “Psikoçöküntü Günlükleri”nden seçmeler yazarın izniyle, Serhan Ada’nın Türkçesi ve sesinden Açık Radyo yayınında

***

24 Mart

İtalya’da, Confindustria[14], temel [işlevi] olmayan şirketlerin kapatılmasına karşı çıkarak milyonlarca kişinin her gün seferber olup enfeksiyon tehlikesiyle karşılaşmasına sebep olurken, başgösteren soru, pandeminin ekonomik etkileri. New York Times’ın baş sayfasında, Thomas Friedman’ın yazısı “Amerika İş Başına – Hem de Hızla” (Get America back to Work – and fast) çok şeyler anlatıyor.

Henüz hiçbir şey durmadı, ama fanatikler acele etmeyle, işbaşına hızla geri dönülmesiyle ve özellikle önceden olduğu gibi çalışılmasıyla ilgililer.

Friedman’ın (ve Confindustria’nın) kendilerinden yana iyi bir savları var: Üretim etkinliklerinin uzun süre bloke olması ekonomik, örgütsel ve siyasal bakımdan hayal edilemez sonuçlar doğuracak. Malların seyrekleştiği, işsizliğin yaygınlaştığı vb. bir durumda tüm en kötü senaryolar gerçek olabilir.

Böylece, Friedman’ın görüşü akıllıca değerlendirildikten sonra, akıllıca bir kenara kaldırılmalı. Niçin? Faaliyetler sadece iki hafta süreyle durdurulup sonra fabrikaya geri dönülürse hışımla geri gelecek salgının milyonlarca insanın ölümüne yol açıp toplumu sonsuza dek darmadağın edecek olmasından dolayı değil. Bu marjinal bir görüş olmaktan öte bir şey değil bana göre.

Bence daha önemli olan (uzantılarını önümüzdeki haftalarda ve aylarda daha da geliştirmek zorunda olduğumuz) görüş ise şu: Normalliğe bir daha dönmemeliyiz.

Daha en başta, normallik denen şey, gezegenin bedenini kırılgan hale getirip pandemiye yol açan şey.

Aynı zamanda, daha pandemi patlak vermeden “tükeniş” kelimesi yüzyılın ufkunda görünmeye başlamıştı. Yine pandemiden önce, 2019 yılında, Kasım ayında, New Delhi’de soluk almayı imkânsızlaştıran kâbus, Avustralya’da korkunç yangınla zirveye ulaşan çevreyle ilgili ve toplumsal çöküş zirveye ulaşmıştı.

15 Mart 2019’da birçok kentin sokaklarında ölüm makinesini durdurma talebiyle yürüyen milyonlarca çocuk bir şey elde etmiş oldular: İklim değişikliğinin dinamikleri ilk kez kesintiye uğradı.

Bir aylık kapanmadan sonra Po havzasının havası soluk alınır hale geldi. Ne pahasına? Kaybolan hayatlar, yaygın bir korku pahasına, ve yarın eşi görülmemiş bir depresyonla ödemek pahasına.

Ancak, bu, kapitalist normalliğin etkisiyle oldu. Kapitalist normalliğe dönüş, tükenişin hızlanmasıyla ödenecek devasa bir aptallık olur. Po havzasının havası felaket sayesinde soluk alınabilir olduysa, Po havzasının havasını soluk alınmaz, kanserojen ve eninde sonunda viral salgına yem olacak hale getirecek o merkezi yeniden çalıştırmak devasa bir aptallık olur.

Üzerinde hızla ve önyargısız düşünmeye başlamamız gereken sorun budur.

Pandemi finansal bir krize yol açıyor. Tabii borsalar düşüyor ve düşmeye devam edecek ve kimileri onları (geçici olarak) kapatmayı öneriyor.

Zachary Warmbrodt, POLITICO’da çıkan“Akla Gelmeyen” (Unthinkable) adlı yazısında borsaların kapanması ihtimalini korkuyla ele alıyor.

Ancak gerçek en radikal varsayımlardan daha gerçek: Borsalar açık da olsa ve spekülatörler, Cumhuriyetçi senatörler Barr ve Lindsay’in yaptıkları gibi, iflas ve felaketler üzerine bahis oynayıp kirli dolarlar kazanıyor olsalar da finans [piyasası] kapandı.

Gelmekte olan krizin, 2008’deki, finans matematiğinde oluşan dengesizliklerden kaynaklanan sorunla hiç ilgisi yok. Gelmekte olan depresyon insan bedeninin ve insan zihninin kapitalizmi tolere edememesinden kaynaklanıyor.

Şimdiki kriz, kriz değil. Bir Reset. Makineyi kapatıp birazdan yeniden çalıştırmak söz konusu. Ancak yeniden çalıştırınca, eskisi gibi çalışmasına karar verip sonucunda yeni kâbuslarla karşılaşabiliriz. Yahut da onu bilim, bilinç ve duyarlılıkla baştan programlamaya karar verebiliriz.

Bu hikâye sona erdiğinde (ve bir bakıma sona ermeyecek, zira virüs yok olmayıp geri gelebilecek, bir aşı üretebiliriz, virüs yine yok olmayıp mütasyon geçirecek) her hal-ü kârda olağanüstü bir depresyon dönemine gireceğiz. Normale döndüğümüzü iddia edersek şiddet, totalitarizm ve katliam olacak ve insan ırkı yüzyıl sonra yokolup gidecek.

Bu normallik geri gelmemeli.

Borsalarda, borç ve kâra dayalı ekonomide nelerin yolunda gittiğini sormayalım. Finans kıçüstü, onun adını bile duymak istemiyoruz. Neyin yararlı olduğunu kendi kendimize soralım. “Yararlı” sözcüğü, üretim, teknoloji ve eylemlerin a’dan z’ye içinde olmalı.

Boyumdan büyük şeyler söylediğimin farkındayım ama ölçüye gelmez tercihlerle yüzleşmeye hazır olmalıyız. Bu hikâye sona erdiğinde [olacaklara] hazır olmak için neyin yararlı olduğu ve onu çevreye ve insan bedenine zarar vermeden üretmenin nasıl mümkün olacağı üzerine kafa yormalıyız.

Hepsinden daha hassas olan şu soruya kafa yormalıyız: Kararı kim veriyor?

Dikkat, kararı kim veriyor sorusu sorulunca meşruiyetin kaynağı ve ondan sonrası da sorulmuş oluyor.
Devrimleri başlatan soru bu.
İsteyelim ya da istemeyelim sormak durumunda olduğumuz soru da bu.

09:00 – 09:30 Cuma Sezin Öney’le Seyyare: Türkiye ve Dünya Olayları Arasında Paralellikler, Karşılaştırmalar

Seyyare kayıt arşivi

09:30 – 10:00 Cuma Alp Ulagay ile Spor

10:00 – 10:30 İklim Acil / Dünya Acil Durum ilan ediyor / Can Tonbil

iklim-acil-20200501

Gençler sokağa çıkıyor, yurttaşlar haklarını talep ediyor. İklim Acil, iklim aktivistleri ile beraber yeryüzündeki iklim mücadelesine panoramik bir bakış atıyor.

10:30 – 11:00 Tohumdan Hasada Ekolojik Yaşam / Buğday Ekibi (Leyla Aslan Ünlübay – Turgay Özçelik)

tohumdan-hasada-ekolojik-yasam-20200501

facebook.com/bugdaydernegi/

***

Pestisitlere mahkum değiliz, #ZehirsizSofralar mümkün. 🍊

🌾 Buğday Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Leyla Aslan Ünlübay’ın hazırlayıp sunduğu Tohumdan Hasada Ekolojik Yaşam Programı’nda bu hafta, soframızdaki tehlike pestisitleri ve zehirsiz gıda için çözüm yollarını konuşuyoruz.

Zehirsiz Sofralar Projesi İletişim ve Kampanya Koordinatörü Turgay Özçelik’in konuk olduğu programımız, yarın (1 Mayıs) saat 10.30’da Açık Radyo’da. (94.9)

📻 Radyonuz Açık olsun!

Zehirsiz Kampanya’ya imza vererek destek olmak için: Change.org/ZehirsizSofralar

Kaçıranlar, daha önceki programların kayıtlarına buradan ulaşabilirler: bit.ly/tohumdanarşiv

#BuğdayDerneği #TohumdanHasadaEkolojikYaşam #AçıkRadyo #ZehirsizSofralar #BirlikteMümkün

Fotoğraf açıklaması yok.

11:00 – 12:00 Hikâyenin Her Hali / Hayata dair cinsiyet-aşırı sohbetler / Aslı, Ayşe Gül, Didem, Kristen, Özlem ve Sema

hikayenin-her-hali-20200501

Hayatın ‘olağan akışında’ normalleşen, olağan gözüken, ‘eşyanın tabiatı gereği’ akıp gidenleri, cinsiyet-aşırı sohbet masamıza koyuyoruz. Gündemi kentte, kırda, sokakta, fabrikada, evde, mahkemede, sinemada, müzikte takip ederken, gündeme gömülen hafızayı da hikâyelerle kazıyoruz. Bugünü kadim zamanlarda arayabiliyoruz, başımızın çaresine tarihsiz antik hikâyelerin penceresinden de bakıyoruz. Program, misafirleriyle olağanda olağanüstüyü, düzende darmadağını, dertte dermanı, yasta gücü, birlikte farkı aşındırıp, kamplara bölünmüşlerin peşinden gidiyor. Masamız kalabalık, masamız renkli. Masa da, masaymış ha!

***

“Yaşamak ve yaşatmak için yaşasın 1 Mayıs”: Dr. Mihriban Yıldırım ile söyleşi

Aa
+

Hikâyenin Her Hali Programı’nın 1 Mayıs yayını DEV Sağlık-İş Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Mihriban Yıldırım ile canlı olarak yapıldı.

Hikâyenin Her Hali

Hikâyenin Her Hali

podcast servisi: iTunes / RSS

Bu yılki sloganlarının “Yaşamak ve yaşatmak için yaşasın 1 Mayıs” olduğunu hatırlatan Yıldırım, şunları söyledi: “Biz her 1 Mayıs öncesi tatlı bir heyecanla yatardık, tatlı bir heyecanla uyanırdık. Bütün bir yılın coşkusunu, mücadele birikimini orada yansıtırdık. Bu yıl coşkumuzun yerini öfkemiz aldı. Ama bu öfke bizim direncimizi kırmayacak, yarınlar için, daha güzelini, daha iyisini yapmak için direngenlik kattı. Alanlara çıkamadık ama dün birçok işyerinden, hastaneden coşkumuzu dile getirdik; olduğumuz her yeri 1 Mayıs alanına çevirmeye çalıştık, çalışıyoruz. Taksim’deki temsili 1 Mayıs kutlamasına bile tahammül edemediler. Gerekçeleri de kamu düzeninin bozulmasıydı. Oysa, sokağa çalışma yasağı olduğu anda bile işçiler çalışmaya devam ediyor.”

Mihriban Yıldırım, sağlık örgütlerinin sağlığın piyasalaştırılmasına, sağlık emekçilerinin güvencesizleştirilmesine, bir hak olmaktan çıkıp aslında ticari bir nesneye dönüşmesine karşı uzun yıllardır mücadele verdiğini belirtip, “Bu döneme zaten iyi koşullarda girmedik; yaşadığımız kentten besinlerimize, evimize kadar sağlıksız koşullarda girdik. Tüketim odaklı, hastane odaklı bir sağlık sistemine koruyucu sağlık hizmetleri geri plana itildi, yok sayıldı. Sağlık politikasının, toplum sağlığını önceleyen bir yaklaşımla yeniden düzenlenmesi gerektiğini bu pandemi sürecinde yeniden gördük. Bunun yıkıcı sonuçları olabileceğini dile getiriyorduk, şimdi birebir deneyimliyoruz” diye konuştu.

‘Sağlık çalışanları arasında da ayrımcılık oluyor’

“Sağlık hakkı ve mücadelesi hayatta sağlıklı kalabilmeye dair her şeyi içeriyor” diyen Yıldırım şöyle devam etti: “Sağlık çalışanları arasında da ayrımcılık oluyor, hepsi sağlık işçisi olarak görünmüyor. 4/D kapsamında çalışan yaklaşık 250 bin işçi var ama sağlık işçisi olarak yok sayılıyorlar. Ek ödemelerden idari izinlere kadar pandemi sürecindeki uygulamalardan yararlanamadılar.”

Sağlık alanında kadınların sorunlarından da bahseden DEV Sağlık-İş yönetim kurulu üyesi, “Sağlık alanının çalışanlarının çoğunu kadınlar oluşturuyor ama toplumsal cinsiyet rolleri ve cinsiyetçi iş bölümü sağlık alanında da mevcut. Kadınların yaptığı işler değersizleştiriliyor ki bu dönemde en yüklü işi kadınlar yapıyor. Bakım emeği kadınların üzerinde, sağlık çalışanları için kreş hizmeti dahi verilmiyor.  Eğitimli genç kadın işsizliği çok yüksek, neredeyse %40. İşsizlik, yoksulluk daha çok evi geçindiren aile babası figürü üzerinden tartışılıyor. Kadınların kendi bağımsız hayatını kurma çabası görünmez kalıyor. Önümüzdeki dönemde işsizlik ve bakım emeği temel konular olacaklar. Hastaları ilk karşılayan ve en çok muhatap olan kesimler, hemşire ve sekreterler, ağırlıklı olarak kadınlar. Sağlık çalışanı kadınlar hem toplumsal cinsiyete dayalı şiddete, hem de sağlıkta dönüşümün getirdiği yapısal şiddete doğrudan maruz kalıyorlar. Dinleyicilere şunu hatırlatmak iyi olabilir: Sağlıkta yaşanan aksaklıkların sorumlusu sağlık çalışanı kadınlar değil, daha iyi bir sağlık sistemi için ortak bir mücadele yürütmemiz gerekir. Yaşam hakkı için mücadeleyi en iyi kadınlar biliyor, bu dönemde kadınlardan, kadın mücadelesinden öğreneceğimiz çok şey var. Önümüzdeki dönemde tüm sağlık çalışanlarının bir arada örgütlenmesi ve dayanışması çok önemli olacak. Yaşam hakkı mücadelesinde sağlık hakkının tüm insanları ilgilendiren bir mücadele olduğunu unutmadan, bu mücadeleyi hayatta kalma, sağlıklı bir yaşam kurma mücadelesi olarak yeniden kurmamız gerekiyor” dedi.

12:00 – 13:00 Caz Türbülans / Recep Şencan / Cazda serbest dolaşım

12:55 – 13:05 Yerdeniz Öyküleri – Tehanu / Okuyan: Tolga Korkut

Amerikalı usta yazar Ursula LeGuin 22 Ocak 2018’de aramızdan ayrıldı. Yazarın Çiğdem Erkal çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan 6 kitaplık kült fantastik serisi Yerdeniz Büyücüsü’nün dördüncü kitabına bir süre önce başladık. Ne zaman biter, orası hâlâ meçhul.

13:00 – 14:00 Önce Sağlık / Ayşegül Tözeren, Betigül Öngen ve Selim Badur

once-saglik-20200501

Kış yaklaşıyor ve havalar her defasında daha da kestirilemez oluyor. Önce Sağlık, her sefer olduğu gibi, bu kışın tekinsiz havalarında da nöbette.

***

“İsveç yaşlıları koruyamadığını itiraf etti”: Lund Üniversitesi’nden Pınar Dinç’le söyleşi

Aa
+

Önce Sağlık’ın 1 Mayıs yayınında Selim Badur ve Ayşegül Tözeren’in konukların Lund Üniversitesi’nden Pınar Dinç ve Türkiye’deki ilk klinik Covid kitabının yazarı Prof. Dr. Özgür Karcıoğlu idi.

Önce Sağlık

Önce Sağlık

podcast servisi: iTunes / RSS

(1 Mayıs 2020 tarihinde Açık Radyo’da Önce Sağlık programında yayınlanmıştır.)

Selim Badur: İyi günler sevgili Açık Radyo dinleyicileri, ben Selim Badur.

Ayşegül Tözeren: Ben Ayşegül Tözeren.

SB: 94.9 Açık Radyo’da Önce Sağlık programında birlikteyiz. Tüm dinleyenlerin 1 Mayıs gününü kutlayarak programımıza başlayalım. Bugün iki konuğumuz var ve konuklarımızı her zaman olduğu gibi Ayşegül tanıtıyor.

AT: İki değerli konuğumuz Lund Üniversitesi’nden Pınar Dinç bizimle olacak, uzun süredir Türkiye’den de sesini duymayanlar duymuş olur. İkinci olarak da sevgili Prof. Dr. Özgür Karcıoğlu ile görüşeceğiz. Sanıyorum Türkiye’deki ilk klinik Covid kitabını yazdı. İlk önce tabii İsveç’te neler oluyor, Lund Üniversitesi’ndeki Pınar Dinç’e soracağız.

SB: Her iki konuğumuza ben de hoş geldin diyorum. Ayşegül, Pınar’ın tanıtımını yaptığın için, ilk soruyu da sen sor istersen Pınar’a.

AT: İsveç’te korona günleri nasıl gidiyor Pınar? Bu arada soruları biz önceden Pınar’la konuşmuştuk ama hemen sorayım herhangi bir 1 Mayıs etkinliği var mı İsveç’te?

Pınar Dinç: Herkese merhaba. Zannetmiyorum 1 Mayıs’ta herhangi bir şey yapılsın çünkü 50 kişi kadar toplanmaya izin veriliyor. Burada 1 Mayıs’tan çok aslında geçtiğimiz 2 günde ‘valbory’ diye bir kutluma var 30 Nisan’da her sene gerçekleştirilen. Aslında öğrencilerin bir araya gelip parklarda buluştuğu büyük etkinlikler bunlar. Binlerce öğrenci bir araya geliyor, ateş yakılıyor falan. Bunu iptal ettiler bu sene, ben 3 senedir burada yaşıyorum ve dün her tarafın çevrili olduğunu ve dün ilk kez mesela bu kadar çok polis gördüm Lund’da. İzin verilmedi, dolayısıyla 1 Mayıs’ta da değişik bir durum olacağını zannetmiyorum. Böyle kalabalık bir toplanma beklemiyorum, zannetmiyorum olduğunu.

SB: Bizde olsa hemen 50’şer kişilik farklı gruplar toplanıp, birbirlerine mesafeli 50’şer kişilik gruplar büyük bir miting yapabilirlerdi!

PD: Ona razıyız biz, ben de 3 senedir her 30 Mayıs’ta parklarda işte yine çitler konuyor, bariyerler konuluyor ve her 1 Mayıs öncesi burada da aynı şeyi hissediyorum. Bizdeki 1 Mayıs’a gidişler buradaki ne kadar farklı diye maalesef.

SB: Öyle, peki 1 Mayıs’taki durumu öğrendiğimize göre geçelim asıl konumuza! Şimdi istersen bir parça pandemiyle ilgili İsveç’te olup bitenlere bakalım, çünkü İsveç başlangıçta biraz aykırı davrandı; hani bize yansıyanlar İsveç’in diğer ülkelerde alınan önlemlere pek rağbet etmedikleri gibiydi. Bir de ilginç birisi var orada galiba değil mi? Orada Dr. Anders Tegnell yönlendiriyor hükümetin filan da danışmanlığını yapıyor galiba bu konuda?

PD: Doğru.

SB: Neler olduğunu öncelikle istersen senden dinleyelim.

PD: Anders Tegnell dediniz oradan başlayayım, kendisi buradaki devlet epidemiyoloğu olarak tanımlayabileceğimiz birisi, Kamu Sağlığı Kurumu var kamu sağlığından sorumlu olan. Aslında kararları bu kurum alıyor, İsveç’in uyguladığı kararlar hükümet tarafından tabii ki söyleniyor, onlar tarafından uygulanıyor ama hükümet de bu Kamu Sağlığı Kurumu ne yapılmasını tavsiye ediyorsa vatandaşlarına bunları iletiyor ve bunların uygulanmasını istiyor. Dolayısıyla evet başka ülkelerde cumhurbaşkanları, başbakanlar, hükümetler daha ön planda ama İsveç’te öyle değil, İsveç’te başbakan çok fazla çıkıp konuşmuyor, her gün saat 2’de basın toplantısını Anders Tegnell ve işte bu Kamu Sağlığı Kurumu’ndan, bazen yanında hükümetten insanlarla gerçekleştiriyor, bu şekilde. Onun dışında genel bilgi verecek olursak ilk vaka 31 Ocak’ta ilan edildi ama ondan sonra 26 Şubat’a kadar bir şey yok, 26 Şubat sonrası her gün en az 1 vaka olacak şekilde ilerledi. Dün itibariyle çünkü her gün saat 2 gibi yine açıklanıyor sanıyorum burada sayılar, dün itibariyle 21,092 vaka vardı, hayatını kaybeden kişi sayısı da 2,586.

SB: Zaten bu vaka sayısı ile kaybedilenler orantılandığı zaman, birtakım grafikler var onlar da İsveç’te en fazla mortalite, en fazla ölüm ve kayıp sayısı çok yüksek görünüyor ama o doğru değil sanırım, değil mi?

PD: Bilmiyorum siz ne düşünürsünüz ama ben genelde şöyle anlamaya çalışıyorum, Danimarka, Norveç ve İsveç karşılaştırmaya çalışıyorum, onu da bu Worldometers’dan baktığımız zaman bu her 1 milyonda kaç ölüm olmuş gibi bir oran var ya oradan takip ediyorum. Bunu söyleyebilirim size, mesela İsveç’te 1 milyondaki ölüm sayısı 256, Danimarka’da bu sayı 78 ve Norveç’te de 39. Bence bu biraz ortaya çıkarıyor yine de İskandinav ülkeleri arasındaki bir karşılaştırmada bile İsveç’in ne kadar daha yüksek ölüm oranına sahip olduğunu.

AT: Aslında vaka tanımlarına da bakmak lazım.

PD: Vaka tanımlarında DSÖ’nün kodlarına uygun raporlama yapılıyor, şu anda Avrupa’da başka ülkelerde de olduğu gibi bu belirtilen fazla vaka olma ihtimali, raporlanmamış ya da test yapılmaksızın tanı konmuş birtakım vakalardan bahsediliyor ya, bu İsveç için de geçerli. Ulusal Sağlık ve Refah Kurumu diye sanırım Türkçeleştirebileceğimiz bir kurum var, onlar laboratuvarda test yapılmayan kayıtların şu anda belirtilen ölüme %10 ekleyeceğini söylemiş ve 3-4 hafta geriden geliyor. Sanırım bu oran başka ülkelerde daha yüksek ama İsveç’te %10 daha fazla ölüm olduğu, dolayısıyla işe 2586 ise herhalde bir 250 kişi daha söylenenden fazla olduğunu ortaya çıkarabiliriz.

SB: Başlangıçta birçok Avrupa ülkesinde kısıtlamalar, okulların kapanması, restoranların, barların, kafelerin kapanması gibi önlemler İsveç’te biraz geç mi alındı?

PD: İsveç’te hiç alınmadı Selim bey. İsveç’te başladığında yani ilk baştan itibaren aslında 1177 diye bir sağlık hattı vardır, orayı arayabilirsiniz “eğer hastaysanız, işe gitmeyin evde kalın ve bol bol ellerinizi yıkayın, ellerinizi yüzünüze götürmeyin, bu sosyal mesafe dediğimiz ama bazılarının karşı çıktığı bu 1,5-2 metrelik mesafeyi koruyun, mecburi olmayan seyahatlerden kaçının, 70 yaş üzerindeyseniz ya da risk grubundaysanız özellikle evde kalın” gibi bir şeyle başlandı. Aslında işte bu ‘evidence based’ “temellenmiş kanıt, biz buradan hareket edeceğiz” diyorlar. Evet “temellenmiş kanıta dayalı biz hareket etmek istiyoruz” diyorlar, dolayısıyla burada maske kullanımı sadece sağlık sektöründe çalışanlar için öneriliyor. 11 Mart’ta mesela 500 kişiye kadar bir araya gelebiliyordunuz hâlâ, sonra bunu 27 Mart’ta 50 kişiye indirdiler, dolayısıyla mesela hâlâ yayının başında konuştuğumuz gibi 49 kişi bir araya gelip istediğimizi yapabiliyoruz, buna karşı bir kısıtlama yok. Lise ve üniversiteler uzaktan eğitime geçtiler bir tek ama anaokulları, ilkokul ve ortaokullar açık, hâlâ açık. Orada da şöyle bir şey var, ben bunu çok düşünüyorum, siz ne düşünürsünüz bilmiyorum ama işte örneğin Türkiye’de okulları kapattılar ama bu çocuklara kim bakıyor? Yani anne babaları işe giderken çocukların okulunun kapanması aslında çok da akla yatkın bir şey gibi gelmiyor bana. Burada okulları kapattıkları anda çocuklara bakım sağlamaları lazım çünkü okullar kapanırsa anne babalar evde kalacak, bu durumda da sağlık sektöründe ya da gündelik hayatta hizmet sektöründe çalışan insanlardan acayip güç kaybı yaşanacağını söylediler. Sanırım biraz da bu yüzden kapatmadılar.

SB: Fransa’da bu konuyla ilgili olarak okulların Mayıs’ın sonuna doğru açılmasındaki neden pandeminin hafiflemesi, şiddetinin azalması değil bu çocuklara evde bakmak için, ebeveynleri evde kaldıkları için bunu engellemek ve hizmet sektöründe olsun, diğer çalışma alanlarında olsun açmak için aldılar diye bir eleştiri var tabii.

PD: Bunu burada da o şekilde düşündüler, yani “biz bu iş kaybını yaşayamayız, özellikle sağlık sektöründen %20 kadar kayıp olur dolayısıyla bunu yapmıyoruz” dediler. Tabii eleştirilebilir, sadece sağlık sektöründe ya da çok yaşamsal sektörlerde çalışan kişilerin çocukları için düzenlemeler yapılabilirdi ama aynı zamanda anladığım kadarıyla İsveç’te savaş şartları dışında okul kapatmak da yasak, tatil etmek yasak. Burada bunun için ciddi bir anayasal değişiklik gerekebilir, anayasa değişikliği de bizim yine Türkiye’den alışkın olduğumuz gibi değil, bayağı zor anayasayı değiştirmek. O yüzden bunun dışında bar ve restoranlar açık, bazı düzenlemeler var, örneğin gidip self servis alamıyorsunuz, masanıza servis yapılması lazım, masalar arasında belli mesafe olmasını istiyorlar gibi. Yaşlı evleri ziyarete kapatıldı ki bunda da çok geç kalındığıyla ilgili çok eleştiri var. AB sınırları kapatınca İsveç de sınırını kapattı 27 Mart’ta ama zaten bundan biraz daha önce zaten Danimarka, Norveç ve Finlandiya kendi sınırlarını kapattığı için İsveç de facto kapanmış olmuştu sınırları. Bunun dışında maddi önlemler var, 65 milyar Euro açıklamışlardı, 2 gün önce ya da dün 3,5 milyar Euro daha bir ek yardımdan bahsettiler. Bir aplikasyon çıktı Lund Üniversitesi benim dahil olduğum üniversiteden çıktı bu aplikasyon da vaka takibi açısından, sahra hastaneleri yapıldı, tabii kapasite arttırmaya çalıştılar filan. Saydığım bütün bunlar devletin en başta söylediğim hani o 6-7 maddelik basit önlemler ve tavsiyeleri, yani bunlar aslında zaten hepsi tavsiye olarak söyleniyor, bir ceza falan gibi bir şey de yok açıkçası.

SB: Evet başından beri İsveç’e ait olup biten incelerken hep yazılanlar “biz yasak getiremeyiz, öneride bulunuruz ama toplum da önerileri dikkat alıyor” gibi farklı bir uygulama vardı İsveç’te.

PD: Evet yani şöyle bir şey mesela olan biten şeyler arasında mesela marketlerde şimdi pleksi levhalar var kasiyerin önünde, hatta sonra şunu da yaptılar hem kasaya giden o sıralarda mesela yerlere çizgiler çekildi insanlar arasında bir mesafe olsun diye, hatta markette poşetlediğiniz yerde de araya bir levha koydular ki 2 kişi aynı anda poşetliyorsa aralarında bir mesafe olsun diye. Bazı süper marketler bayağı uzun zamandır 07:30-08:00 arasına risk grubundakilere ayırdılar, sadece onlar girip alışveriş yapsınlar diye.

SB: Bu yeni bir uygulama, hiç başka yerde duymadığımız bir uygulama.

PD: Bu uygulamada burada bayağıdır var. Yani kendi kendilerine önlem alıyorlar, demeye çalıştığım şey biraz o, mağazalarda falan da var, girişlere mesela küçük A4 kağıtlara ya da biraz daha büyük posterler koyuyorlar ve diyorlar ki “çok fazla insan aynı anda girmesin, mesafeye dikkat edin” ama bunu dediğim gibi biraz daha kişisel önlemleri olarak alıyorlar, kişisel sorumlulukla alıyorlar.

SB: Peki Ayşegül var mı sorun İsveç’e?

AT: Şunu düşünüyorum, 21 bin civarındaydı vaka sınırın aktardığıyla yani bu kadar esnek bırakılıp 10 milyon kişilik bir nüfus var ve bu düzeyde tutulması da vaka sayının gayet iyi görünüyor. Tabii seyrek yerleşimden filan dolayı da olabilir ama bir şey daha aklıma geldi, test yapılıyor mu, test yaygınlaştırılabildi mi İsveç’te? Yani test yapmazsanız vaka sayısı da artmaz çünkü.

PD: Evet burada şu ana kadar yapılan toplam test sayısı 119.500 olarak açıklanıyor. Hayır, çok yaygın test yaptıklarını söyleyemeyeceğim açıkçası, özellikle yaşlılara, yaşlıların bakımevlerine ve sağlık çalışanlarına yapıyorlar hâlâ ağırlıklı olarak testleri. Antikor testlerine de güvenmiyorlar, bu tabii çok eleştirilen bir konu ama diyorlar ki “buna dair bir şey bilmiyoruz” dolayısıyla fazla test yapmayı da çok anlamlı görmüyorlar anladığım kadarıyla. Bir yandan bunu söylüyorlar ama bir yandan da diyorlar ki Stockholm’de nüfusun yaklaşık %25’i artık bu virüsü aldı, sürü bağışıklığı ya da “toplumsal bağışıklığa -‘sürü’ lafından pek hoşlanmıyorlar galiba- yaklaştık” diyorlar. Tamam ama antikor testlerine bile güvenmiyorsak toplumsal bağışıklığa nasıl yaklaşmış olabiliriz? Bu bence çelişkili bir durum.

SB: Aslında antikor testleri birçok ülkede örneğin ABD’de, İngiltere’de çok önemsenmekte; bu testler sayesinde kimin bağışık olduğunu kimin virüsten daha önceden temas ettiğini saptayacağız yaklaşımına eleştiriler gelmeye başladı bilim dünyasından. Çünkü bu testlerin güvenirliği konusunda birtakım kuşkular var, o nedenle İsveç’in bu yaklaşımı çok da hatalı değil belki?

PD: Belki işte dediğim gibi aslında Anders Tegnell aslında çok fazla röportaj veriyor, çok fazla açıklama yapması, kendini açıklaması kurumu adına neden bu kararları aldıklarını açıklaması çok bekleniyor kendisinden. Çok büyük destek olduğu gibi çok eleştiriler de var ama genelde şöyle söylüyor “biz bunu böyle uyguluyoruz, bunu deneyeceğiz, bence çok kapanan, sokağa çıkma yasakları uygulayan, okulları kapatan ülkelerle günün sonunda yani 1 sene sonra oturup tekrar konuşalım. Onlarla bizim aramızda çok da büyük bir fark olmayacak” diyor.

SB: İlginç aslında şimdiki sayısal değerler, göstergeler de çok haksız olmadığını düşündürüyor. Biraz aykırı bir uygulama var İsveç’te. Ayşegül var mı başka sorun Pınar’a?

AT: Sokağa çıkma yasağı olmadığına göre herhalde diğer ülkelerdeki gibi 65 yaş üstüne veya 70 yaş üstüne özel bir sokağa çıkma yasağı düzenlemesi yok herhalde değil mi Pınar?

PD: Yo hayır yasak olarak bir düzenleme yok, sanırım alışverişleri evlerine geliyor ya da kimsenin olmadığı yerlerden gidip almaları sağlanıyor. Burada tabii yaşlıları koruyamadılar, yasak yok ama yaşlıları koruyamadıklarını kendileri de söylüyorlar. Bugün bir gazetede röportaj yayınlandı bu yaşlıların bakımevlerinin CEO’suyla, o bence bayağı bir skandala işaret ediyor; gerekli önlemlerin zamanında alınmadığıyla falan ilgili ki zaten bu İsveç’teki bu ölümlerin çok büyük oranı bakımevlerindeki yaşlılar ve evlerinde bakımı sağlanan yaşlılardan. Dolayısıyla yaşlıları koruyamadık, evet bizde sokağa çıkma yasağı yok ama yaşlıları koruyamadıkları ve bazı göçmen gruplarını koruyamadıkları da birazcık ortada.

SB: Yaşlılar evi özellikle bilebildiğim kadarıyla örneğin Belçika’da ciddi bir sorun oldu ve orada ölümler oluyor, yaşlılar ve yaşlıların kaldığı bakım evlerinin bir sorun olduğu bazı ülkelerde bilinen bir gerçek.

PD: Burada da bu çok azla konuşuldu. Bu arada bir yandan yasaklar yok ama bir yandan da yine dün yapılan bir açıklamada “yakın zamanda her şeyin normale döneceğini de beklemeyin” diyorlar. Yani anormal bir şey yok gibi görünüyor ama hemen normale dönüş beklemeyin, bu çok uzun soluklu bir süreç. Zaten bu yüzden de kapatmak istemiyorlar işyerlerini filan. 28 Nisan’da başbakan açıklama yaptı, tersine yerel yönetimler aslında biraz daha denetimi arttırabilir, örneğin 5 tane restoran ve bar kapatılmıştı Stockholm’de, yani “artık ceza da kesebiliriz” diyorlar. Şu anda %7’de olan işsizlik oranlarının %10’a kadar çıkabileceğini, ekonominin de ortalama %7 küçüleceğini düşünüyorlar. Dolayısıyla yani her şey çok da normal değil, tabii ki bunun etkileri olacak İsveç’e hem topluma hem ekonomiye ama dediğim gibi bu tarz rahat uygulamalarla ikinci dalgadan daha az etkileneceklerini düşüyorlar, “ikinci dalga olacak biz o sırada” yani “biz bütün zorluğu şu anda yaşıyoruz o zaman bu kadar çok etkilenmeyeceğiz” diyorlar, buna inanıyorlar.

SB: Evet ilginç bir İsveç örneğini ve uygulamasını dinledik senden. Şimdi bir müzik arası verelim ama eğer uygunsan bizden ayrılma, biraz Özgür hoca ile konuştuktan sonra tekrar seninle görüşelim. O zaman ilk parçamızı dinliyoruz, ilk parçamız Yves Montand’dan geliyor ‘Bella Ciao’.

SB: 94.9 Açık Radyo’dayız, Önce Sağlık programında Pınar Dinç ve Özgür Karcıoğlu ile konuşmamızı sürdürüyoruz. Yves Montand’dan ‘Bella Ciao’ isimli parçayı dinledik.

AT: Sevgili Özgür Karcıoğlu hoş geldiniz öncelikle.

Özgür Karcıoğlu: Merhaba, hoş bulduk!

AT: Çok teşekkürler, sizi 1 Mayıs’ta yakalayabildik Samatya Eğitim ve Araştırma Acil Tıp Şefi, çok yoğun çalışıyorsunuz bu ara. Ön taraflarda, ön sıralarda siz varsınız, ondan dolayı da biz 1 Mayıs’ı kaçırmadık. Bu yoğun çalışmaların içinde covid-19 ile ilgili koronavirüsle ilgili bir kitap hazırladınız, klinik bir kitap hazırladınız, sanıyorum deneyimlerinizi de aktardınız bu kitapta. Türkiye’den çıkan bu kapsamdaki ilk kitap mı ve bu kitabın içeriğinden bize söz edebilir misiniz?

ÖK: Öncelikle teşekkürler, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü herkesin kutlarım. Tabii burada 1 Mayıs deyince bir not eklemeden geçemeyeceğim. Emekçi anlamında yani insanların kafasında farklı algılamalar var, doktorlar sırça köşklerinden topluma biraz üstten bakan, belki de tarihte öyle bir yerleri vardı ama şu anda emek cephesinin çok içinde, çok fazla emekçi olan bir kitleyiz hekimler olarak ve aynı zamanda tabii hemşireler ve diğer yardımcı sağlık personeli olarak. Bu açıdan toplumdaki o algının da yavaş yavaş yıkıldığını 1 Mayıs vesilesiyle aslında onu da iletmek istedim. Sağlıkçılar belki diğer emekçilerden daha da fazla, daha uzun saatler mesai yapan ve bu da çok fazla bilinmiyor toplumda, mesela bir hekimin 36 saat aralıksız çalışabildiğini duyan kişiler biraz şaşırabiliyorlar. Onu da hatırlatmak istedim. Kitapla ilgili konuya geleceğiz ama ilk mi tam emin değilim, Çapa’da Tufan Tülek hoca var, direk bir samimiyetim yok ama dışarıdan takip ettiğim bir kişi, o da sanıyorum covid-19 ve olgularla anlatan bir kitap çıkardı. Fakat anladığım kadarıyla benim kitap olaya daha bütünsel bakan, yani tanı, bulaş nasıl oluyor, tanı nasıl konuyor, radyolojik bulgular, yandaş hastalıkların etkisi nedir, kalp krizi geçirir mi bu kişiler, yeni doğanda, gebede neler yaşanır, yaşlılarda neler yaşanır, tedavide hangi noktalara vurgulamak gerekir? Bu şekilde olaya daha bütünsel bakmak anlamında ilk olduğunu düşünebiliyorum. İki versiyonda çıkardım yani tek bir kitap değil aslında iki tip bir kitap; halka yönelik özet bir versiyonu var, kolay okunur, 70 sayfa civarı, biraz da dil anlamında da halka daha yakın, tabii tamamen halk dili diyemeyeceğim, sonuçta tıpla ilgili bir kitabın tamamen halk dili olması da çok mümkün değil ama olabildiğince halk diline yakın yani herkesin daha kolay anlayabileceği ve okuyabileceği bir şey çıkarmaya çalıştım. Diğer ikinci versiyon ise hekim ve sağlıkçılara yönelik, yani hemşirelere, hekimlere yönelik, o 230 sayfa civarı yani biraz daha ayrıntılı bilgi içeriyor. Orada daha güncel bazı tartışılan tedaviler, örneğin RHDNAS tedavisi yani ‘dornaz alfa’ diye bilinen tedaviden tutun plazma infüzyonu mesela şu an çok konuşuluyor ya da bulaşla ilgili “sağlıkçılar kendini bulaştan nasıl korur, halk kendini bulaştan nasıl korur?”un biraz daha teknik ayrıntılı açıklamaların olduğu, ilaçların daha ayrıntılı yani moleküler düzeyde ilaçların nasıl davrandığı ya da yurt dışında çok kullanılıp Türkiye’de kullanılmayan bazı ilaçlar var. Türkiye’de kullanılanlar tabii daha ayrıntılı olarak açıklanıyor. Bu açıdan güzel bir çalışma olduğunu düşünüyorum, ben de gurur duyuyorum kitabımla ama ilginç bir şekilde dışarıdan kişiler benden daha fazla önem verebiliyorlar bu kitaba. Herhalde bir açlık var bu konuda, açlık derken aslında bilgi kirliliği var yani bilgi açlığı olduğunu çok söyleyemeyiz, şu anda bir internet çağını da yaşıyoruz tabii, kişiler iki tıklama ile çok güncel, örneğin bir ilaçla ilgili araştırma yapıyorsunuz iki tıklama ile Amerika bu konuda ne diyor, Çin bu konuda ne diyor ya da ne bulgular gelişmiş? Bunlara çok hızlı ulaşabiliyorsunuz ama burada şu çağımızda yaşadığımız bilgi kirliliği bize şunu da getiriyor aslında bilgiye ulaşmakta zorluğu getiriyor. Yani süzülmüş, özetlenmiş “işte bu ilaç kullanılıyor mu?” diye baktığımızda bir sürü bilginin içinde gerçeğe ulaşmak biraz zor oluyor. Plazma tedavisinde bunu çok net gördük, herkeste çok büyük bir ümit uyandırıldı fakat gerçeğe baktığınızda, çalışmalara ve pratiğe baktığınızda aslında o kadar fazla ümitlenmemek gerektiğini gördük. Yine ‘dornaz alfa’ tedavisiyle bir anda bir fırtına koparıldı, fakat aslında eskiden beri bilinen ve daha eski çalışmaların net bir sonuç vermediği bir konu olduğunu ortaya koyabiliyoruz. Burada dediğim gibi biraz önce Pınar hanımın konuşmasında konuşulan gibi kanıta dayalı tıp çok önemli, çünkü herkes bir şeyler ortaya atıyor, geleneksel ve alternatif tıpta da bunu çok gördük, sülükler, hacamatlar bir anda ortalıkta dolaştı fakat biz kanıta dayalı tıp olarak baktığımızda bunların bir kısmının aslında bilimin çok da içinde yer almadığını ortaya koymaya çalıştık. Sorularınızla devam edebiliriz.

SB: Bu kadar yoğun bir çalışma temposu arasında böyle bir eseri ortaya çıkarmış olmanız inanılmaz bir şey, kutlarız. Şu anda tabii insanlar sokağa çıkamıyor ve kitapçılar kapalı ama piyasaya verildi mi, kitaba ulaşmak mümkün mü?

ÖK: Yayınevim ematip.com sahibi Adnan Aslan’a da buradan teşekkür etmek istiyorum çünkü burada tuhaf bir şekilde kitabın halka yönelik olan özellikle ücretsiz bir şekilde okura ulaşmasını sağladı. Bu da çok güzel, çok pozitif bir şey oldu bizim için, diğer hekimlere ve sağlıkçılara yönelik olan şu an dizgi aşamasında pdf’si daha düzeltmelerden geçmedi, onun için o da birkaç gün içinde okura ulaşmış olacak.

SB: Çok güzel.

ÖK: Ama öncelikle çok rahatlıkla ulaşılabiliyor, hatta isteyenlere e-mail’leri verilirse hemen gönderebiliriz. Bu tabii dediğim gibi Türkiye’de bilgi kirliliğinin önüne geçmek açısından, doğru ve özet bilgiye ulaşmak açısından önemli. Tabii bir de grafikler, şekilleri de çok kullanmaya çalıştım çünkü uzun uzun paragrafları ben de okuyamıyorum, yani bir yazı önüme geldiğinde 10 sayfa yazı, bir sürü paragraflar var, ben ne zaman onları okuyacağım? Ama içinde çok özet bir grafik olduğunda, mesela Çin’de vakaların gelişimi güzel bir grafikle aslında bütün yazıyı bir şeyle özetleyebiliyorsunuz.

SB: Tabii.

ÖK: İnsanlar daha çok ona bakıyor, o görselliği çok kullanmaya çalıştım açıkçası.

AT: Biraz acil tıp stili de olmuştur kitap diye düşünüyorum çünkü acil tıpta her şey pratiktir, kitapta eminim makalelerden damıtılmış tarafları da olsa özet ve pratik bilgiye yöneliktir. Özellikle şunu düşünüyorum, şu andaki intern’lerin eğitimleri de aksadı, mesela intern’ler için belki bu kitap çok yararlı olabilir diye hep düşündüm, ondan dolayı intern arkadaşlara özellikle bu programı dinlemelerini rica ettim. Belki onlar size ulaşıp bu kitabı edinebilirler, çok yakında çünkü sahaya çıkabilir onlar.

ÖK: Tabii ki, orayla ilgili şunu söyleyebilirim, biraz İngilizceniz varsa dünyadaki bilgilere ulaşmanız çok kolay ama ülkeye bunları yorumlamak, ülkeye ve biraz da hastaya özel kurgulamak aslında hekimliğin deneyim dediğimiz kısmıyla ilişkili. Hızla bir sürü protokolleri indirip bakabiliyorsunuz ama hastanın başına geldiğinizde hasta size öyle bir şey söylüyor ki, mesela tamam ilacı yazıyorsunuz ama hasta diyor ki “benim şeker hastalığım da var, bir de evde küçük çocuk var, ona da geçebilir. Küçük çocukta da şöyle ek bir hastalık var” yani bu hiçbir protokolde yazmayan bir şey, şu anda doğaçlama söylüyorum bu hasta senaryosunu. Bu hastada hiçbir protokolde yazmayan duruma özel, siz hemen kafanızdan bir kurgu geliştirip “o zaman şu ilacı değil de bunu almanız gerekiyor” ya da bazı ilaçlar kalp hastalarına sıkıntı yaratabiliyor, bununla ilgili bir protokol geliştirmeniz gerekiyor. Bunun gibi hekimlik aslında çok pratiğe dönük ve ani refleksleri gerektiren bir konu, aynı zamanda hastaya özel rehberler geliştirmemizi gerektiren bir konu.

SB: Hocam başlarken sağlık çalışanları aslında nasıl bir emekçi rol oynadıklarını ve şu anda gerçek emekçiler olarak tanımlandığını, konumlandığına değindiniz ancak elimde bir yazı var, Sophie Roborgh ve Larissa Fast isimli Manchester üniversitesinden iki kişi bir yazı yazdılar ve orada evet sağlık çalışanları her yerde alkışlanıyor, belirli saatlerde insanlar korna çalıp, camlara çıkıp alkışlıyorlar, onlara destek veriyorlar ama Yemen, Afganistan, Suriye, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Sudan’da sağlıkçılara saldırılardan bahsetmekte ve aynı yazıda hükümetlerin uyguladığı politikaları eleştiren, sorgulayan hekimler sorun yaşıyor bazı ülkelerde diye, bu bazı ülkeler arasına Çin, Tayland, Türkiye ve Pakistan’ı da yazmışlar, örnek vermişler. Böyle sorunlar yaşanan ülkeler de var.

Kitabın dışında, neler yaşıyorsunuz acil servisinde? Yani “yoğunluk azaldı artık, yavaş yavaş hasta sayısı, bize başvuranlar azaldı” diyorlar. Acil hekimlikleri nelerle karşılaştınız bu pandemi döneminde?

ÖK: Biz pandeminin ilk başlarından beri, Ocak ve Şubat aylarından beri 4 tane pandemi hastanesi belirlendi İstanbul’da, bunlardan birisiydi İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi, diğerleri Kartal, Bakırköy Sadi Konuk ve Sultangazi Haseki hastaneleriydi. Biz onlar kadar değil aslında hasta sayımız, örneğin Bakırköy Sadi Konuk bizden daha fazla hasta gördü ama biz de fazla görenler içindeydik. Önceden de tabii fazla hasta görmeye alışık bir hekim kitlesiyle birlikte çalışıyoruz. Biraz da hep Türkiye’deki hekimler acaba fazla mı başarılı diye bir şey dönüyor televizyonlarda çok konuşulan bir şey. Büyük oranda katılıyorum, biz çünkü domuz gribinde bir anda 300-400 hasta gelen hastaneye bir anda 1000 hasta geldi, yani 3-4 kata katlandı, istatistiksel olarak 3 kat gibi bir oran ortaya çıkıyor domuz gribindeki artış. Onun dışında diğer başka durumlarda da bunları yaşıyoruz. Biz zaten Kasım ve Aralık aylarında kronik obstrüktif akciğer hastalıkları, zatürre gibi hastaların çok hızla acil servislere gelmesiyle birlikte ve hastanelerde yoğun bakımları doldurmasıyla birlikte zaten afete yakın bir durumu yaşıyoruz. Sadece zatürrelerde değil, trafik kazalarından tutun başka durumlar da ya da terör patlamaları gibi birçok durum da acil servisler için bir yük her an oluşturabiliyor. Her gün siz yeni bir sürprizle güne uyanıyorsunuz. Bu nedenle biraz Türk doktorlarının bağışıklığı var diyeyim ya da alışkanlığı var bu konularda, Avrupa’ya göre bizim daha deneyim biriktirdiğimiz bir alan bu. Tabii ki pandemi çok yeni şeyler getirdi, biz diğer kliniklerle birlikte iyi bir organizasyon kuran hastanelerden bir tanesiyiz, enfeksiyon kliniği, dahiliye, iç hastalıkları, aile hekimliği ve hatta bu konuyla biraz uzak gibi görünen cerrahi klinikler bile acil servise gerekli destekleri verdiler ve yeni bir organizasyona gittik. Burada en temel sorunlarımızdan biri covid düşünülen hasta ile covid düşünülmeyen hani diğer konularda, ayak bileği burkulmasıyla gelen genç bir kişiyi düşünün, diğer tarafta 60 yaşında öksüren ve her tarafından covid olduğunu herkesin düşünebileceği bir hastayı düşünün. Bu iki hastayı yanyana getirdiğinizde zaten gence de bulaştırma riskini yaşayacaksınız.

SB: Elbette.

ÖK: O nedenle bu iki grubu ayırmak durumundayız ama ayırmak derken o kadar kolay olmuyor çünkü acil servislerin fiziksel yükünü zar zor idare edecek kadar yeterli bir alanda diye düşünelim ama çok geniş geniş böyle hadi şuraya da şu yapalım buraya da bu yapalım diyebileceğimiz kadar geniş alanımız yoktu. Bu nedenle bir yeri non-covid bölümü bir yeri de covid bölümü diye ayırmak durumunda kaldık. Bu da ek yükler getirdi çünkü bir yerleri ayırdığınız zaman ek personele ihtiyacınız oluyor, yani orada sürekli çalıştıracağınız hemşirelere, vs. ihtiyacınız oluyor. Bu insanları ayırmak için triyaj bölümünü ayırmak durumunda kaldık ve orada deneyimli hemşireler hastaların ateşine, öksürüğüne, nefes darlığı olup olmadığına bakarak covid şüpheli ve covid şüpheli olmayan diye hastaları ayırarak davrandık. Bu konuda iyi bir organizasyon yaptığımızı söyleyebilirim. Genel anlamda acil servisler bu konuda iyi bir sınav verdi, tabii ki diğer branşlar da yani yoğun bakımlar da eskiye göre farklı çalıştılar. Zaten kişisel koruyucu ekipmanların sürekli giyilerek çalışılması ek bir strestir.

SB: Çok haklısınız

ÖK: Bazen nefes alma zorluğuna kadar gidebilen durumlar yaşatıyor bu kişisel koruyucu ekipmanlar. Bir yandan elemanlarımızı çok iyi korumaya çalıştık ki benim de 2 asistanım ve 1’den fazla uzmanım evde yatarak tedavi gördüler, biri hastanede yatarak tedavi gördü. Hemen hemen her acil servisteki diğer arkadaşlarla konuştuğumda bunun olduğunu duyuyorum, yani hasta olan arkadaşlar ve evde tedavi olanlar olduğunu öğrendik ve oldukça fazla sayıda, yani İstanbul’da oldukça fazla sayıda sağlıkçı tedavi gördü. Bunu da hatırlatmak istedim.

SB: Ayşegül sorun var mı hocaya?

AT: Birden fazla sorumuz var, hemen bir tanesini soruyorum çünkü sosyal medyadan soru geldi. Her iki konuğa da sormam gereken şöyle bir sorum var “programa katkıda bulunan köpüşler kimin? Onu da belirtin de katılımcıya sempatimiz daha da artsın” diyorlar.

PD: Maalesef benim değil!

ÖK: İki köpek var evde, ikisi de terrier ve yaşları oldukça farklı, biri 2-2,5 yaşında diğeri 16-17 yaşında oldukça yaşlı. Onlar da tabii dışarıda, kapı filan açılıyor, çalınıyor, vs. onlara tepki gösteriyorlar şu anda.

AT: Programa katkıda bulunuyorlar!

ÖK: Herkese onlar da selam söylüyorlar.

SB: Size de bir selam bir başka müzik arasıyla gelsin, Pete Seeger’dan dinliyoruz ‘Guantanamera’.

SB: 94.9 Açık Radyo’dayız Önce Sağlık programında Pete Seeger’ın seslendirdiği ‘Guantanamera’ parçayı ve Pınar Dinç ile Özgür Karcıoğlu’yla söyleşimizi sürdürüyoruz. Hocam dinleyicilerden mesajlar geliyormuş “kitabı nasıl ediniriz?” diye, bilgi verebilir misiniz lütfen?

ÖK: Kitabevinin adını söylemiştim ama belki o kaçmıştır ematip.com buradan verebiliriz ya da ben ayrıca e-mail’imi verebilirim size belki program akışında daha sonra internet sitesinden buluruz.

SB: Ematıp’tan bulabilirler.

AT: Ematıp’ta ben de gördüm şimdi, sosyal medya hesabımda da ‘tozerenaysegul’ diye bir sosyal medya hesabım var, oraya da bizi dinleyenler hemen bakabilirler. Ben Ematıp’ın linkini göndereceğim, ematip.com adresine girdiğinizde ücretsiz olarak bu kitaba ulaşma yolu direkt bu kitabevinin açıklamasında var, hem whatsApp hattında hem özel telefon hattı var müşteri hizmetlerinin. Bence en doğru yol bu kitapevinin internet sitesine girmektir. Lütfen sosyal medya hesabıma baksınlar, birkaç dakika içinde oradan paylaşıyor olacağım.

SB: Türkiye’deki acil tıpların durumunu Sayın Özgür Karcıoğlu özetledi, Pınar bir soru sana, İsveç’te hastanelerde bu yoğunluk yaşanmasıyla ilgili bir haber var mı?

PD: Evet İsveç’te acil bakım yatak sayısı zaten çok sınırlıydı, çok iyi bir sayı yoktu elimizde, dolayısıyla tabii ki önlemleri çok fazla aldılar buna dair. Burada hastaneye gitmek zaten zor, geçenlerde de biliyorsunuz İsveç’ten bir hastayı ambulans uçakla aldı Türkiye, bayağı bir sansasyon yarattı, bir sürü yalan haber de çıktı hakkında. Yani İsveç’te azıcık yaşayan herkes bilir ki burada doktor görmek zordur, hemşire görürsünüz genelde ve bekleme süreleri uzundur falan. Dolayısıyla kapasiteyi çok dikkatli kullanmaya çalışıyorlar, acil olmayan randevular erteleniyor ve Özgür bey de bahsetti Türkiye’de yapılan, burada hastanelerin önünde çadırlar kuruldu, ilk muayene, ilk kontrol de oralarda yapmaya çalışıyorlar. Yani kendim gidip görmedim, hastanelere yaklaşmamaya çalışıyorum ama böyle olduğuna dair haberler okudum.

SB: Peki Ayşegül sana bırakıyorum.

AT: Özgür hocaya bir sorum var, siz çok deneyimli bir hekimsiniz Özgür Karcıoğlu, “bu pandemiden şunu öğrendim” dediğiniz 3 şey nedir hekimlik hayatınıza adapte edebileceğiniz?

ÖK: Hızlıca özetlemek zor olan bir soru. Diğer deneyimlerden öğrenmek, okumak, işte Çin ne yaşamış, Güney Kore ne yaşamış, Amerika şu an ne yaşıyor? Öğrenmek çok önemli fakat biraz önce bahsetmiştim, ülkeye, bölgeye ve hastaya özel tedaviler veya yaklaşımlar kurgulamak durumundayız. Bir rehberleri standart bir yaklaşım için kullanıyoruz, önemli fakat hastayla baş başa kaldığımızda hastaya ait faktörler bizi başka bir kıyıya sürükleyebiliyor. Hekim sürekli olarak buna açık olan bir kişi olması gerekiyor. Birincisi bu diye düşünüyorum, ikincisi bilimin rehberliği yani burada tabii farklı yönlerde bu anlaşılabilir ama şöyle örneklemek istiyorum, birkaç gün az olgu açıklanması ülkede vakaların bittiği anlamına gelmez ya da salgının bittiği anlamına gelmez. Evet yetkililer de zaten bir iyimser hava verirken aynı zamanda da “bu iş bitmemiştir” diye ikinci cümlede bunu söylemek istiyorum; “hızlı iyimserlik öldürür” diyebilirim. Verilerin gerçekçi incelenmesiyle biz biraz daha gerçekçi ve kötümser tarafta kalmaya çalışıyoruz. Benim konuştuğum diğer hekimler de, siyasi görüşleri çok geniş bir yelpazede değişen kişilerle görüştüğümüzde biraz daha kötümser gerçekçi tarafta olduğumuzu hekimler olarak söyleyebilirim. Burada bilimin rehberliğini önde tutmak gerekiyor, örneğin test yapıldıkça vaka sayısı artıyor diye bir mit ortaya çıktı, evet test yapıldıkça vaka sayısı artar çünkü toplumun içinde bu vakalar var. Siz test yapma kriterlerini nasıl belirlerseniz ona göre zaten vakaları yakalarsınız. Burada tabii testlerle ilgili çok farklı şekillerde düşünceler ortaya çıkıyor, biz gerçekten de testlere çok güvenmiyoruz, şöyle, yanlış negatifliği çok fazla olan testler, bütün dünyada %30-40’larda yanlış negatif, PCR’dan sürüntü testinden bahsediyorum.

SB: Evet.

ÖK: Ki kendi deneyimimizde de yani eşim evde tedavi gördü, ateşi yükseldi ve koku alamama gibi bütün bulguları ortaya çıktı ama ona rağmen testi negatifti fakat biz, biraz önce de hani Türk doktorlarının ne kadar başarılı olduğu konusunda konuşmuştuk, herhalde burada da başarılı olduğumuz bir kriter ortaya çıkıyor; biz çok hızlı bir şekilde test sonucunu falan beklemeden, ya da neredeyse hiçbir şey beklemeden hastayı tedaviye başlıyoruz klinik ve öyküyle.

SB: Zaten klinik öykü ve hele bir de üzerine tomografide bulgular ortaya çıkarsa testin sonucu ne olursa olsun hatta testin sonucunu beklemeden başlamak lazım.

ÖK: Evet tomografi bulguları, ki bu saydıklarımızın hepsi bile değil, evet bazen tomografik bulgusu olmayan kişide de klinik artı öykü örneğin ara ara yükselen ateş, artı işte öksürük var, çok hafif eforla artan bir nefes darlığı olan bir kişide zaten başka bir şey beklemenize gerek yok. Hiçbir hastada birbirine uyan, şablon gibi ortaya koyabileceğiniz bulgular yok, yani her hastada ateş, öksürük ve nefes darlığı diye ararsanız hiçbir hasta bulamıyorsunuz. Her hastada hiçbir şeyi bir takım halinde bulamıyorsunuz; bazı hastada ishal artı nefes darlığı oluyor, diğer hastada kas ağrıları artı ateş oluyor. Yani birisinde olanlar diğerinde hiç olmayabiliyor. Bu kadar farklı tabloda karşımıza çıkan bir virüs hastalığında biz neredeyse doğru hastaları, doğru tedavileri yaptık diye düşünüyorum bilimin rehberliğinde.

SB: Bu çok önemli bir şey, çok da doğru bir şey, dünya deneyiminde de aynı söylediğiniz gibi gözlemler var. Hiçbir şekilde standart ve böyle belirli bir kalıba uyacak bir vaka tanımı yok galiba değil mi

ÖK: Evet, bazen medyada veya basında şöyle çıkabiliyor “hastalar covid pozitif çıktı, eve gönderildi, bu nasıl oldu?” vs. yani covid pozitif olan hasta eve de gönderilir, evde tedavi edilir ki biraz önce de bahsettiğim eşimde de öyle oldu. Yani evde tedavi olur çünkü hastaneler gerçekten kötü hastalara ayrılmak durumunda.

SB: Tabii tabii.

ÖK: Bu nedenle hekimler bu triyajı, bu ayrımı çok iyi yapabiliyorlar ülkemizde çünkü diğer hastalıklarda da bunu yapıyoruz yani bir şeker hastası idrar yolu enfeksiyonu olduğunda da biz bu ayrımı yapıyoruz, bu kişi evde bu tedaviyi alabilir mi diye bakıyoruz. Onun için aslında alışığız diye düşünüyorum. Üçüncü bir nokta

SB: Çok önemli mesajlar verdiniz; pratik olarak hasta gören bir acil hekimi olarak çok çok doğru. Ayşegül sorun var mı?

AT: Üçüncüyü bekliyorum.

ÖK: İlk baştaki hem 1 Mayıs emek ve dayanışma günüyle ilgili bir şey ‘hastalık ayrım yapmıyor’ diye de bir slogan ortaya çıkarıldı ona da ufak bir muhalefetimiz var. Evet yapıyor, yani bir işçi servisinde fiziksel uzaklık kuralına çok uyulmaması örneğin polisi çok fazla ilgilendirmiyor, evet o işçi servisi yoluna devam ediyor ama diğer bir araca bakılabiliyor. Vardiyalarda veya iş yerlerinde, fabrikalarda insanlar daha sıkışık pozisyonlarda bulunabiliyorlar bu da sınıfsal yönünü ortaya koyuyor herhalde virüs hastalığının?

SB: Elbette

ÖK: Bu da üçüncü boyutu.

AT: Son bir soru gelsin, belki bir soruluk daha hakkımız olur, yaklaşık 7-8 dakikamız kaldı. Bu Türkiye’de ilk vaka çıktığında 11 Mart’ta tabii başka ülkelerde vakalar çıkmıştı, hastanelerin çok yoğun olduğu bilgisi alınıyordu, sağlık hizmeti belli ülkelerde çökme noktasına geldiği bilgisi vardı. Siz bir pandemi hastanesinin acil tıp şefi olarak görevdeydiniz, bu ilk vaka çıktıktan sonra asistanlarınızı, uzmanlarınızı nasıl motive ettiniz? Buna bağlı bir soru daha sorayım, hasta-hekim ilişkisinin hep sorunlu yanlarını gördük son zamanlarda, sağlıkta şiddet yasası da buna bağlı olarak çıktı. Hasta-hekim ilişkisini nasıl düzenlediniz?

ÖK: Burada aslında tek bir düzlem üzerinde ilerleme değil de biraz inişli çıkışlı bir gidişten söz edebiliriz. Hastanede hızlıca, aslında yataklar boşaltılmaya ya da covid hastalarının daha kolay yatırılabilmesi için bakanlığın da desteğiyle bir karar alındı. Elektif dediğimiz daha başka zamanda yapılabilecek olan ameliyatlar ya da diğer muayeneler ertelenmeye çalışıldı. Bu tabii %100 bir şey değil yani “hiçbir şekilde elektif ameliyat yapılmadı o günden itibaren” demek çok kolay değil ama ağırlıkla covid hastalarını yatırılabileceği şekilde yataklar öncelikle covid’e ayrıldı diyelim. Yüzde olarak %70-80’lere varan pandemi hastanelerinde özellikle yatakların covid’le hızlı bir şekilde dolduğunu söyleyebiliriz. Burada ilk başta aslında covid düşünülen her hastanın hemen hastaneye yatırılması gibi bir pratik de ortaya konmuşken daha sonra giderek baktık ki bu şekilde olmayacak daha ciddi durumda olan, işte nefes darlığı olan, tomografide belli bulguları olan, ateşi yüksek seyreden hastalar gibi belli kriterlerle hastalar hastaneye yatırılıp diğerleri tedaviyi evde tamamlamak üzere ayrılmış oldu. Bu da hastanelere bir rahatlık getirdi, onun dışında lokal faktörler var; eski boşaltılmış olan Haseki Hastanesi’nin 100 kadar yatağının Samatya’ya verilerek oranın da covid hastalarıyla doldurulması gibi lokal bazı rahatlatıcı önlemler alındı. En sonunda şu an açılmış olan Şehir Hastanesi’ne de covid hastaları yatırılabiliyor. Bunun gibi lokal şeylerle birlikte şu anda çok büyük bir felaket yaşanmadan yani bu hastalara yer bulamamak gibi, diğer ülkelerde bazen Fransa, İspanya, İtalya örneklerinde görülen bazı sıkıntılı durumlara henüz geçmedik. Fakat geleceğe yönelik biraz daha temkinli olmaya çalışıyorum, yani gelecekte bunların olmayacağını da çok net söyleyemiyorum. Hastayla ilgili ilişkilerde biz bir kere genel ilkelerimiz aslında devam ediyor, hastayla açık davranma ilkemizde ısrarcıyız, yani hastanın ne olduğunu hastaya net olarak söylemek ve hastanın önündeki alternatifleri hastaya net olarak koymak yani “bu tedaviyi almazsan daha kötüleşirsin, burada hastaneye yatman gerekiyor, şu noktada hastayı yoğun bakıma alıyoruz” gibi net bilgileri hastayla birlikte paylaşıyoruz. Sorun yaşamıyor muyuz? Yaşıyoruz, burada bizi en çok zorlayan şeylerden bir tanesi hastaya her şey anlatılmasına rağmen eve gitmeyi ya da hastaneden ayrılma noktasında ısrarcı olduğu durumlar olabiliyor. Bu sıkıntılı bir durum çünkü adli bir rapor mu düzenleyeceksiniz, hastayı zorla tutamıyorsunuz bilinci açık olan ve “ben ayrılmak istiyorum hastaneden” diyen bir kişi siz T.C. yasalarına göre tutamazsınız, hastanede zorla bir şey yapamazsınız kişiye. Fakat bir yandan da onun bulaştırıcılığı söz konusu gibi ikilemler var, bu bütün hukukçuların, hekimlerin aynı noktada buluşamayacağı kadar dilemma var diyebilirim yani burada iki uçta da düşünülebiliyor. Burada sıkıntılar yaşadık.

SB: Son 1 hafta içinde azalma oldu mu başvuran hasta sayısında?

ÖK: Genel bir azalma var fakat onda şunun da etkili olduğunu düşünüyorum, biliyorsunuz 10 gün kadar önce Resmi Gazete’de bir karar veya yasa yayınlandı; özel hastanelerin de bu hastalara ücret talep etmeden bakabileceğiyle ilgili, bakması gerektiğiyle ilgili bir şey yayınlandı. Bu da hastaların, İstanbul’da biliyorsunuz 200’den fazla özel hastane var küçüklü büyüklü. Hastaların yayılması, bu nedenle tekil hastane düzeyinde bakıldığında sanki bir bariz azalma varmış gibi göründüğünü düşünüyorum. Aslında hasta toplamında çok büyük bir azalma değil de hastaların yayılması üzerinden öyle bir şey olduğunu düşünüyorum.

SB: Pınar senin son ekleyeceğin bir şey var mı? Biliyorum söyleyeceğin çok başka durumlar da var ama önemli bulduğun son bir noktayı vurgulamak istersen eğer sana bırakalım sözü.

PD: Belki şundan bahsedebilir, İsveç’te bu kadar az önlem alınmasında güven çok önemli bir kavram, devlet kurumları ve vatandaşları arasında bizim pek alışkın olmadığımız bir güven ilişkisi var burada. Dolayısıyla devlet ve devletin kurumları birtakım önerilerde bulunduğu zaman aslında insanlar bunu dinliyorlar, buna daha çok saygı gösteriyorlar. Yani burada bir güven ilişkisi var devlet kurumları ve vatandaşlar arasında, aslında devlet ve kurumları birtakım önerilerde bulunduğu zaman halk sağlığı açısından vatandaşlarına, vatandaşlar da bunu büyük bir oranda kabul ediyorlar, güveniyorlar buna ve bunu dinliyorlar. Bazı çalışmalar bu dönemde hükümete olan güvenin arttığını ve Kamu Sağlığı Kurumu’na olan güveni %80’lere vardığını gösteriyor, bazı çalışmalar da bunun %50 seviyesinde olduğunu söylüyor ama yine de genel olarak aslında bir güvenden bahsedebiliriz, güven görüyorum ben burada ve T.C. vatandaşı olarak bu beni bayağı şaşırtıyor diyebilirim son olarak.

AT: 1 dakikalık bir soru sorabilir miyim Özgür Karcıoğlu’na?

ÖK: Bekliyorum buyurun.

AT: Son bir BBC’de de yayınlanan bir haber vardı, Richard Levithan sanıyorum o da bir acil tıp uzmanı, onun bir sessiz hipoksi ile bir bulgusu vardı. Bu konuda New York’ta çalışmış, hastaların oksijen düzeyi gerçekten burada belirtildiği gibi klinikle uyumsuz şekilde daha mı hızlı düşüyor covid hastalığında?

ÖK: Evet olabiliyor, yani bildiğiniz gibi bu virüs solunum yolu epiteline veya onu veya solunum yolundaki hücrelere yapışan ve onları hasta eden ve o şekilde yayılan bir virüs. Burada bir süre boyunca ilk birkaç gün hastalıkta hasta çok bir şey fark etmeden, aslında satürasyonu, oksijen düzeyi düşmesine rağmen hasta çok bir şey fark etmiyor. Aslında herkesin anlaması için şuna benzetiyorum, akciğerinin bir kısmı ameliyatla alınan bir kişide dışarıdan baktığınızda diğer kişiler gibi odanın içinde oturup normal bir konuşma yürütebilir, yani aslında normalde gereğinden fazla akciğerimiz var diye düşünebiliriz genç bir kişide, bu nedenle o gereksiz olan kısmını enfekte ettiğinde çok da bulgu gelişmiyor ama o kişi aynı zamanda birkaç kat merdiven çıkmaya çalışırsa tabii ki nefes darlığı ortaya çıkıyor. Yani dışarıdan ‘gizli hipoksi’ dediğimiz aslında böyle bir şey. O nedenle bizim en çok önem verdiğimiz bulgulardan bir tanesi ‘efor disklesi’ dediğimiz yani bir iş yapmakla ortaya çıkan diskle veya nefes darlığı. Bu nedenle aslında buradan bir mesaj şöyle çıkabilir, hastalar düşük düzeyde, az miktarda bulguları olduğunda acil servislere veya hastanelere yahut aile sağlığı merkezlerine başvurmalarının değerli olduğu ortaya çıkıyor. Gecikmiş başvuruların hasta açısından olumsuz sonuçlarının olabileceğini söyleyebiliriz. En ufak bulguda, yani gerçek anlamda ölçülen bir ateşiniz varsa, birkaç kat merdiven çıkmakla önceden olmayan bir nefes darlığını ortaya çıkmış oluyorsa ya da öksürük, boğaz ağrısı, nefes darlığı gibi bulgularla hızlı bir şekilde başvurmanız aslında gerekiyor.

SB: Programın ne yazık ki sonuna geldik, her programda böyle olmaz ama “yahu 1 saatimiz daha olsaydı keşke!” diye düşündüğüm bir program oldu. Ben her iki konuğumuza da çok teşekkür edeyim. Pınar uzaklardan katıldın ve İsveç’te neler olup bittiğini anlattın.

PD: Ben teşekkür ederim.

SB: Bir de bir not düşeyim, ‘Akademinin halleri ve akademisyenlere reva görülenler’ üzerine Birikim’de çıkan yazını çok severek ve çok katılarak okudum, kutlarım, teşekkür ederim ve öneririm.

PD: Çok teşekkür ederim, çok naziksiniz.

SB: Özgür hocam size de çok teşekkürler hem verdiğiniz bilgiler için hem de emeğiniz ve bütün bu sıkışıklığınız ve yoğunluğunuz arasında böyle bir eseri ortaya çıkardığınız için de hem kutlarım hem de çok takdir ettim, çok önemli bir şey yapmışsınız, sağ olun efendim.

ÖK: Teşekkürler, ben de yayınınız için teşekkür ederim, iyi günler, sağlıklı günler diliyorum herkese.

AT: Çok teşekkür ederiz, bir kez daha hatırlatalım, ematip.com’dan Prof. Dr. Özgür Karcıoğlu’nun Covid-19 kitaplarına ulaşabilirsiniz. Sevgili Pınar Dinç çok teşekkür ederiz.

SB: Evet bütün dinleyicilerimize de teşekkür edip kendilerine Klaus Nomi ile veda edelim ‘Wasting my times’ isimli parça ile programımızı kapıyoruz. Bu arada dinleyicilerimiz arasında, sadık dinleyicilerimizdenmiş galiba –Ayşegül sen belirttin- Vivet Kanetti’ye de selamlarımızı iletelim buradan. Herkese iyi hafta sonları dileyelim.

AT: Hoşça kalın.

14:00 – 14:30  Bir Yaşam Dili (Yeni program) / Hazırlayanlar: Deniz Spatar ve Canan İrtem

İsmini Marshall Rosenberg’in Şiddetsiz İletişim – Bir Yaşam Dili kitabından alan programda, anlaşmazlık içindeki bütün tarafları empati ile can-ı gönülden dinleyerek anlama, bu yoldan bağlantı kurarak işbirliği zemini yaratma ve herkesin ihtiyacının gözetildiği ortak çözümler üretme sanatı olan Şiddetsiz İletişim, çeşitli boyutları ile ayrıntılı olarak ele alınıyor.

Facebook.com/Şiddetsiz İletişim Türkiye

***

Yazlığa Taşınıyoruz

1 Mayıs’ta sunduğumuz (Cuma,14.00) program bizim için çok özel çünkü 8 Mayıs’tan itibaren yazlığa yani YouTube’a taşınıyoruz. Peki bu karara nasıl vardık? Merak ediyorsanız, tüm şeffaflığımızla 1 Mayıs’ta saat 14.00’te yayınlanacak programımızda anlattık. İyi ki varsın @açıkradyo. Şiddetsiz İletişim’in yaygınlaşmasına sunduğun katkı bizim için çok kıymetli. Şimdi bahar, yaza dönüyor. Yazlığa taşınıyoruz. 8 Mayıs’tan itibaren YouTube’tayız. Canan İrtem ve Deniz Spatar ile Zürafa Sohbetleri… Açık Radyo’da edindiğimiz tecrübeyi, kıymetlilerimizi, tatlı kış günü gülüşlerini, pek keyifli anılarımızı, güven ve uyumu, çok şükür hala birer çocuk gibi şaşırmamızı, eskimeyen dostlukları, uluslararası topluluğumuzun sesini, desteğini, kitaplarımızı, Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanındaki dinleyicilerimize sunduğumuz online seminerleri, ritüellerimizi, 8 Mayıs’tan itibaren YouTube’a taşıyoruz. YouTube için linkimiz: bit.ly/zurafasohbetleri

14:30 – 15:30 Wanderer / Can Denizci / (Richard Wagner özel programı)

Doğumunun 200. yılında Richard Wagner özel programı. 19. yüzyıl operasının en önde gelen iki isminden biri olan ve müziğin üst dilinin üstadı sayılan Wagner’in hayatı ve eserleri Wanderer’de

15:30 – 16:30 Sinefil / Melis Behlil ve Yeşim Burul Seven / Sinemasever muhabbetleri

sinefil-20200501

Sinefil kayıt arşivi

16:30 – 17:00 Kavanozdaki Yıldız (Yeni program) / Hazırlayanlar: İsmail Başöz, Haluk Levent ve Mustafa Yılmazer

kavanozdaki-yildiz-20200501

Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin toplumsal ve ekonomik etkilerini  kapsamlı biçimde ele almaya gayret eden bir program.

Evrim Ağacı / Spotify

evrimagaci.org/podcast

facebook.com/treeofevolution

17:00 – 18:00 Dünyanın Cazı / Duygu Argın, Sanat Deliorman, Başak Yavuz, Levent Öget ve Ceyhan Usanmaz

18:00 – 18:10 Gezegenin Geleceği / Uygar Özesmi / Ekoloji Günlüğü

Gezegenin Geleceği 1.5.2020

facebook.com/uygar.ozesmi.page

Gezegenin Geleceği kayıt arşivi

***

Ölüdeniz ve Kayaköy’deki sit alanlarına jeotermal sondaj kuyusu iznine karşı kampanya başlatıldı

Aa
+

İş insanı Abdulvahap Çelik’e izin ve ruhsat verilmesi üzerine  Fethiye Ekolojik Yaşam Derneği (FetDer) bir kampanya başlattı.

Gezegenin Geleceği

Gezegenin Geleceği

podcast servisi: iTunes / RSS

Ölüdeniz ve Kayaköy’deki doğal ve arkeolojik sit alanlarına 6 adet jeotermal sondaj kuyusu açılması için iş insanı Abdulvahap Çelik’e izin ve ruhsat verilmesi üzerine Fethiye Ekolojik Yaşam Derneği (FetDer) bir kampanya başlattı. Change.org/OludeniziKoru adresindeki kampanya, ruhsatın iptalini talep ediyor ve Çevresel Etki Değerlendirmesi aşamasında ilgili kurumları olumsuz görüş bildirmeye çağırıyor. FetDer, kampanya metninde, jeotermal sondaj sırasında oluşabilecek tehditlere değiniyor: “Buhar ve karbondioksit salımı, zemin oturması ve çökme, gürültü, patlama ve fışkırma, eriyikte bulunan arsenik, bor, siyanür, kükürt, nikel, kurşun, kobalt, kadmiyum, krom ve mangan gibi tehlikeli kimyasalların yer üstüne deşarjı, kabuklaşma önlemek için kullanılan sülfürik asit gibi kimyasalların salımı gibi sorunlar oluşabiliyor. Sondaj sonrası Jeotermal enerji tesisin işletilmesi süresince ise karbondioksit emisyonları, jeotermal sıvının ekstraksiyonu nedeniyle arazinin çökme riski, doğrudan akarsulara deşarj yoluyla yoğun su kirliliği, asit yağmurları nedeniyle toprağın, ağaçların, tarımsal ürünlerin, göller ve akarsuların olumsuz olarak etkilenmesi şeklinde yaşam döngüsüne ve küresel ısınmaya etkileri bulunuyor.” Tüm bu nedenlerle Ölüdeniz Çevresinde jeotermal sondajı yapılmaması gerektiğini savunan FetDer, kampanyayı okuyanlara şu ifadelerle sesleniyor: “Bu coğrafyada yaşayan bizler, bu cennetin yok edilmeden gelecek nesillere taşınmasını istiyoruz. Bu yüzden her noktası birbirinden değerli, senede 1,5 milyon turistin geldiği, Özel Çevre Koruma Bölgesi olan bu cennetin göz göre göre yok edilmesini seyretmeyeceğiz.” Siz de bu kampanyaya destek vermek isterseniz Change.org/OludeniziKoru adresini ziyaret edebilirsiniz.

“Ağaç kesim projesi iptal edilsin”

Muğla Çevre Platformu’nun, Ula ilçesi sınırlarındaki Çıtlık Ormanları’nda ağaç kesimi projesinin iptal edilmesi için yürüttüğü kampanyadaki 30 binin üzerinde imza, Orman Genel Müdürlüğü’ne teslim edildi. Muğla Çevre Platformu, Change.org/citlikormanlari adresinden imza atanlara gönderdiği emailde bu haberi şu şekilde duyurdu: “Değerli destekçilerimiz, Kampanyamızda eriştiğimiz başarıyı daha önce sizlerle paylaşmıştık. Mücadelemiz sonuç vermiş ve Çıtlık-Taşkesiği mevkiinde başlatılan ağaç kesimi durdurulmuş ve kesim sahasını işaretleyen tüm levhalar kaldırılmıştı. Ancak Taşkesiği Endüstriyel Plantasyon Projesinin iptal edildiği resmen açıklanana kadar mücadelemize devam edeceğimizi de belirtmiştik.  Sizlerin olağanüstü desteği ile kısa sürede 33.655 imza topladık. Bu güçlü desteğinizi de arkamıza alarak talebimizi muhatabımız Orman Genel Müdürlüğü’ne teslim ettik. Bundan sonra verilecek resmi cevabı bekleyeceğiz ve elbette sizlerle yeniden paylaşacağız. Çok umutluyuz. Güçlü kamuoyu desteğimiz ile bunu başaracağımıza inanıyoruz. Elbette mücadelemiz yalnızca imza kampanyası ile sınırlı değil. Gerekirse hukuki yollara başvurma konusunda da hazırlıklarımızı yapıyoruz. Sürecin daha fazla sosyal ve ekolojik tahribata neden olmadan, aklın ve vicdanın hakim geleceği şekilde sonuçlanmasını diliyoruz. Sağlık, sevgi ve dayanışma ile kalın.” Kampanyayı daha da güçlendirmek isterseniz Change.org/CitlikOrmanlari Adresinden imzanızı ekleyebilirsiniz.

“Alavara Koyu’nun sit derecesi düşürülmesin”

Muğla Çevre Platformu Datça Meclisi tarafından başlatılan kampanya, Datça’da Alavara Koyu’nun sit derecesinin düşürülmesine karşı çıkıyor. Change.org/DatcaAlavara adresindeki kampanyaya kısa sürede 5 binin üzerinde kişi imza attı. Muğla Çevre Platformu’nun en büyük endişesi, bu kararla birlikte bölgedeki doğal hayatı ortadan kaldıracak yapılaşmanın önünün açılacak olması. Kampanya metninde, bölgenin önemine şu ifadelerle değiniliyor: ‘’Datça-Emecik-Alavara Mevkii, bütünü Özel Çevre Koruma bölgesi olan Datça Yarımadası’nın, doğal hayatın sürekliliği ve biyolojik çeşitlilik açısından korunması gereken en önemli alanlarından biri. Dar, uzun bir coğrafi yapıya sahip yarımadanın hemen her noktası, yaban hayatının mekânsal sürekliliği açısından vazgeçilmez öneme sahip.” İlan edilen sit kararında “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” olarak belirlenmiş olan alanın sınırlarının mevcut tapu parsel sınırlarına uygun biçimde belirlendiği görülmekte olup, doğal yaşamın ve biyoçeşitliliğin insan yapımı parsel sınırlarıyla belirlenemeyeceği son derece açık. Koruma-kullanma ilke kararındaki Sürdürülebilir Koruma alanlarında yapılabilecek yapı ve tesisler göz önüne alındığında, söz konusu kararın, belirtilen alanda doğal hayatı, bunun sürekliliğini tümüyle ortadan kaldıracak bir yapılaşmanın önünü açacağı kuşkusuz.” Kampanyanın talebi:  Kararın  iptal edilmesi, Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım alanı statüsüne yer verilmeyen, Nitelikli Doğal Koruma Alanı ve Kesin Korunacak Hassas Alan statülerine göre düzenlenmiş yeni bir karar alınması ve ilan edilmesi. Bu kampanyaya imza atmak isterseniz Change.org/DatcaAlavara adresini ziyaret edebilirsiniz.

Bir kampanya da rehabilitasyon için

İsmail Akpınar’ın başlattığı kampanya, Balıkesir’de kapanan Havran Tepeoba bakır ve molibden madeni alanının eski haline getirilmesini yani rehabilite edilmesini talep ediyor. Change.org/Tepeoba adresinde yer alan kampanyada İsmail Akpınar “Şirketin, ciddi bir maliyet getirecek olan rehabilitasyon işleminden ve bu sorumluluğundan kaçmaması için bizler de takipteyiz” diyor. Rehabilitasyon kapsamında atık havuzunun doldurularak ve üzerine nebati toprak serilmesi ve ağaçlandırılması bekleniyor. İmzalarınızla bu kampanyaya destek vermek isterseniz Change.org/Tepeoba adresini ziyaret edebilirsiniz.

18:10 – 20:00 Açık Dergi / İlksen Mavituna – Eser Epözdemir – Feryal Kabil / Hergün İstanbul’da Ne Var Ne Yok

Açık Dergi kayıt arşivi

Hafta boyunca Ben Bugün Bişey Öğrendim Yayına Hazırlayanlar: Doruk Yurdesin, Ozan Sezgin ve Rauf Kösemen

facebook.com/benbugunbiseyogrendim

Açık Dergi Cuma Ceyhan Usanmaz’la Bu Köşe Kitap Köşesi

Açık Dergi Cuma Zîn (Açık Dergi’de yeniden köşe) (15 Günde 1) / Hazırlayan: Mehmet Said Aydın

Yazar ve editör Mehmet Said Aydın Açık Dergi’ye geri dönüyor. Farklı kültürlerden ve alfabelerden beslenen Türkiye Edebiyatı’nın tarihinden notlar ve güncel gelişmeler, tartışmalar her hafta Açık Dergi’de.

Açık Dergi Cuma Duygular Sözlüğü ( Açık Dergi’de yeni köşe) / Yazan: Tiffany Watt Smith / Çeviren: Hale Şirin / Okuyan: Ömer Madra / Kolektif Kitap

Neredeyse her şeyin sözlüğünü yayınlama sürecine giren Açık Dergi yeni yayın döneminde duyguları da işin içine karıştırmaya karar verdi! Tiffany Watt Smith’in kaleme aldığı ve Kolektif Kitap tarafından Türkçe’ye kazandırılan Acımadan Zevklenmeye Duygular Sözlüğü, Ömer Madra’nın sesinden Cuma akşamları birer maddeyle radyo yayınına karışıyor.

Açık Dergi Cuma Serbest Atış (Açık Dergi’de yeni köşe – 15 Günde 1) / Dünya Basketbol Gündemi / Hazırlayanlar: Mehmet Çopuroğlu ve Kayhan Ergin

Volkan Ağır ve Utku Gökerküçük’ün hazırlayıp sunduğu Efektif Pas bu yayın döneminde bir ara veriyor. Yerine, bir basketbol programı olan Serbest Atış geliyor.

Açık Dergi Cuma Normalin Sınırları / Klinik Felsefe Sohbetleri / Alper Hasanoğlu ve Bülent Usta

normalin-sinirlari-20200501

“Normalin Sınırları”nda, insanları hapseden bireysel ve toplumsal sınırların ve kalıpların ötesine geçip, dinleyicilerin kendilerine ve hayatlarına başka bir açıdan bakabilmesinin olanakları araştırılan bir ‘klinik felsefe’ programı.

Teoriyle uygulamayı birleştiren yazı ve çalışmalarıyla tanınan psikiyatristlerin, psikoterapistlerin, felsefecilerin ve edebiyatçıların konuk olarak yer aldığı yayın; günümüzde ilaç tekelinin baskısı altında insanın doğasına ait normal ve doğal acının bir hastalık olarak tanımlanması tehlikesi karşısında normali koruma çabası.

“Normalin Sınırları”nı, psikiyatrist, psikoterapist, yazar Alper Hasanoğlu ile antropolog, psikoterapist, yazar Bülent Usta birlikte sunuyor.

Açık Dergi Cuma Mazruf (Açık Dergi’de yeni köşe) (15 Günde 1) / Hazırlayan: Murat ‘mrt’ Seçkin ve Audioban

İki haftada bir yayımlanan “Mazruf” müzik sektöründe, özellikle bağımsız sahnede yer alan kolektif, müzisyen ve projelerin yanı sıra, sahne arkası – yani masabaşı –işleri yüklenen ekip ve kişilerin seslerine de kulak veriyor. Mülakatlar ve bolca müzik eşliğinde ve 15 günde bir.

20:00 – 21:00 Koyu Mavi / Gülçin Orgun / Türler arası

koyu-mavi-01.05.2020-edit.-29.04.2020

koyumavi.org/

***

Görüntünün olası içeriği: bitki, açık hava ve doğa

Gülçin Orgun  Koyu Mavi / Açık Radyo

Meral Akman ile

Mayıs şarkıları

Gandharvas / Baharın İlk Günü

Arı Gees / Mayıs ‘ ın İlk

Jonathan Coulton / Mayıs ‘ ın ilk

Filo Tilkiler / Mayıs ‘ ın Üçüncü

Al Stewart / 4 Mayıs gecesi

Arcade Ateşi / Mayıs ayı

Mavi Rodeo / Mayıs ayında 5 Gün

Asit Galerisi / Dans Maypole ‘ da

AC / DC / Fırtınalı Mayıs Günü

Robert Plant / Mayıs Kraliçesi

bu akşam

saat 20-21 arasında

Koyu Mavi’de.

(Afişteki fotoğraf: Meral Akman)

20050506-koyu-mavi-ilk-maviler (Arşivden)

***

zz26

Bugün (6 Mayıs) Koyu Mavi’nin 15 yaşgünü. 6 Mayıs 2005’te ilk kez Elmadağ’da Üftade Sokak’taki radyo binasında canlı yayınla başlamıştı Koyu Mavi. Jak Kohen yayını baştan sona yayın odasında dinlemişti, program bittiğinde memnundu, çok sevinmiştim. Daha sonra öğrendiğime göre, Jak Kohen’in hayatta en sevdiği 3 şarkıdan biriymiş meğerse, benim de çok sevdiğim için ilk maviler arasına dahil ettiğim The Bluest Blues. Açıldığından beri iyi bir dinleyicisi olduğum Açık Radyo’ya, 10. yılında, 21. yayın döneminde, yıllardır hayalini kurduğum gibi programcı olarak katıldığım için fazlasıyla heyecanlıydım. Koyu Mavi’nin ilk gününün, güzel dilekler dilenen, doğanın kutsandığı Hıdrellez’in ertesinde olmasıyla ve Denizler’in uğurlandığı günün yıldönümüne denk gelişiyle ise karışık hislerle doluydum. 6 Mayıs 2005’te ilk Koyu Mavi’de bu duyguların izleri vardı, hüzün biraz ağır basıyordu.
*Kaydın sonunda bahsettiğim ancak kim olduğunu söylemeyi unuttuğum, Koyu Mavi’nin o gün için ilk ve tek destekçisi dediğim kişi, lisedeyken Açık Radyo’da yaz stajı yapan ve program demosunu radyoya ileten kızımdı.
Tom Waits / Blue Skies
Nick Drake / One of These Things First
Jimi Hendrix / Drifting
Yavuz Çetin / Benimle Uçmak İster Misin?
Alvin Lee / The Bluest Blues
Madeleine Peyroux / Weary Blues
Morphine / You Look Like Rain
Nick Cave & Shane MacGowan / What a Wonderful World
Lou Reed / Hang on to Your Emotions
Jorge Drexler / Al Otro Lado del Rio
Queen / My Melancholy Blues

21:00 – 22:00  Aşağı Mahalle / Ümit Baykara / New York Downtown Cazve ötesi…

***

Bu akşam Aşağı Mahalle’nin 700. programında, piyanist Brian Marsella, son albümü Gatos do Sul (Güneyin Kedileri) ile yer alacak…

,

ve

gibi ünlü isimlerin yer aldığı albüm, evinizde Brezilya havaları estirecek… Saat 21:00 ->

Resim

22:00 – 23:00 Mint / Efkan Kula ve Mert Emcan / Gıcır cızır plâklar

mixcloud.com/mertemcan/

Alternatif rock’ın geçmiş ve günümüz klasiklerinin çalınacağı “Mint”te Stüdyo İmge yazarları; Efkan Kula ve Mert Emcan plak koleksiyonlarının en değerli single’larını hikayeleriyle birlikte çalıyor.

23:00 – 24:00 13 Melek / Yiğit Atılgan / Zamanın ruhundan bağımsız sesler

13melek-acikradyo387

Zamanın ruhundan bağımsız seslere kulak verdiğimiz 13 Melek bu yayın döneminde Cuma günleri 23.00’te.

24:00 – 01:00 Blackout / Gürkan Vayis ve Ümit Şenol / Kirli ve aksak ritimler ile Siyah müzikler

Yeni yayın döneminde Overphonic ve Blackout programları birleşip yollarına, Overphonic’in saatinde Blackout adı altında devam ediyor.

overphonic.blogspot.com/

mixcloud.com/overphonic/

blackout949.blogspot.com/

soundcloud.com/blackout949

Açık Radyo’nun yenilenmiş sitesi üzerinden dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Radyo Garden üzerinden Açık Radyo’yu dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi Programları ve Podcast Arşivleri

Açık Radyo resmi web sitesi: acikradyo.com

Açık Radyo resmi twitter sayfası 

Açık Radyo’yu mobil cihazlarından dinlemek isteyenler için faydalı bilgiler

Açık Radyo Arşivi için TIKLAYINIZ

Açık Radyo program blogları için TIKLAYINIZ

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi: 4 Kasım 2019 – 20 Mayıs 2020 akışı için Tıklayınız Günlük / Tıklayınız Haftalık

————————————————————————————

06:00 – 06:55 DemocracyNow

democracynow.org/shows/2020/4/29

07: 00 – 07:20 Tehlikeli Oyunlar (Yeniden) / Yazan: Oğuz Atay / İletişim Yayınları / Okuyan: Tilbe Saran

Usta yazar Oğuz Atay’ı ölümünün 40. yılında, “Tehlikeli Oyunlar” romanının okumasının tekrarı ile anıyoruz.

07:30 – 07:50 Sabahlık / Didem Gençtürk ve Emre Aydoğdu

sabahlik.tumblr.com/

08:00 – 10:00 Açık Gazete / Ömer Madra, Özdeş Özbay, Robılınd Tayyar

acik-gazete-30.04.2020

Açık Gazete Spotify Kanalı

Açık Gazete Jingle

Açık Gazete kayıt arşivi

Günün Sözü

————-
“Yapılan Covid-19 testimiz pozitif çıktı. Kaldığımız geri gönderme merkezi temiz değil. Ne tedavi ediliyoruz ne de hastalığımıza dair bir bilgi veriliyor”
————-
İzmir Harmandalı Göç İdaresi’nde tutulan bir göçmen anlatıyor. Göçmenler arasında çok sayıda Covid-19 pozitif olduğunu söylüyor. (Deutsche Welle Türkçe)

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, ayakta, gökyüzü ve açık hava

***

***

Diyanet’in ve Ankara Barosu’nun vazifesi

Editörden
Aa
+

Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bu korkunç insanlık suçlarıyla ilgili, bu suçların ağırlığıyla mütenasip bir kınama, bir haykırış duydunuz mu?

(Orhan Kemal Cengiz’in bu yazısı P24 Blog’un internet sitesinden alınmıştır.)

Bir insanın ruhuna, özüne, kişiliğine yapılabilecek en büyük saldırı, henüz küçük bir çocukken, insanların sözlerinin, davranışlarının ne anlama geldiğini anlayamazken, henüz hiçbir şekilde kendini savunması mümkün değilken, onu cinsel olarak suiistimal etmektir.

Bir insanın başka bir insana yapabileceği en aşağılık saldırıdır bu.

Bu tür bir saldırı, bir insanın bütün yaşamını çalmak, onu yaşamı boyunca onulmaz yaraların ıstıraplarıyla baş başa bırakmak demektir.

Son on yıllarda, hepimizin bilgisayar ekranlarının saydam camlarının üzerinden yüzlerce haber akıp gitti. O bildik, aile içi, komşu işi veya bir tanıdıklığın güveni içinde yapılan suiistimallerin yanı sıra, kuran kurslarında, dini görünümlü öğrenci yurtlarında, yüzlerce küçük çocuğa tecavüz edildiğini öğrendik; suiistimallerle ruhları parça parça edilmiş çocukların baş harflerinden müteşekkil isimlerini okuduk.

Bütün bunlar olurken, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bu korkunç insanlık suçlarıyla ilgili, bu suçların ağırlığıyla mütenasip bir açıklama, bir kınama, bir haykırış duydunuz mu? Diyanetin koruyucusu ve kollayıcısı olduğu dinin dibine kadar suiistimal edilerek yapılan bu alçak saldırılar karşısında öfkeye kapılan bir Diyanet yetkilisi gördünüz mü? Bu çocuklara uzanan alçak eller kırılacaktır dediklerini duydunuz mu? Hiçbirinin bu kurban çocuklar için bir damla göz yaşı döktüğüne tanık oldunuz mu?

Duyduysanız, gördüyseniz, tanık olduysanız Allah aşkına söyleyin!

Bütün bu korkunç suiistimaller karşısında sesini çıkarmayan Diyanet şimdi çıkmış, koronavirüsün eşcinsellerin, evlilik dışı yaşayanların günahlarının kefareti olduğunu söylüyor.

Küçücük çocukların, küçücük bedenleri ve ruhları üzerinde açılan onulmaz yaralar karşısında ağzından bir kelime duyamadığımız Diyanet İşleri başkanı, eşcinsellik ve evlilik dışı ilişkiler üzerinden topluma ahlak dersi vermeye kalkıyor.

Ankara Barosu, Diyanet’in nefret söylemleri karşısında, bu sözlerin vahametiyle bütünüyle mütenasip bir açıklama yapıyor ve Diyanet’i uyarıyor…

Ankara Barosu, kendisine yasalarla verilmiş insan haklarını koruma görevini ifa ediyor.

Bu nedenle alkışlanacağı yerde, Ankara Barosu, kimliği belirsiz kişilere hedef gösteriliyor ve soruşturmaya uğruyor.

Diyanetin açıklamasını dikkatli bir şekilde okuyun.

O açıklamada, dinin eşcinsellik veya evlilik dışı ilişki üzerine ne söylediği üzerine konuşmuyor.

Bugün dünyanın karşı karşıya kaldığı sorunları bunlara bağlıyor.

Bugün başımıza gelen virüs gibi belaların, bunlarla ilgili olduğunu söylüyor.

Yani, dünyadaki hangi standartla bakarsanız bakın apaçık bir şekilde toplumun belli kesimlerine karşı net bir nefret söylemi kullanıyor.

Nefret söylemi kullanmak ifade özgürlüğü değildir.

İfade özgürlüğü, toplumu şoke eden, sarsan, rahatsız eden sözler içindir.

Ve fakat sözleriniz şiddete ve nefrete çağrı niteliğinde ise, hiçbir demokratik ülkede çıkıp da ben ifade özgürlüğümü kullanıyorum diyemezsiniz.

Korunması gereken ifadeler Ankara Barosu’nundur.

Diyanet’inkiler değil…

Kimse bize, Diyanet’in koronavirüsü eşcinselliğe ve evlilik dışı ilişkilere bağlayan açıklamalarını toplumun dinî inanışı diye sunmaya kalkmasın.

Diyanet böyle bir dinî inanışı yaymak istiyor olabilir.

Diyanetin oynadığı bu rolü haklı ve iyi görenler olabilir.

Diyanetin devletin istihbarat biriminin binasını dualarla açmasını onun aslî işi gibi görenler olabilir.

Diyanetin anaokulundaki çocuklara kuran kursu vermesini büyük bir hizmet gibi görenler olabilir

Diyanetin, pek çok bakanlıktan daha büyük bir bütçesi olmasını, başkanının altında milyonlarca liralık araçlar olmasını haklı görenler olabilir.

Ben bunları normal görenlerden değilim.

Bana göre Diyanet üzerine vazife olmayan pek çok işi yaparken, aslî vazifelerini yerine getirmiyor

Yetişkin insanların kendi aralarında, kendi özgür iradeleriyle nasıl ilişkiler kurdukları Diyanet’in üzerine vazife değildir.

Ama din adına yapılan her türlü kötülük karşısında, dinin içinden kuvvetli bir şekilde itirazda bulunmak onun birincil görevidir.

İnsan haklarını ve hukuku savunmak da baroların görevidir.

Üzerine vazife olmayan işler yapan Diyanet karşısında tam da üzerine vazife işi layıkıyla yapan Ankara Barosunu savunmak da hukuka ve insan haklarına saygı duyan herkesin vazifesidir.

***

***

Gazetecilik için ölüm-kalım dönemi

Editörden
Aa
+

İfade özgürlüğü bakımından kendi halimize dair söylenebilecek şeyin özü, bizden daha iyi ve daha kötü durumdaki ülkeleri saymak olur.

(Ümit Kıvanç’ın bu yazısı P24 Blog’un internet sitesinden alınmıştır.)

Dipteki hak-adalet, dayanışma akıntılarıyla, demokrasi ve bizzat adalet kavram ve kurumlarını yok etme girişimlerinin yarattığı, yüzeydeki yıkıcı-kırıcı kaosun karşılıklı etkileşiminde en büyük rolü oynayabilecek insan faaliyetlerinden birinin -gazeteciliğin- karşı karşıya kaldığı vaziyetten söz etmeliyiz. Uluslararası Af Örgütü’nün idamlar-infazlar raporunu ele aldığım geçen yazımda belirttiğim üzere, bu raporla Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün (RSF) 2020 Basın Özgürlüğü Endeksi üst üste geldi. Buraya tıklayarak, Endeks’in dünya haritalı sayfasına ulaşabilir, her ülkenin üzerine tıklayarak, basın özgürlüğü sıralamasındaki yerini belirleyen başlıca bilgileri alabilirsiniz.) Bunların ikisini eşzamanlı konu etmenin anlam taşıdığına inanıyorum.

İnsanlığın dönüşüm evrelerinden birinde gazeteciliğe büyük ve anlamlı rol atfetmek, mesleğimizi yüceltmek amacıyla yaptığımız şişirme değil şüphesiz. Son yılların gelişmeleri gösteriyor ki, klasik düzgün gazetecilik tanımında geçen ünlü ifadeyle “olayların haber olmasını istemeyen birileri”, gazetecilik faaliyetini bizzat gazetecilerin çoğundan bile daha çok ciddîye alıyor, önemsiyor; bu yüzden her gördüğü yerde ezilmesinin farz olduğuna dair tutkulu inanç duyuyor.

Gazeteciliğin çıkar amaçlı bültencilik, iş âleminden para tırtıklama aracı vs. derken bizzat başka alanlardaki işlerin yardımcı aleti olarak kullanılıp değerinin düşürülmesi bütün dünyada mesleğin muazzam hasar görmesine yol açtıktan sonra, bir de, bizdeki gibi, bizzat gazeteci sıfatlı kimselerin akıl ve zekâ yoksunu kıç yalayıcılar olarak sahneye fırlayıp izansız, vicdansız propaganda aygıtı vazifelileri rolünü iştihayla oynamaları, “haber”, “haber alma”, “halkın haber alma hakkı” gibi kavramları gülünçleştirdi. Üstelik gerçekte kelimenin ölüm-kalım çağrıştıran anlamıyla “hayatî” hale geldikleri zamanda.

Bunların yarattığı “itibarsızlaşma” krizine rağmen, köklü demokrasi, hukuk, kuvvetler ayrılığı kurum ve geleneklerinin bulunmadığı ya da fırsat yakalayabildikleri her ülkede, muktedirler, basından fazlasıyla çekiniyor, öncelikle onu işlevsiz, güçsüz kılmaya girişiyorlar. Yola gelmez saydıklarını sindirmeye, ezmeye çalışırken, haysiyeti ve kapasitesi müsait olanlara teşvikler, ödüller ve “ötekiler gibi olma” korkusundan örülme tasmaları takıveriyorlar. Birçok ülkede “basın” alanı, buyrukla çalışan propaganda aygıtlarınca işgal ediliyor.

Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü, 2020 Basın Özgürlüğü Endeksi’ni sunuşunda, gazetecilik için hayatî ölçüde kritik dönemde bulunduğumuza dikkat çekiyor. Önümüzdeki on yılın, “basın özgürlüğü” kavramının geleceğini -belki de, geleceği olup olmayacağını- belirleyeceğini öne sürüyor. Bu nedenle, Türkiye’nin 180 ülke arasında 154. sırada yeraldığı Endeks’teki verilerden çok, RSF’nin tespit ve uyarılarını aktarmayı yeğleyeceğim.

Kazakistan, Tacikistan, Azerbaycan, Türkmenistan

Endeks’e ve ifade özgürlüğü ölçütleri bakımından kendi halimize dair en kısa yoldan söylenebilecek şeyin özü, bizden daha iyi ve daha kötü durumdaki ülkeleri saymak olur. Polisin ve siyasetçinin bile, Türkiye’de yaşamamız yüzünden birtakım haklara yapısal nedenlerle sahip olamayacağımızı yüzümüze vurmak için kullandığı “burası orası değil” klişesindeki masal diyarı Norveç’in basın özgürlüğünde dünya birincisi oluşu bizde haber değeri taşımaz; geçiyorum. Ancak Jamaika’nın altıncı, Kosta Rika’nın yedinci sırada yeraldığı bir özgürlükler sıralamasında 154. olmanın müstakbel cihan hakimiyeti bakımından bazı pürüzler yarattığı sanırım inkâr edilmeyecektir. Keza ne coğrafî imkanlar ne ekonomi ne nüfus bakımından Türkiye’nin asla kıyaslanamayacağı Uruguay (19.), Surinam (20.), Namibya (23.), Gana (30.), Burkina Faso (38.), Botswana (39.), Senegal (47.), Romanya (48.), Gürcistan (60.), Ermenistan (61.) ve Yunanistan’ın (65.) listedeki yerleri de, kabul edelim ki, insanın ilginç düşüncelere dalmasına ve maazallah cihan hakimiyeti ülküsünden uzaklaşmasına sebebiyet verebilir. Türkiye’yi, zaman zaman şu ya da bu açıdan kıyaslandığı Güney Kore (42.) ve Arjantin (64.) ile yan yana getirmek de problemsiz değil.

Bunlar yerine, bizden daha kötü durumdaki Ruanda (155.), Özbekistan (156.), Kazakistan (157.), Singapur (evet, o!, bazılarına göre harikalar diyarı, 158.), Tacikistan (161.), Irak (162.), Libya (164.), Mısır (166.), Azerbaycan (168.), Bahreyn (169.), Suudi Arabistan (170.), İran (173.), Suriye (174.) ve Türkmenistan’ı (179.) sıralayabiliriz. (“Basın özgürlüğü” bakımından Küba’nın sondan dokuzuncu sırada yerelmasını dert edinen solcular olarak daha sonra Zoom veya Google Meet’te bir araya gelir, konuşuruz; ortamı meşgul etmeyelim, nasıl olsa üç-beş kişiyiz. Ancak bizden çok daha kalabalık birilerinin, Türklük, İslâmlık dendiğinde mangalda kül bırakmayan faşizan ahalinin de ekrandaki toplu konuşma programlarıyla halledilemeyecek meselesi var, görüldüğü üzere.)

Beş kriz

Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü (RSF), başta aktardığım üzere, önümüzdeki onyılı gazeteciliğin istikbali açısından ölüm-kalım yılları olarak görüyor. Naçizane, yeryüzünde kurulu insan uygarlığının nasıl bir ortama doğru evrildiğine dair verileri, öngörüleri izlemeye, gazeteciliğin konumuna ve koşullarına kafa yormaya çalışan bir yorumcu-aktarıcı olarak, bendeniz de haddim olmayarak böyle düşünüyorum.

(Özellikle mesleğin yakın geleceğini merak eden meslektaşlara seslenerek araya not iliştireyim: Gazeteciliğin içinde bulunduğu ölüm-kalım koşullarını daha çok güncel veriler eşliğinde ve ışığında ele almaya çalıştığım kitabıma göz atarsanız, tespit ve görüşlerimi isabetsiz bulsanız da, bu konuda hükme varmak için gereken pek çok veri ve bilgiye rastlayabilirsiniz. “Gazeteciliğin kendine, neoliberalizm ve sanal âlemin basına ettikleri”ni konu alan kitap, O Meslek Bunalımda, şu anda P24’ün sitesinde pdf formatında bulunuyor, okunabiliyor, indirilebiliyor. Oradaki verilere göz atarsanız, gazetecilik mesleğinin bugüne kadar bilindiği içeriği, şekli, alışıldık kurumlaşması, örgütlenmesi ve yürütülüş tarzıyla devam edemeyeceğini siz de teslim edersiniz.)

RSF, bizi bu ölüm-kalım uçurumunun eşiğine getiren ortamı beş büyük krizin belirlediğini öne sürüyor: jeo-politik kriz, teknolojik kriz, demokrasi krizi, güven krizi, ekonomik kriz.

Saldırgan liderlerin yarattığı gerilim

Jeo-politik krizin başlıca müsebbibi, RSF’ye göre, palazlanan otoriter rejimlerin saldırganlığı. Biliyoruz ki, bu saldırganlık dünyanın çeşitli bölgelerinde, saldırganın gücüne göre dengesizlikler yaratıyor. Saldırgan otoriter liderler kendi halklarını tedirginlikle mâlûl seferberlik hali içerisinde yaşattıkları gibi, etraflarındaki başka yöneticiler ve halklarda da tedirginlik, savunma güdüleri, velhâsıl, çatışma potansiyeli yaratıyorlar. Gazetecilik açısından, her türlü seferberlik halinin tektipleştirme ve haber alma-verme özgürlüğünü sınırlama sonucu yarattığına özellikle dikkat çekmeliyiz.

Muktedirlerin elinde dizginsiz teknoloji

RSF’nin tanımladığı ikinci kriz, teknolojik gelişmenin doğurduğu tehlikeli koşullar. Teknolojik gelişme elbette kendi başına kriz doğuracak bir etken değil. Makineleşme yüzünden artan işsizlik nasıl makineleşmenin kabahati değilse, şimdi yeryüzündeki bütün bireyleri kesintisiz izleme-denetleme imkânı yaratan teknoloji de kendiliğinden suçlu değil. Kabahat toplumsal örgütlenmemizin eşitsizliğe dayalı oluşunda. Bu yüzden RSF, büyük isabetle, teknolojik krizi “demokratik güvencelerden yoksunluk” koşuluna endeksliyor. Teknolojiyle ne yapacağımıza yalnız bugünün muktedirleri karar verecekse, tek merkezden buyrukla yönetilecek, belki insanlara birtakım özgürlük alanları bırakılan, ama onlarda da belirli sınırların dışına çıkılmaması sürekli denetlenen bir toplum düzeninde yaşayacaksak, gazetecilik diye bir mesleğin ebediyen yok olması dışında ihtimal kalmaz. Kim bilir, belki de gazetecilik bizzat böyle bir gidişata direnişin odaklarından biri haline gelecektir. Herhalde insanlık, bunca birikiminin bir avuç muhteris zalim tarafından berhava edilmesine kolay razı olmaz.

Kutuplaştırma hakikat arayanı değersizleştiriyor

RSF’nin üçüncü başlığı, demokrasi krizi. Sınır Tanımayan Gazeteciler bu kriz konusunda doğrudan, nevzuhur otokrat müsveddelerinin hâkim olabilmek için, toplumların bir kısmını gözden çıkarıp düşmanlaştırmalarını sorumlu görüyor. Elele giden kutuplaştırma ve baskı politikaları, bizim pek iyi bildiğimiz üzere, yeni otokrasi özentilerinin başlıca hakimiyet yöntemi. Bu da gazetecilik mesleği açısından çok ağır bir ortam yaratıyor. Zira kutuplaşma, iki tarafın da işine gelmeyen, görmek-duymak istemediği her şeye karşı önce duyarsızlaşmasını, giderek düşmanca tutum benimsemesini besliyor. “Şüphe mesleği” gazeteciliği, “hakikat arama işi”ni iki taraf da sevmiyor. Paralel olarak, baskı politikalarını etkili şekilde uygulayabilmek için yeni otokrasi özentileri öncelikle kuvvetler ayrılığı gibi denetim mekanizmalarını, devlet işlerinin yürütülmesinde anayasal-yasal düzlem ve çerçevenin esas alınmasını, yani düpedüz hukuku ortadan kaldırmaya girişiyorlar. Adalet kavramının yok edilmesi, yargının hükmedenin silahı olduğunun alenen ilanı ve tanınması bu yeni diktatörlük rejimlerinin özelliklerinden. İstenmeyen haberciliğin doğrudan, gazetecileri hapse atarak, yıldırarak, bazen öldürerek cezalandırılmasının yansıra, hukuksuz, ölçüsüz ortam, hakikat arama işini baştan baltalıyor.

Gazetecilerin kendi yarattığı kriz

Krizler arasında RSF’nin “güven krizi” başlığını verdiği mevzu herkesten çok gazetecileri alarma geçirmesi gereken bir duruma işaret ediyor: Örgüte göre bu kriz, “medyaya karşı duyulan şüphe ve hatta nefretin büyümesi”. Yeni otoriter rejimlerin, parlamento denetimi ve hukuk kurumuna darbe vurmadan bile önce kalkıştıkları ilk iş, bağımsız basını yok etmek oluyor. Çünkü propagandanın tasavvurları için hayatî olduğunu biliyorlar. İnsanların akılla mantıkla değil “sembollerle” harekete geçirildikleri, Sigmund Freud’un -kitabının müsveddelerini okuyan- yeğeni Edward Bernays ve onunla birlikte “Halkla İlişkiler”in kurucu babalarından sayılan Ivy Lee tarafından özel maksatla formüle edileli, bu yaklaşım, Joseph Goebbels başta, Nazilerin elinde ölümcül bir kitle seferberliği mekanizmasına dönüşeli, fazlasıyla azıyla, yüz yıl kadar zaman geçti. İktidarların propaganda aygıtına dönüştürdükleri sahte basın, şüphesiz sahici gazeteciliğin varoluşuna yönelmiş bir katil kemirici. Gazetecilerin 1980’lerden beri artan ölçüde, alttakilerle değil üsttekilerle aynı sınıftan görülmesi, çoğunun kendini de böyle görmesi, devletten düzenden sorumlu sayması, sesi çıkamayanın sesi olma vasfını terk etmesi zaten toplumsal faaliyet olarak gazeteciliğe yönelik yaygın şüphe ve güvensizlik doğurmuşken, otokrat özentilerinin yarattığı ortam sahiden ölümcül sonuçlar yaratabilir.

“Kaliteli gazetecilik” parasız yürümüyor

Ve son olarak, basınla ilgili sorunlar konuşulurken çoğu defa arka plana itilen ekonomik-malî meseleler. Yani ekonomik kriz. Korona virüsü salgınının yaratacağı söylenen dünya ekonomik bunalımı değil burada sözü edilen. Özel olarak, RSF’nin tanımıyla “kaliteli gazeteciliği göçerten”, medya ekonomisi krizi. Her şeyin “bedavaya” elde edilebildiği sanal âlem insanlar arası iletişimin esas kanalı ve kaynağı haline gelmişken, haber alma amacıyla tek kuruş harcamaksızın, isteyen herkes dünyadaki her şeyden haberdar olabiliyorken, doğru dürüst haber toplama-aktarma organizasyonları kurmak zorunda olan düzgün yayın organları hayatını nasıl sürdürebilecek? Cevabı henüz bulunmamış bu sorunun işaret ettiği durum, şüphesiz, bağımsız gazeteciliği yok etmek isteyenlerin gireceği zahmeti büyük ölçüde azaltıyor. Bu soruna doyurucu, garantili bir çözümün henüz bulunmadığını da hatırlatayım.

RSF gibi kuruluşlara çok şey borçluyuz. Bu defa da sorunlarımız ve geleceğimize dair derli toplu düşünebilmemiz için önümüze böyle bir tesnifi koyduğu için. Tabiî “basın özgürlüğü endeksi”nin yansıra.

08:02 Eduardo Galeano: Kadınlar / Çeviren Süleyman Doğru / Sel Yayıncılık

“Kabilemizin hikâye anlatıcısı” benzersiz yazar Galeano’ nun yeryüzündeki harikulade konukluğundan bizlere kalan son eserinden her sabah bir hikâyeyi Açık Gazete’nin açılışında okuyarak güne başlamanın hepimize iyi geleceğini düşünüyoruz.

08:30 – 08:45 Korona Günleri: Selim Badur’la Hafta İçi Her Gün

korona-gunleri-20200430

Korona Günleri

***

30 Nisan 2020

Pandemi sırasında farklı ülkelerde sağlık çalışanlarına bakış. Avrupa Komisyonu tarım raporu: Türkiye tarım ve besin krizi yaşayabilir. ABD’de her hafta 14 milyon süt ve 750 bin yumurta her hafta imha ediliyor.

***

Rapor: Türkiye’nin 6 aylık stoğu var, tarım ve besin krizi yaşayabilir

Aa
+

Korona Günleri programında Selim Badur, Türkiye’yi de yakından ilgilendiren bir Avrupa Komisyonu raporundan bahsetti.

Selim Badur'la Korona Günleri

Selim Badur’la Korona Günleri

podcast servisi: iTunes / RSS

(30 Nisan 2020 tarihinde Açık Radyo’da Korona Günleri programında yayınlanmıştır.)

Ömer Madra: Günaydın Selim Badur, merhabalar.

Selim Badur: Günaydın, merhabalar.

Özdeş Özbay: Günaydın.

SB: Günaydın Özdeş.

ÖM: Bir gün aradan sonra beraberiz.

SB: Evet.

ÖM: Bir de şunu söyleyeyim, yarın da tatil, resmî tatile uyuyoruz, yarın da olmayacak, şimdiden bildirmiş olayım.

SB: Ama o zaman ben şimdiden söyleyeyim, yarın biz Önce Sağlık programını yapacağız ve ne olup bittiğini öğrenmek için İsveç’e bağlanacağız ve İsveç’ten haberler alacağız.

ÖM: Çok iyi!

SB: Aynı zamanda bir de sürpriz olacak, programın ikinci bölümünde de Türkiye’den bir hekim arkadaşımız, Prof. Dr. Özgür Karcıoğlu, Covid-19’a ait ilk kitabı yayınladı ya da yayınlanmak üzere. O da konuğumuz olacak.

ÖM: Harika!

SB: Sizi dinliyordum “Covid-19 ile bağlantılı ilginç bir hastalık” dan bahsettiniz, aslında o Kawasaki hastalığı, ilk kez 1967 yılında Japonya’da Tomisaku Kawasaki tarafından tanımlanan bir hastalık. Sizin bahsettiğiniz 6-7 Avrupa ülkesi ve ABD dışında aslında Covid’le ilk ilintilendirildiği ülke Avustralya, oradan bildirilmişti. Bu hastalık bir mukokutanöz, yani hem deriyi hem de mukozada birtakım belirtiler oluşturan ve lenf nodülleri sendromu diye de tanımlanan bir hastalık. Aslında herhangi bir enfeksiyona bağlamak mümkün değil çünkü biliniyor ki hangisi olursa olsun bir enfeksiyon hastalığını tetiklediği otoimmün bir yanıt sonuçu ortaya çıkıyor. Yani bunu Covid’ten sonra da görürsünüz, diğer farklı bakteri ya da virüslerle oluşan bir enfeksiyondan sonra da görebilirsiniz. Bu bilinen bir olgu; bugün sayıları artmakta olan Kawasaki olguları, Covid-19 nedeniyle oluşmuş olabilir ama bu tabloyu Covid’in bir yan belirtisi ya da yan tezahürü diye değerlendirmemek lazım. Bu bir enfeksiyon hastalığı olduğu zaman küçük bir grup da olsa, belirli sayıdaki hastada oto immun yanıt yani bizim kendi yapımıza karşı oluşan bir immün yanıt şeklinde ortaya çıkıyor. Önemli ama çok da abartmaya gerek yok.

ÖÖ: Peki neden çocuklarda görülüyor?

SB: Günümüzde genellikle çocuk yaş grubunda görülüyor, nedeni tam bilinmiyor.

ÖÖ: Çünkü çocuklar esas Covid-19’dan çok da etkilenmiyor diye görünüyordu ama burada onlar arasında görünüyor.

SB: Bunun nedeni herhalde birkaç hafta içinde ortaya çıkacaktır. Tabii eğer rahat verirlerse çünkü dün bir yazı çıktı Sophie Roborgh ve Larissa Fast diye iki araştırıcı, Manchester Üniversitesi’nden iki genç araştırıcı. Dünyadaki Covid-19 pandemisi sırasında farklı ülkelerdeki sağlık çalışanlarını bakışı incelemişler. Özellikle Yemen, Afganistan, Suriye, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Sudan’da çok ciddi saldırılar oluyormuş sağlık çalışanlarına karşı. Her ne kadar bir takım Avrupa ülkelerinde insanlar belirli saatlerde korna çalarak ya da alkışlayarak destek verseler de, her ne kadar ‘Health Care Worker’ yerine ‘Health Care Heroes’ diye tanımlansa da, böyle bir fiziksel saldırıya maruz kaldıkları ülkeler var. Yazının ikinci bölümünde ise bir başka grup ülkede hükümetlerin uyguladığı sağlık politikasını ya da alınan önlemleri beğenmeyen, eleştiren ya da çok şeffaf olmamakla suçlayan sağlık çalışanlarının tutuklanmasının söz konusu olduğu ülkeler var. Bunlar da, yazıdan aktarıyorum, Çin, Tayland, Türkiye ve Pakistan. Bu ülkelerde de sağlık çalışanlarına bir takım resmi politik görüşlerle örtüşmeyen beyanatlarına cezalandırma söz konusu. Tabii ülkelerden bahsederken beni gülümseten farklı ülkelerdeki uygulamalar var. İşte Peru’da bir gün erkeklerin bir gün kadınların sokağa çıkma yasağından bahsetmiştik. Benzer bir ilginç yaklaşım Korsika’dan dün geldi “biz bir adayız onun için kontrol etmemiz daha kolay girişlerde denetim yaparak” diyen muhalefet, iktidardan şunu istiyor ya da şu andaki yöneticilerden “paraları temizleyin” demişler. Yani paraların dezenfekte edilmesini önermişler.

ÖÖ: Bu vardı ama mikrodalga fırına koyanlar falan haberlerde, hatta bir tanesi yakmıştı 10 bin dolarını.

SB: Farklı ülkeler dedik tabii bazen bilimsel olmayan yaklaşımlarda çıkıyor; ülkelerin kendi aralarındaki çelişkiyi de gösteriyor. Lancet Infectious Diseases’de bir yazı çıktı Mısır’da Covid hastalığıyla ilgili. Fakat o yazı çıktıktan sonra farklı gruplardan 5 adet eleştiri geldi yazıya. Konuyu uzatmayayım ama Mısır’da devlet başkanı önce “bize bu hastalığı turistler getirdi” demişti, bunu savunanlar ya da buna karşı çıkanlar “turist mi getirdi, yerli vaka mı, ithal vaka mı?” tartışmasını yapıyorlar. Mısır’a özgü bilimsel birtakım verilerini bildireceklerine birbirlerini suçlamadan öteye gitmiyor hem de bunu bir tıp platformunda oluşturuyorlar. Ülkelere şöyle bir tur atarken Nijerya’dan bir haber var “bu Covid-19 nedeniyle şu anda ülkemizin esas sağlık sorunu olan HIV ve tüberkülozun ihmal edildiğini görüyoruz, bu yapılmamalı” diye bir çalışma var. İki haber de sinema dünyasından, anımsamıyorum biz konuştuk mu bu konuyu ama biliyorsunuz mayıs ayı Cannes Film Festivali’nin dönemi; Cannes, Venedik ve Berlin film festivalleri tabii erteleniyor. Ancak bu film festivalleri, özellikle Cannes Film Festivali yöneticileri 29 Mayıs – 7 Haziran arasında Youtube’dan birçok etkinlik düzenleyeceklermiş. Eski-yeni, kısa-uzun metrajlı filmler, açık oturumlar, konserler, bunu izlemek ilginç olabilir diye bir haber vardı.

ÖÖ: Filmleri de mi göstereceklermiş online olarak?

SB: Onu bilmiyorum.

ÖÖ: Şu anda direkt ona odaklandım!

SB: ‘Unutmak’ diye bir duyuru yayınlandı Fransa’da, Jeanne Balibar, Jean Dujardin gibi sinema çalışanlarının yanı sıra Benjamin Biolay gibi Fransız müzisyenler Cumhurbaşkanı’na “sanatı ve kültürü sırtlarında taşıyan milyonlarca sinema çalışanını unuttunuz” diye bir duyuruda bulundular. Bilimsel yeniliklere değinmeden önce bir de tarımla ilgili haberlere bakalım. Avrupa Komisyonu’nun tarım raporu, (daha önce belirtmiştim, orada çalışan bir Belçikalı arkadaşım tarafından gönderiliyor), oradan bir iki ilginç noktayı aktarma olanağı bulunuyorum. Türkiye ile ilgili bir haber var Avrupa Komisyonu’nun raporunda “Türkiye tarım ve besin krizi yaşayabilir, Türkiye’nin 6 aylık stoğu var, eğer şu anda ekimler başlamaz ise Türkiye sorun yaşayabilir” diye bir yazı. Aynı zamanda Avrupa ve Rusya’da epeydir yağmur yağmamış, Mart’ın başından beri Fransa tarım alanlarına bir damla yağmur düşmemiş, ilginç bir bulgu tabii iklim kriziyle ilintili. İlginç olan da Fransa’da yağmur duasına çıkılmıyor da ‘yağmur dansına’ çıkmış Fransız köylüleri. Onlar farklı yaklaşıyorlar. Fakat tarım ve beslenmeden bahsederken ABD’de covid-19 nedeniyle olan bitene göz attığımızda tarım ve çiftlik ürünlerini imha ediyorlar Amerika’da; bir yandan insanlar kuyruklarda bekliyor alışveriş merkezlerinde, bir yandan da tonlarca gıda maddesi imha edilmekte çünkü satacakları restoranlar, oteller kapalı. Çok büyük bir miktar da oluşturuyor büyük ülkede, her gün imha edilen 3 tane ürün söyleyeceğim, rakamlara inanamadım bir daha teyit ettim bu sabah. Her gün 14 milyon litre süt, haftada 750 bin yumurta, 500 ton da soğan imha ediliyormuş. Günde imha edilen süt miktarı çok çarpıcı 14 milyon litre süt! O ilginç geldi bana, biraz fazla.

ÖM: Ben de buna ufak bir ilavede bulunayım izninizle.

SB: Tabii.

ÖM: ABD’de bu yiyecek içecekle ilgili çok önemli bir başka kriz de et üreticileri, mezbaha gibi yerlerde, mesela domuz çiftliklerinde, domuz satış piyasalarında var, tavuk ve aynı zamanda sığır eti filan, çünkü Trump izin vermiyor bunların şey yapmasına, büyük bir salgın var çalışanları arasında çok zor şartlarda çalıştıkları için. Buna izin vermiyor, çalışmanın devam etmesi gereken kritik alt yapısı sayıyor. 1 Mayıs’ta da onlardan da bir grev gelmesi ihtimalinden de bahsediyordu Democracy Now’da gördük.

SB: Ekonomiden bahsederken İngiltere’deki üniversitenin gelirlerine ait bir bilgi aktarayım. İngiltere’de üniversitelerin gelirlerinin yüzde 17’si yabancı öğrencilerden gelirmiş, diyorlar ki “bu Covid-19 süreci bitince Oxford ve Cambrigde dışında birçok üniversite sarsılacak ve ayakta durmayacakları hale gelebilirler”; çünkü 480 bin İngiltere dışından öğrenci varmış İngiltere üniversitelerinde, bunların 120 bini Çinliymiş ve her bir öğrencinin üniversitesine değişen oranlarda 23 bin ila 34 bin Euro arasında bir harç ödermiş. Yani İngiltere üniversite sisteminin de biraz sarsılacağı ya da etkileneceği aşikâr. Bu bulaşla ilgili bir nokta, daha önceki programlarımızda adına değinmiştim Jean- François Delfraissy diye Fransa Covid-19 Bilim Kurulu Başkanı, şöyle bir hesaplama yapıldığını açıkladı 2 gün önce: “herhangi bir izolasyon yapıldığında günde 2-3 bin yeni vaka ortaya çıkıyor, ama izolasyon yapılmadığı zaman bu sayı günde 60-80 bin vakaya çıkıyor” diye; bu kolay, ama farklı bir hesaplamayı beraberinde getiriyor. Önemli bir nokta yani 2 binlerden 60 binlere çıkıyor bulaş oranı.

Değinmek istediğim bir de önemli yayın var, bahsetmiştim, ilk haftalarda hep Çin’den ve kısıtlı sayıda hastalarla yapılan bulgular bize aktarılıyordu. Artık gün geçtikçe batıdan, Avrupa ve Amerika’dan daha büyük seriler, daha güvenilir seriler yayınlanmaya başlandı. Fransa’da dün önemli bir yazı çıktı, Hollanda asıllı Sylvie van der Werf isimli Fransız araştırıcı, kendisi Pasteur Enstitüsü’nün “solunum yolları virüsleri laboratuvarının” yöneticisi. 51 Fransız araştırıcısı yer alıyorlar çalışmanın yazar kısmında, oldukça büyük bir konsensüs olduğu belli. İçinde Yazdan Yazdanpanah gibi İran kökenli Fransa’nın önde gelen genç enfeksiyogları, a da Arnaud Fontanet gibi Fransa’nın en önemli epidemiyologu (televizyonlarda Fransa’nın sağduyusu olarak yer alan ve gençlik yıllarında Türkiye’ye bir kongre için gelmişti). Tüm bu insanların imzaladıkları bir yazı, bunlar 4 tane farklı ELISA antikor testini kıyaslıyorlar ve semptomlu olguların yani gerçekten covid-19 olduğu belli olan ve bulguları olan yani klinik belirtileri olan, tomografisi pozitif çıkanların sadece yüzde 29’unda antikor testi pozitif çıkıyor, kan donörlerin yüzde 3’ünde. Şimdi bu ne demek?

ÖM: Bir kesinti oldu galiba. Bu arada olup bitenlerle ilgili olarak yeni bu hastalığın çeşitli yerlerde olduğunu gördüğümüz sırada ekonomik paketlerin de %1’inin sadece 700 milyon yoksula yettiğini ancak buna karşılık yapılmadığı yolunda önemli bir haber de vardı, koronavirüste salgının işsizler üzerinde büyük bir etki yaratacağı konusunda da toplumsal çöküntü tehdidi yaratacağı konusunda ciddi uyarılar geliyor. Onu da belki birazdan Seyfettin Gürsel’le de konuşma fırsatı buluruz diye ümit etmekteyiz. Bu şeyin tabii çok önemli bir durumu var ekonomik olarak da söyleyecek olursak özellikle bu et endüstrisinde çalışanların filan sağlıkları artık bir yıkım boyutuna ulaşmış durumda gibi görünüyor ABD’de.

ÖÖ: ABD’de de en fazla görülen vakalar arasında sayılıyor bu sanayide bu fabrikalarda çalışanlar, et sanayinde çalışanların 6500 işçide görülmüş şu ana kadar vaka.

ÖM: ABD’de bir de Vietnam savaşının tamamında ölen asker sayısını da aşmış olduğunu söylemek lazım covid-19’un boyutlarını anlatırken. Yani 58 bin 500 kadar insanın hayatını kaybettiği görülüyor. Bu da bütün Vietnam savaşı boyunca, yıllardır süren Vietnam savaşı boyunca ölenlerin sayısını aşmış. Ayrıca da ABD 1 milyon yeni koronavirüsü teşhisi vakası tespiti söylemişti ama bu sadece küçük bir bölümünü oluşturuyor yani ABD covid-19 ölümlerinin dünya çapındaki ¼’nin temsil ediyor. Konfirme olmuş, doğrulanmış, tescil edilmiş vakaların da 1/3’ünü temsil ediyor. Onun için de çok büyük bir problem olarak devam edeceği, yani Donald Trump’ın buna izin vermemesi kapanmasına ve işçilerin korunmasına izin vermemesi son derece ciddi bir problem olacağına dair de başka kaygı verici haberleri ortaya çıkarıyor. Bir de şeyden bahsedelim, büyük grevlerin de bu koronavirüsü yüzünden kiralarını ödeyemeyenlerin sayısının kat be kat arttığını ortaya koyan haberler var. Alexandria Ocasio Cortes de temsilci “ödeyemiyor insanlar ve zorla yaptıramazsınız, para yok bankada ve çocuklarını beslemek zorundalar, yedirip içirmek, çıkaramazsınız onları evlerinden” diyor ve yeni bir politika kurulması için yarın 1 Mayıs’ta greve gidileceği haberleri var.

SB: Ben bağlandım ama nerede koptuğumu bilmediğim için

ÖÖ: Tam “şu anlama geliyor” dediniz o sırada koptu.

SB: Bugün vaktimiz kalmadı ama önümüzdeki hafta (yarın program olmayacağı için) pazartesi günü biraz bu antikorları, biraz da vücutta asıl harabiyet oluşturan stokin fırtınasını ayrıntılı konuşalım program bize elverdiğince. Bugün şu bilgi ile bitirmeme izin verin.

ÖM: Estağfurullah.

SB: Bir yazı İngiltere’den bir araştırıcı Christian Yates’in bir yazısı var: “Acaba biz bu maksimum risk dönemine geldik mi?” diye. Yazıyı okumayacağım ama çok güzel bitirmiş bana kalırsa, diyor ki 1942 yılında Churchill’e demişler ki “siz Rommel güçlerine karşı El Alamein’de bir başarı elde ettiniz, zafer elde ettiniz, bitti değil mi 2. Dünya Savaşı?” Churchill’in yanıtı ilginç, müsaade ederseniz İngilizce okuyacağım “Now this is not the end, it is not even the beginning of the end, but it is perhaps the end of the beginning”. Belki de gerçekten işin başlangıcının sonu geldik sadece.

ÖM: Sonun başlangıcı

SB: Evet, “the end of the beginning” güzel laf.

ÖM: Başlangıcın sonu.

SB: Bugünlük bu kadar, o zaman 1 Mayıs’ınızı kutlayayım.

ÖÖ: Teşekkür ederiz.

SB: İyi hafta sonları dileyeyim, pazartesi görüşmek üzere.

ÖM: Çok teşekkür ederiz.

ÖÖ: Görüşmek üzere.

ÖM: Takip edeceğiz.

SB: Sağ olun, teşekkürler.

08:55 – 09:00 Psikoçöküntü Günlükleri / Yazan: Franco Bifo Berardi, Çeviren ve Okuyan: Serhan Ada

ar-arsiv-psikocokuntu-gunlukleri_30.04.2020

Franco Bifo Berardi’nin salgın notları “Psikoçöküntü Günlükleri”nden seçmeler yazarın izniyle, Serhan Ada’nın Türkçesi ve sesinden Açık Radyo yayınında.

***

23 Mart

Onbeş yıl boyunca kulaklarımla ilgilenen doktor olağanüstü yerinde teşhisleri olan müstesna bir cerrah: On yılda beni altı kez ameliyat etti ve her müdahalesi, duyma kapasitemi onbeş yıl uzatan kusursuz sonuç verdi. Çalıştığı devlet hastanesinden ayrılmaya karar verince ben de onun maharetinden yararlanabilmek için o zamandan sonra özel bir kliniğe gitmek zorunda kaldım. Ben bu kararı neden aldığını anlamayınca, fazla uzatmadan bana şöyle dedi: Mali durumdan kaynaklanan kesintiler nedeniyle kamudaki sistem yıkılıp gitmek üzere.

İşte bundandır ki, İtalya sağlık sistemi son nefesini vermek üzere, bundandır ki doktorların ve sağlık çalışanlarının yüzde onu enfeksiyon kaptı, bundandır ki yoğun bakım bölümleri tüm hastaları tedaviye almaya yetmiyor. Zira, on yıl boyunca yönetenler, Giavazzi[11], Alesina[12] ve şürekaları gibi ideolojik suçluların tavsiyelerine uydular. Bu sahtekârlar köşe yazılarına devam edecekler mi? Bizler, tüm halk, koronavirüs nedeniyle evde kalmayı kabul ettiysek bu şahısların da kamuya hitap etme hakları ellerinden alınsa çok mu olur?

Bu fırtınadan sağ çıkacak mıyız bilmiyorum, ama o durumda “özelleştirme” kelimesi Endlösung [nihai çözüm] kelimesiyle aynı yere kaydedilecek.

Bu krizin doğurduğu yük finansal ekonomi cinsinden hesaplanamaz.Zararları ve ihtiyaçları bir yarar kriterine göre değerlendirmeliyiz. Sorunu, finans sisteminin açıklarını kapamak değil, her bir insanın ihtiyacı olanı güvence altına almak bakımından ortaya koymalıyız.

Komünizmi hatırlattığı için bu mantıktan hoşlanmayan birileri mi var? Tamam, o halde, daha modern kelimeler bulunamıyorsa belki daha eski ama daima güzel bu kelimeyi kullanırız.

Yıkımla başa çıkmak için gerekli araçları nereden bulacağız? Benetton ailesinin kasalarından, kamu maliyesini kişisel servetlerine dönüştürmek üzere sahiplenmek için siyasetçi hempalarından yararlanan ve Cenova’daki köprünyü üzerinden geçmekte olan kırk kişiyi öldürecek kadar harap halde bırakanların kasalarından.

Psychiatry On Line dergisinde Luigi d’Elia’nın “Zorunlu Bir Kolektif Tedavi Uygulaması Olarak Pandemi” başlıklı bir yazısı yayınlandı. Onu okumanızı hararetle tavsiye ederim. Ben burada kısa bir özetle yetiniyorum.

Zorunlu Tedavi Uygulaması (ZTU) bir insanın psişik durumunun kendisi veya bir başkası için tehlike oluşturması durumunda söz konusu olur. Ancak, aklı başında her psikiyatr bunun tavsiye edilir bir tedavi olmadığını, hatta bir tedavi de olmadığını iyi bilir. D’Elia kapalı durumdaki bizlere, ZTU’dan GTU’ya (yani Gönüllü Tedavi Uygulaması) geçerek zorunlu olarak korunma altındaki şimdiki durumumuzu bir tedaviye dönüştürmeyi öneriyor. Açıkça söylersek, zorunlu kısıtlılık halini başka kimselerin otoanalizine açık bir otoanaliz sürecine dönüştürebiliriz.

Bunun sadece psikolojik bakımdan daha kesin olmakla kalmayıp aynı zamanda şimdiye dek okuduğum siyasal bakımdan da uzakgörüşlü bir öneri olduğuna inanıyorum. D’Elia daha kesin bir şey öneriyor: Analizin konusu esas olarak korku olmalı. Korku, yeri doğru saptanırsa, değişimin motorudur. Jung’un açıkça söylediği gibi korkunun olduğu yerde görev de vardır”. D’Elia böyle yazmış.

Korkunun nesnesi nedir?

Birden fazla: Hastalık korkusu, can sıkıntısı korkusu ve evden çıktığımızda dünyanın ne olacağına dair duyulan korku.

Madem korku değişimin motorudur, yapmamız gereken değişimin bilinçli olmasını sağlayacak koşulları yaratmak.

Can sıkıntısı üzerine psikolojik olarak yararlı bir çalışma yapılabilir. D’Elia’nın dediği gibi: “Can sıkıntısı apati değildir. Apati, güçsüzlüğe gösterilen rıza, dümdüz sükûnet ve hareketsizliktir. Can sıkıntısı endişedir, insanın içinin kıpır kıpır olmasıdır, tatminsizlik, huzursuzluktur. Uzanıp yatan can sıkıntısı: Burada olmamalıyım, bu hiçlikle uğraşmamalıyım. Başka yerde olmalı, başka şeyler yapmalıyım.!”

Ondört Avrupa ülkesi sınırlarını kapamaya karar verdi. Birlik’ten geriye ne kaldı? Birlik’ten geriye kalan, Avrupa ekonomisinin öngörülebilen çöküşünü engellemeye yarayacak tedbirleri tartışmak üzere bugün toplanan Avrupa Grubu (Eurogroup).

İki tez karşı karşıya: [Bunlardan biri] basiretsiz İtalyan politik sınıfının anayasalaştırdığı , bilanço dengesini temel alan o cani mali pakta bağlı kalmadan harcama yapma yetkisini talep eden virüsün en fazla vurduğu ülkelerinki.

Hollandalılar, Almanlar ve diğer fanatiklerse hayır diyor, harcama yapılabilir ama reformları yapmak koşuluyla. Yani? Örneğin, yoğun bakım bölümlerini ve hastane çalışanlarının ücretlerini daha da azaltan bir sağlık sistemi reformu gibi.

Bence, fanatiklerin fanatiği, fiziği de bu role uygun ve onun gibiler sayesinde gitgide daha fazla ihtiyaç duyulan bir sektör halini alan bir cenaze levazımatı bürosunda iş arasa iyi olacak olan mezarcı Dubrovskis[13].

09:00 – 09:30 Perşembe Seyfettin Gürsel’le Ekonomik Gidişat

ekonomik-gidisat-20200430

09:30 – 10:00 Güncel Hukuk Dergisi’nde bu ay (Ayda 1)

10:00 – 10:30 Kirli Çıkı / Utkan Çınar ve Gülşah Görücü / Oldies

10:30 – 11:00 Ekonomi&Ekoloji / Pelin Cengiz, Barış Gençer Baykan, Serkan Ocak ve Mahir Ilgaz

ekonomi-ekoloji-20200430

Ekonomi Ekoloji kayıt arşivi

Facebook.com/Pelin Cengiz

11:00 – 11:30 Yeşil Bülten (Yeni program) / Hazırlayan: Utku Zırığ

yesil-bulten-20200430

İMC Televizyonunun kült programı Yeşil Bülten bu yayın döneminde Açık Radyo’da

Yeşil Bülten kayıt arşivi

11:30 – 12:00 Açık Mimarlık / Hüseyin Kahvecioğlu, İpek Akpınar, Yağmur Yıldırım ve Cenk Dereli / Mimarlığın tüm halleri üzerine konuşmalar

acik-mimarlik-20200430

acikmimarlik.blogspot.com/

Açık Mimarlık facebook sayfası

Açık Mimarlık Spotify Sayfası

Açık Mimarlık kayıt arşivi

facebook.com/yagmurlyildirim

12:00 – 12:55 Afrikon (Yeni program) / Hazırlayan: Ufuk Aktaş

“Afrika üzerinde dolaşan sesler” şiarıyla yolan çıkan programda her hafta Afrika’nın başka bir ülkesinden geleneksel ve gelenekselden beslenen yeni icralar dinliyoruz.

12:55 – 13:05 Yerdeniz Öyküleri – Tehanu / Okuyan: Tolga Korkut

Amerikalı usta yazar Ursula LeGuin 22 Ocak 2018’de aramızdan ayrıldı. Yazarın Çiğdem Erkal çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan 6 kitaplık kült fantastik serisi Yerdeniz Büyücüsü’nün dördüncü kitabına bir süre önce başladık. Ne zaman biter, orası hâlâ meçhul.

13:00 – 14:00 Aheng-i Hengâme / Alper ve Esra Kaliber / Soul, Funk ve Afrika müzikleri

 ahengihengame.blogspot.com/

14:00 – 14:30 Günün ve Güncelin Edebiyatı / Seval Şahin / Romanlar, Hikâyeler, Kahramanlar

gunun-guncelin-edebiyati-30.04.2020-jingle-var-rec.-08.04.2020

twitter.com/sevalsahinn/media

Günün ve Güncelin Edebiyatı kayıt arşivi

Google Podcast

Apple Podcast

Twitter.com/Guncel Edebiyat  

***

gununveguncelinedebiyatiSeval ŞahinSelçuk Orhan

***

zz15

zz16

30 Nisan perşembe saat 14:00’da Selçuk Orhan ile Güzel romanını konuşuyoruz. @sselcukorhan

***

Selçuk Orhan: “Romanı yazarken temel çıkış noktam lise çağında iki gençti.”@sselcukorhan

***

Selçuk Orhan: “Romanın birkaç ayrı ekseni var. Birincisi 90’lı yıllar. Matematik üzerinden yaratmaya çalıştığım bir diğer eksen.”@sselcukorhan

***

Selçuk Orhan:”Garip’in dünyaya açılan tek penceresi Yusuf Kula.”@sselcukorhan

***

Selçuk Orhan: “Kitabın kurmaca olarak çözümü Garip’in nöbetlerine bağlı.”@sselcukorhan

***

Selçuk Orhan: “Erkek kırılganlığını anlatmak adına Garip’in nöbetleri bana bir malzeme veriyor. Kurmacanın içerisinde gerekli köprüleri atmak için bir araç oluyor.”@sselcukorhan

***

Selçuk Orhan: “Garip diğerlerine göre anlam dünyasına daha bağlı bir karakter.”@sselcukorhan

***

Selçuk Orhan: “Hem sayıların dünyasında kalmak istiyor hem de insanlaşmak istiyor Garip.”@sselcukorhan

***

Selçuk Orhan: “Tekinsizlik benim bütün yazdığım metinlerde olan bir şey.”@sselcukorhan

***

Selçuk Orhan: “Yazarken mümkün mertebe okurla özdeşleşmeden uzaklaşmaya çalışıyorum.”@sselcukorhan

14:30 – 15:30 Notalarla Sohbet / Zerhan Gökpınar / Açıklamalı ve karşılaştırmalı bir klasik müzik programı

Notalarla Sohbet – Zerhan Gökpınar

***
Notalarla Sohbet programı 10. yılını doldurdu, saat 14.30/94.9 Açık Radyo’dayız,sohbetimize bekleriz.🎤🎧🎼🎹🎻🎺 🎂🥂
www.acikradyo.com.tr
Görüntünün olası içeriği: 2 kişi, güneş gözlüğü

15:30 – 16:30 Hukuk Güvenliği (Yeni program) / Hazırlayanlar: Bahri Belen ve Aynur Tuncel

hukuk-guvenligi-20200430

Hukuk güvenliğinin enine boyuna konuşulduğu programın sürekli konuğu Aynur Tuncel bu yayın döneminde aslî programcı kadrosuna dahil oldu.

16: 30 – 17:00 Biofilia (Yeni program) / Hazırlayan: Nurhan Keeler

details/biofilia-20200430

biofilia-30.04.2020-smartians-coding-speaksee-fashion

Evrenin Suyuna Giden Tasarım programının zaman içinde eko-tasarım sınırlarını aşıp yeni bir programa dönüştü: Biofilia. Doğayla, diğer canlılarla, kültür ve tasarımla kurulan özenli ilişkiler üzerine bir program

twitter.com/nurhankeeler

Biofilia Fotoğraf Albümü

facebook.com/nurhan.keeler

***
Biofilia 30 Nisan 16:30’da 94.9 Açık Radyo’da
Fashion Revolution (Moda Devrimi) beşinci kez ‘Moda Şeffaflık Endeksi’ni yayınladı. Bu rapor, dünyanın en büyük 250 moda şirketini değerlendiriyor. Tedarik zincirleri, iş uygulamaları ve bu uygulamaların çalışanlar, çevre ve topluluklar üzerindeki etkileri hakkında yaptıkları açıklamaların şeffaflığına göre bir sıralama yapıyor. Ortalama puan tüm markalarda %23. Sadece H&M’in %73 gibi daha yüksek bir puanı var
Müzik Paris Combo’dan Living Room
Paris Combo – Living Room
***

Biofilia 30 Nisan’da 94.9 Açık Radyo’da saat 16:30’da
Programda laf ola beri gele ve tüketimi arttırmak için değil de yaşam kalitesini arttırmak için yapılan tasarımlardan örnek vereceğim. Bir de ‘Modada 2020 Yılı Şeffaflık Endeksi’nin sonuçlarını paylaşacağım.

Tasarımlar şöyle:
-Smartians eski eşyalarınızı akıllı hale getiren bulut bağlantılı minnacık motorlar.
-Code Jumper, görme engelli çocukların erken yaşta kodlamaya başlamalarını sağlıyor.
-Speaksee duyma kaybı olanların sohbete, toplantılara katılmalarını sağlıyor. Bu geliştirilen mikrofon 9 kişiye kadar ortamda söylenenleri anlayıp yazıya dökebilen bir mikrofon sistemi. Sonradan duyma kaybı olan birisi şöyle demiş “En çok şakaları duymayı çok özlemiştim.”

-Fashion Revolution’un kurucu ekibi beşinci kez ‘Moda Şeffaflık Endeksi’ni yayınladılar. Bu rapor, dünyanın en büyük 250 moda şirketini değerlendiriyor. Tedarik zincirleri, iş uygulamaları ve bu uygulamaların çalışanlar, çevre ve topluluklar üzerindeki etkileri hakkında yaptıkları açıklamaların şeffaflığına göre bir sıralama yapıyor.
2020’de ilk 10’na giren firmaların ortalama puanı çok düşük; sadece %23. Bir firma %73 puan almış.

Görüntünün olası içeriği: Nurhan Keeler, muhtemelen şunu diyen bir yazı ""Açık Radyo." 94.9 Radyo." 94.9"
17:00 – 18:00 Dünyanın Cazı / Duygu Argın, Sanat Deliorman, Başak Yavuz, Levent Öget ve Ceyhan Usanmaz

facebook.com/pages

dunyanincazi-loget.blogspot.com/

***

Kardeş radyomuz

‘le yapacağımız geleneksel ‘Dünya Caz Günü’ ortak yayınımız, saat 15:00’te başlıyor. 15:00 Füsun Özgüç 16:00 Tantanalı Huşu 17:00 Levent Öget 18:00 Özlem Köseoğlu 20:00 DJ Barthez 21:00 Firuz Soyuer 22:00 Nazlı Toprak 23:00 DCG 2013 İstanbul Konseri

Resim

18:00 – 18:10 Gezegenin Geleceği / Uygar Özesmi / Ekoloji Günlüğü

gezegenin-gelecegi-20200430

facebook.com/uygar.ozesmi.page

Gezegenin Geleceği kayıt arşivi

18:10 – 20:00 Açık Dergi / İlksen Mavituna – Seçil Türkkan – Feryal Kabil / Hergün İstanbul’da Ne Var Ne Yok

Açık Dergi kayıt arşivi

Açık Dergi Perşembe Melis Behlil ile Sinemalardan

Açık Dergi Perşembe Beraber ve Solo Ahkâmlar (Açık Dergi’de yeni köşe) / 15 günde bir / Hazırlayanlar: Seyit Ali, Turgut Yüksel ve ve Mehmet Kekik

Farklı disiplinlerden 3 insanın müzik dinleme serüvenleri.

Açık Dergi Perşembe Sarı Tuğlalı Yol / Zeynep Arıca ve Burak Dinler / Müzikal Tiyatro’da bir gezinti

Müzikal tiyatro tarihinden klasikler hem ses kayıtları hem de sahne notlarıyla bu yayın dönemi Açık Dergi’de. Eski programcımız Zeynep Arıca’nın yanına sahne arkadaşı Burak Dinler’i alıp sunacağı Sarı Tuğlalı Yol’da amatör ve profesyonel müzik grupları da zaman zaman yayına konuk oluyor.

Açık Dergi Perşembe Fransız Öpücüğü (Gün ve saat değişikliği) / Hazırlayan: Devrim Özkan

Şansonların ötesinde çağdaş Fransızca müzik programı Fransız Öpücüğü bu yayın döneminde on beş günde bir, üstelik bir saatlik formatıyla Açık Dergi’de bizlerle. Devrim Özkan, özel profilleri ve muhtelif anekdotlarıyla güncel müziğin Fransızcasına bakmayı sürdürüyor.

Twitter.com/Fransız Öpücüğü

***

Anısına: Christophe

Aa
+

Bu haftaki programımızı; 16 Nisan’da hayata veda eden yorumcu, besteci ve söz yazarı Christophe’a ayırdık. Program boyunca sanatçının renkli kariyerinin farklı dönemlerine ait şarkılardan örnekler dinledik.

Christophe

Asıl adı Daniel Bevilacqua olan Christophe, 1945’te Paris yakınlarındaki Juvisy-sur-Orge’da, İtalyan asıllı bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmişti. Henüz küçük yaşlardan itibaren Amerikan yaşam tarzına hayranlık beslemeye başlayan Daniel, gençlik çağında blues müziğin usta isimleri Robert Johnson ve Johnny Lee Hooker’ı keşfetti. On altı yaşına geldiğinde repertuvarı Elvis Presley ve Gene Vincent gibi rock’n’roll efsanelerine ait şarkılardan oluşan “Danny Baby et les Hooligans” isimli grubu kurdu. 1964’te, annesinin ona hediye ettiği Aziz Christopher madalyonundan esinlenerek sahne adı olarak Christophe’u kullanmaya başladı. Aynı yıl ilk 45’liği Reviens Sophie’yi yayınladı. Bu şarkı pek dikkat çekmedi ama bir başka kadın ismi taşıyan bir diğer şarkı ona şöhretin kapısını açtı. 1965’te piyasaya çıkan Aline, hem Fransa’da hem de İspanya, Belçika, Türkiye ve İsrail gibi ülkelerde büyük ilgi görerek o yaza damgasını vurdu. Bu dönemdeki dikkat çeken parçalarından biri de Les marionettes idi. Kağıt ve ipten kuklalar yapan bir adamın hikayesini anlatıyordu şarkı.

Kariyerine yé-yé akımının tam ortasında başlamasına karşın bu dönemdeki meslektaşlarından oldukça farklıydı Christophe. Ne Johnny Hallyday ya da Eddy Mitchell gibi sert, erkeksi bir hali vardı, ne Jacques Dutronc, Nino Ferrer ya da Antoine gibi komik şarkılar söylüyordu ne de Michel Polnareff kadar gösterişliydi. 1.65’lik boyu, sarı saçları ve androjen ses tonuyla bambaşka bir imaja sahipti. Aline ve Les marionettes gibi şarkılarının başarısına rağmen altmışların son bölümünde kariyerine kendi isteğiyle bir süre ara veren Christophe, 1967 ve 68’de uçuş dersleri aldı. Cadillac tarzı büyük Amerikan otomobillerine de büyük ilgi duyan sanatçı bunların koleksiyonunu da yapıyordu. Bu tutkusu bazen başını belaya da sokabiliyordu. 1970’de aşırı hız yüzünden hapis cezasına çarptırılmış ve ehliyetine el konulmuştu. Yetmişlerin başında, uzun saçları ve bıyıklarıyla pekiştirdiği “tövbekâr bir crooner” imajıyla müziğe geri dönen Chirstophe, kendi adını taşıyan üçüncü albümünü ise 1972’de yayınladı. Bu albümün dikkat çeken parçaları arasında altmışlı yıllardan kalma bir altyapıya sahip bir aşk şarkısı olan Oh! Mon amour ve sanatçının müzikal anlamdaki yenilik arayışlarının ilk adımlarından biri olarak sayılabilecek La petite fille du 3ème bulunuyordu.

Yetmişlerin başında, yapımcı Francis Dreyfus’la birlikte çalışmaya başlayan Christophe, bu dönemde onun aracılığıyla genç bir söz yazarıyla tanıştı. Bu söz yazarı, ünlü besteci Maurice Jarre’ın oğlu, Jean-Michel Jarre’dı. İkili 1973 ve 74 yıllarında “Les paradis perdus” ve “Les mots bleus” adlı albümlerde birlikte çalıştı. Jarre; Pink Floyd ve Velvet Underground gibi gruplara hayranlık besliyordu, bu albümlerde de dönemin Anglosakson rock müziğinin etkilerini görmek mümkündü. Her iki albümün de beş yüzer binin üzerinde satmasıyla önemli bir ticari başarıya imza attı Christophe. Bununla birlikte altmışlı yılların romantik şarkıcısı gitmiş, onun yerini biraz çökmüş, hatta yaşama küsmüş gibi görünen ama bir o kadar da karizmatik bir adam almıştı. 1974 tarihli Les paradis perdus (Kayıp Cennetler) adlı şarkı da tam bu tarz birinden söz ediyor. Zamanında, Londra’nın sigara dumanından boğulan küçük kulüplerinde şarkı söyleyen, biraz yaşlı, biraz lanetli ama hala şık ve gösterişli bir müzisyeni konu alan şarkının pek çok açıdan otobiyografik özellikler taşıdığını söyleyebiliriz.

Yapımcı Francis Dreyfus, “Les mots bleus” ve “Les paradis perdus”nün başarısının ardından Christophe için yeni bir hit şarkı arayışına girmişti. Bu kapsamda bu kez genç söz yazarı Didier Barbelivien’in kapısını çaldı. Çocukluk yıllarının idolü için şarkı yazma fikri Barbelivien’i çok heyecanlandırmıştı, o da o dönemde çok sevdiği Aline’den yola çıkarak bir şarkı yazdı. Ne var ki bu kez Christophe, Aline’deki gibi terk edilen ve sevdiği kadına “geri gel” diye yalvaran değil, terk eden kişi rolüne bürünecekti. Böylece ortaya Petite fille du soleil (Güneşin küçük kızı) çıktı. Şarkı büyük beğeniyle karşılandı ve kısa sürede Chirstophe’un klasikleri arasındaki yerini aldı.

Sözleri Jean-Michel Jarre, bestesi ise Christophe’un imzası taşıyan 1974 tarihli Les mots bleus‘de, sanatçı ruhunun derinliklerindeki melankoli duygusunu sesi aracılığıyla adeta müziğe aktarıyordu. Jean-Michel Jarre & Christophe ortaklığı, Les mots bleus’nün ardından sona erdi. 1976 tarihli “Samourai” adlı albümde, daha sonra adı Alain Bashung ile birlikte anılacak olan Boris Bergman’la çalışan Christophe, 1978’de, Les Inrocks dergisi tarafından gelmiş geçmiş en iyi 100 Fransızca Albüm arasında gösterilen “Le Beau Bizarre”’ı piyasa sürdü. Le beau bizarre zamanla sanatçının lakabı haline gelecekti. Türkçeye “tuhaf yakışıklı” olarak çevirebileceğimiz bu kelimeler, gerek kişisel yaşamı gerekse müzik kariyeri açısından onu tanımlamak son derece uygundu gerçekten de. 1980’de bir hayli sıra dışı bir albüm olan “Pas vu pas pris” çıktı piyasaya. Bu albümde, sözlerini o dönemdeki eşi Véronique’in kardeşi Alain Kan’ın yazdığı parçalara da yer vermişti Christophe, 1983’te, Besame mucho ve Perfidia gibi 40’lı ve 50’li yılların klasiklerini yorumladığı “Clichés d’amour”’u piyasaya çıkaran sanatçı, aynı yıl, ilerleyen dönemde bir klasiğe dönüşecek olan Succès fou adlı romantik slow’u yayınladı.

Seksenli yılların ikinci yarısında uzunca bir süreliğine ortadan kaybolan Christophe’un bu kayıp yıllarda; juke-boxlardan kollu kumar makinalarına, 78’lik blues albümlerinden eski radyolara, ona Amerika Birleşik Devletlerini hatırlatacak objeleri toplamakla vakit geçirdiği ortaya çıktı. Ayrıca sinemaya da büyük ilgi duyan sanatçının bir müzeyi andıran Montparnasse’taki apartman dairesinde küçük bir de sinema salonu bulunuyordu. 500’e yakın 35mm’lik filmden oluşan bir koleksiyona da sahip olan Christophe, bu tip hobileriyle uğraştığı bu on yılı aşan sessizlik döneminin ardından 1996 Mayıs’ında, kendi yazdığı şarkı sözlerine de yer verdiği “Bevilacqua” adlı albümle çarpıcı bir geri dönüşe imza attı. Bu albümle birlikte bu kez kadınların kalbini çalan gizemli ve çapkın erkek imajını bir kenara koyup, kendini elektronik müziğin kollarına bırakıyordu. Kariyeri açısından büyük risk içeren bu hamle hem hayranları hem de eleştirmenler tarafından heyecan verici bulundu. Label obscur ve Enzo Ferrari anısına yazdığı Enzo gibi parçalarla dikkat çeken bu albüm onun ellinci yaşında “kült” statüsüne yükselmesini sağlayacaktı. Comme un intérdit ve Elle dit, elle dit gibi şarkıların yer aldığı 2001 tarihli “Comm’si la terre penchait” ile de benzer bir başarıya imza atan sanatçı, 2002’de, tam yirmi sekiz yıl aradan sonra Olympia sahnesine geri döndü.

2008’de yine elektronik müzik altyapılı şarkılarla dikkat çeken “Aimer ce que nous sommes” isimli albümü piyasaya süren Christophe, 2013 yılında “Intime” adlı turneyle hayranlarıyla buluşarak en sevilen parçalarını, sadece piyano ve gitar eşliğinde, fısıldamayı andıran bir ses tonuyla yorumladı. 2016’da isim şarkısı için Jean-Michel Jarre’la yeniden bir araya geldiği “Les vestiges du chaos”yu piyasaya süren sanatçı, bu albümdeki Tangerine adlı parçada, 2016’da hayata veda eden Amerikalı elektronik ve punk müzik grubu Suicide’ın solisti Alan Vega’yla bir araya gelmişti.

Yakınları tarafından bir gece kuşu olarak tanımlanan Christophe, akşamüstü saat altı gibi uyanıp tüm gecesini, farklı seslerin, müziklerin arayışı içinde geçiriyordu. Koronvirüs salgınının Fransa’da iyiden iyiye yayılmaya başladığı Mart ayının ortalarına doğru, yine böyle geç bir saatte, yakın dostu Jean-Michel Jarre’ın telefonuna “sende maske var mı” diye bir mesaj bırakmıştı sanatçı, Jarre ertesi sabah onu geri aradığında ise çoktan hastaneye kaldırılmıştı. Ona repertuarının en çok sevdiği parçası sorulduğunda bu soruya: Aline şeklinde cevap veren Christophe, “Eğer o olmasaydı, bugün ben burada olmazdım diyordu”. Peki kimdi bu şarkının ilham kaynağı diye baktığımızda karşımıza Chirstophe’un altmışlı yılların ortasında delicesine aşık olduğu Aline Natanovich çıkıyor. Gündüzleri Montparnasse’da bir diş hekiminin sekreterliğini yapan genç kadın geceleri, Saint-Germain des Près’deki Orphéon Club’da vestiyer olarak çalışıyordu. Christophe’la da burada tanışmışlar, kısa süre sonra birlikte yaşamaya başlamışlardı. Ne var ki Christophe’un askere çağrılması nedeniyle bu aşk da yarıda kaldı ve Aline bir süre sonra genç adamı terk etti. Bunun üzerine sanatçı, çok kısa süre içinde bu şarkıyı kaleme aldı. Parça, 1965 ilkbaharında piyasaya çıktı o ve o yılın sonbahar ve yaz aylarına damgasını vurdu.

 

Kaynaklar:

La vie secrète des chansons françaises; André Manoukian – Bertrand Dicale; E/P/A; 2016

Christophe – Paradis Perdus; Christophe Conte, Libération; 18-19.04.2020

Christophe – Génie, un peu dandy; Les Inrockuptibles Hors-série; 24.04.2020

Şarkıcı / Yorumcu Parça Adı Albüm Adı Süre
Christophe & Arthur Le beau bizarre Christophe Etc. Vol.2 2:02
Christophe Les marionettes Aline 2:35
Christophe Excusez-moi Monsieur le Professeur Aline 2:37
Christophe Oh! Mon amour Christophe 2:53
Christophe La petite fille du 3ème Olympia 2002 3:20
Christophe Les paradis perdus Intime 3:15
Christophe & Camille Petite fille du soleil Christophe Etc. 3:03
Christophe Les mots bleus Les mots bleus 4:11
Christophe & Nusky Succès fou Christophe Etc. 3:45
Christophe Ces petits luxes Comm’si la Terre Penchait 4:20
Christophe & Alan Vega Tangerine Les vestiges du chaos 4:56
Christophe Aline Olympia 2002 2:50

20:00 – 21:00 Caz Orkestrası / Hülya Tunçağ / Dünden bugüne büyük caz / orkestraları

21:00 – 22:00 Sosyal Müzik (Yeni program) / Hazırlayanlar: Gonca Açıkalın, Sina Hakman)

acikradyo.com.tr/program/sosyal-muzik

“Caz ve cazdan etkilenen müzikler” şiarıyla yola çıkan programda, caz müziğine, cazla ilişkili ya da ondan esinlenip etkilenmiş müziklere yer veriliyor.

***

30 Nisan 2020 – Müzisyen Şarkıları

Sosyal Müzik
Aa
+

Dünya Caz Günü kutlu olsun!

Yarattıkları harikalar için tüm caz müzisyenlerine minnettarız. Bu gece bizzat onlar için yazılmış, yorumlanmış caz parçaları dinleyeceğiz.

Şarkıcı / Yorumcu Parça Adı Albüm Adı Süre
GoGo Penguin Seven Sons of Björn Fanfares 5:18
John Scofield Travel John EnRoute 7:24
Pat Metheny Group Jaco Pat Metheny Group 5:37
Wayne Krantz Jeff Beck Krantz Carlock Lefebvre 4:17
Dave Brubeck Here Comes McBride Young Lions, Old Tigers 3:27
Jacky Terrasson Kiss Jannett For Me 53 7:14
22:00 Alçak Basınç / Popüler kültürün kıyısında yeşeren, alternatif, yenilikçi müzik akımları / Harun İzer

Popüler kültürün kıyısında kenarında yeşeren alternatif ve yenilikçi müzik akımlarının izini süren Alçak Basınç bu yayın döneminde Perşembe akşamları saat 22:00’de.

23:00 – 24:00 Falan: Freeform Freakout / Clint Willey

Funk kanallarında ve farklı sadaların zengin çeşitliliğe sahip âleminde bir keşif gezisine çıkan Falan: Freeform Freakout bu yayın döneminde saat 23:00’de.

24:00 – 01:00 Modyan Bulundurur / Sesin İnternetteki Serüveni / Barış Yalaz, Ömer Ergün, Ayşe İdil İdil

Radyo içinde radyo! İnternet radyosu Radyo Modyan bu yayın döneminde sesin internetteki macerasına Açık Radyo içinden bir tünel açıyor

Açık Radyo’nun yenilenmiş sitesi üzerinden dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Radyo Garden üzerinden Açık Radyo’yu dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi Programları ve Podcast Arşivleri

Açık Radyo resmi web sitesi: acikradyo.com

Açık Radyo’yu internet üzerinden ve mobil cihazlarından dinlemek isteyenler için faydalı bilgiler

Açık Radyo Arşivi için TIKLAYINIZ

Açık Radyo program blogları için TIKLAYINIZ

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi: 4 Kasım 2019 – 20 Mayıs 2020 akışı için Tıklayınız Günlük / Tıklayınız Haftalık

————————————————————————————

06:00 – 06:55 DemocracyNow

democracynow.org/shows/2020/4/28

07: 00 – 07:20 Tehlikeli Oyunlar (Yeniden) / Yazan: Oğuz Atay / İletişim Yayınları / Okuyan: Tilbe Saran

Usta yazar Oğuz Atay’ı ölümünün 40. yılında, “Tehlikeli Oyunlar” romanının okumasının tekrarı ile anıyoruz.

07:30 – 07:50 Sabahlık / Didem Gençtürk ve Emre Aydoğdu

sabahlik.tumblr.com/

08:00 – 10:00 Açık Gazete / Ömer Madra, Özdeş Özbay, Robılınd Tayyar

acik-gazete-29.04.2020

Açık Gazete Spotify Kanalı

Açık Gazete Jingle

Açık Gazete kayıt arşivi

Günün Sözü

————–
“Felaket. Tam bir facia”
————–
BM Nüfus Fonu Başkanı Natalia Kanem’in, salgın döneminde yaşanması muhtemel gelişmelerin açıklandığı rapor hakkındaki sözleri. Raporda, 15 milyon daha aile içi şiddet vakası yaşanacak, 44 milyon kadın doğum kontrol haplarına erişemeyecek, çocuk evliliklerinin sayısı 13 milyon daha artacak gibi tahminler yer alıyor. (BBC Türkçe)

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yakın çekim
08:02 Eduardo Galeano: Kadınlar / Çeviren Süleyman Doğru / Sel Yayıncılık

“Kabilemizin hikâye anlatıcısı” benzersiz yazar Galeano’ nun yeryüzündeki harikulade konukluğundan bizlere kalan son eserinden her sabah bir hikâyeyi Açık Gazete’nin açılışında okuyarak güne başlamanın hepimize iyi geleceğini düşünüyoruz.

08:30 – 08:45 Korona Günleri: Selim Badur’la Hafta İçi Her Gün

Selim Bey başka bir tele konferansta olduğu için “Korona Günleri” bugün pas

Korona Günleri

08:55 – 09:00 Psikoçöküntü Günlükleri / Yazan: Franco Bifo Berardi, Çeviren ve Okuyan: Serhan Ada

ar-arsiv_psikocokuntu-gunlukleri_29.04.2020

Franco Bifo Berardi’nin salgın notları “Psikoçöküntü Günlükleri”nden seçmeler yazarın izniyle, Serhan Ada’nın Türkçesi ve sesinden Açık Radyo yayınında.

***

20 Mart

Uyanıyorum, sakal traşımı oluyorum, hipertansiyon ilaçlarımı alıyorum, radyoyu açıyorum…Kahretsin… Milli marşın müziği. Biri bana bu durumun milli marşla ilgisini açıklasın.

Ulusal gururu canlandırmak niye? Askerleri, yüzbinlerce askeri Caporetto’da[8] da bu marş yönlendirmişti.

Radyoyu kapadım ve sessizlik içinde traş oldum. Mezar sessizliği.

Jun Hirose sinema üzerine kitaplar yazan bir arkadaşım. Son haftalarda Cine-Capital kitabının İspanyolca baskısının tanıtımı için seyahatteydi. Buenos Aires dönüşü Madrid ve Bologna’ya uğrayacaktı, Billi’yle ben onu bekliyorduk. Son derece hoş ve esprili bir insan, yılda yaklaşık bir kez, İtalya’dan her geçişinde onu birkaç günlüğüne misafir etmek bir zevk.

Madrid’e vardığında, salgın şehri kasıp kavurduğundan, bir başka çok sevgili arkadaşım Amador Savater’e[9] konuk olmak durumunda kaldı. Şimdi birlikte vakit geçiriyorlar ve Amador’a biraz imreniyorum; zira, Jun aynı zamanda mükemmel bir aşçı ve ben Japon mutfağına bayılıyorum. Geceleri biraz sine-forum yapıyorlar; birkaç gece önce Carpenter’ın [duruma] cuk oturan Şey’ini (The Thing[10])seyretmişler: Sonra da Amador, Arjantin’deki Lobosuelto (Başıboş Kurt) dergisine bir yazı yazdı. Şöyle yazmış: “ Şey düşünmek için bir fırsat. Salgını bir kesinti olarak düşünmeliyiz. Hep varolacağını düşündüğümüz otomasyon stereotiplerinde bir kesinti: Sağlık, sağlık sistemi, kentler, gıda, her günkü bağlar ve kaygılar, hepsini en baştan düşünmeliyiz.”

Karantina sona erdiğinde- eğer biterse, ki bitip bitmeyeceği belli değil- bir tür kurallar çölünde, aynı zamanda da bir tür otomasyon çölünde olacağız.

O zaman, insan iradesi, duruma bakıldığında kesinlikle hakim konumda olmayan (virüsün de bize öğrettiği gibi, insan iradesi hiç belirleyici olmadı) ama önemli bir rol oynayacak. Ama bu barışçıl olmayacak, bunu bilmek iyi olur.

Çatışmanın nasıl biçimler alacağını öngöremeyiz. Ama onu hayal etmeliyiz. Kim daha önce hayal ederse o kazanır- Tarihin evrensel yasası bu.

09:00 – 09:30 Nereye Doğru: Cengiz Aktar’la Geleceğe Bakışlar

nereye-dogru-20200429

Nereye Doğru kayıt arşivi

***

“BM’nin Libya’daki rolü bitti, bu topyekûn savaş demek oluyor”

Nereye Doğru
Aa
+

Açık Gazete’nin köşelerinden Nereye Doğru’da Cengiz Aktar ile Suriye ve Libya’daki gelişmelerle göçmenlerin durumu konuşuldu.

Nereye Doğru

Nereye Doğru

podcast servisi: iTunes / RSS

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) raporları üzerinden bilgi verdi Aktar. Suriye’ye dair verilerin artık Libya’yı da içerdiğini çünkü Türkiye’den ve Suriye’den Libya’ya cihatçıların gönderildiğini belirtti: “Son verilere göre Suriye’deki TSK mensubu asker sayısı 10 bin civarında. Önemli de bir askeri mühimmat yığınağı var. Bunlar kalmak üzere yapılan işlere benziyor. İsrail’in Golan Tepesi’nde yaptıkları gibi.”

Aktar dört önemli gelişmeden söz etti. İlk olarak, İdlib’te, oranın sahibi gibi davranan Doğu’nun Kurtuluşu Heyeti anlamına gelen Heyeti Tahrir-i Şam (HTŞ) ile TSK arasında ilk kez çatışma yaşandığını anlattı: “HTŞ 5 Mart’ta Moskova’da varılan anlaşmaya karşı. Deniz kıyısını Halep’e bağlayan M4 karayolunun terk edilmesine karşı. Orada Rusya-Türkiye ortak bir devriye yapıyor anlaşma çerçevesinde ama bu devriye sadece 3 km içerisinde yapılabiliyor. Bir yerden sonra yolu kesmiş durumda HTŞ. Bu geçtiğimiz günlerde tekrarlandı ve bu sefer askerler ateş açtı. Ölümler oldu çatışmada. Sonrasında Heyet ile TSK görüşmüş ama sonuç çıkmamış. Türkiye, bu konuda Rusya ile HTŞ arasında sıkıştı. Bu çatışmaların arkası gelebilir. Er ya da geç bu bölgede savaş artacak.”

Cengiz Aktar, Rusya’nın da Türkiye’nin anlaşma şartlarına uyarak o bölgeyi M4 karayolunu “teröristlerden” arındırması gerektiği konusunda beklemekte olduğunu ama kendisinin de koronavirüs salgının hızla artması ve petrol fiyatlarının çakılması sonucu sarsılmakta olduğunu belirtti. Putin’in ölene kadar başkan kalması düzenlemesinin de sekteye uğradığını söyledi.

İkinci gelişme olarak, BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya’nın talebi üzerine Irak-Suriye sınırındaki geçiş kapısı olan Yarubya Sınır Kapısı’ndan yardım girişlerinin yılbaşından beri durdurulduğunu söyledi Aktar. Yarubya üzerinden BM’nin Suriye’ye tıbbi yardım gönderdiğini ve salgınla birleşince büyük bir sorun ortaya çıktığını söyledi. Aktar, şimdilik bu tıbbi boşluğu ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin gidermeye çalıştığını belirtti ama Yarubya’da ABD’nin bir tahkimat da yapmakta olduğunu vurguladı.

Üçüncü olarak, Kobane’deki gelişmeleri ise şöyle anlattı Aktar. “Kobana’ye (Ayn El Arab) TSK tarafından alınan iki yerden, Rasulayn ve Tel Abyad, ateş açıldı. İlk kez ÖSO ve TSK, Kobane’ye ateş açtı” dedi.

Dördüncü gelişme ise Haseke vilayetinin su şebekeleri meselesi dedi. Türkiye’nin kontrolündeki bölgede su kesintilerinin hâlâ devam ettiği ve salgın döneminde bu kentte 500 bin kişinin suya erişemediğini söyledi.

Libya’daki gelişmelerden de bahsetti Aktar: “Yine SOHR verilerine göre Libya’da Suriye’den gelen 7 bin 400 cihatçı var. 10 bine çıkartılmak üzereler. Bunlar Türkiye’de eğitim görüp Libya’ya gönderiliyorlar. Gizli saklı bir şey değil bu. Bu gruplar, Tunus sınırında Trablus güçleri (resmi hükümet) adına iki kasabayı geri aldılar en son. 600 hükümlüyü serbest bıraktılar ki bunların çoğu IŞİD’li. İki gün önce de Hafter güçleri, Libya’nın büyük kısmını kontrol eden güçler, 2015’te BM girişimiyle taraflar arasında imzalanan Libya siyasal anlaşmasını tek taraflı olarak fesih ettiğini duyurdu. Bu artık topyekûn savaş demek. BM’nin de buradaki rolü bitti demek bu. Hafter ayrıca devlet başkanlığını da ilan etti. Bu ilanı bir tek Rusya tanımadığını söyledi şimdilik! Rusya aslında Hafter’e destek veriyor ve taktik olarak bu açılamayı yaptı.”

Cengi Aktar, son olarak göçmenlerden söz etti ve beş önemli gelişme olduğunu belirtti: “Birincisi, Suriye’de, Türkiye sınırında bulunan ve Reyhanlı’daki kamplara alınan göçmenlerin İdlib’e geri döndükleri anlaşılıyor. İkinci gelişme, TSK’nın aldığı iki bölgeden kaçanların sığındığı Tel Tamr kasabası Suriye Milli Ordusu ve TSK tarafından bombalanıyor. Üçüncü gelişme, 1992’de Türkiye tarafındaki Kürt sınır köylerinden kaçarak Irak’a sığınan Mahmur kampı mültecileri (Türkiye vatandaşı bunlar) geçtiğimiz hafta TSK tarafından bombalandı. Dördüncüsü, Ege adalarındaki mültecilerin durumu. Çok az da olsa Ege adalarına Türkiye’den mülteci geçişi sürüyor. Bu mülteciler hemen karantinaya alınıp anakaraya gönderiliyor çünkü adalarda artık yer yok. 5 bin ebeveynsiz çocuğun AB ülkeleri tarafından alımı da başladı. Sonuncu gelişme ise, korona salgını ve göçmen ilişkisi üzerine International Rescue Committee’nin, ki 1933 yılında Yahudileri Nazilerden kaçırmak için kurulan bir STK’dır, bir raporu yayınlandı. IRC’nin başında şuan, Labour Partisi eski lideri Ed Miliband‘nin kardeşi ve Birleşik Krallık Dışişleri eski bakanı David Miliband var. Bu örgütün koronovirüs, göç ve sağınmacı hali hakkındaki raporuna internetten ilgilenenler ulaşabilir.”

09.30 – 10:00 50. Yılında 68 Devrimi (Açık Gazete’de yeni köşe) / Tarih Vakfı’nın katkılarıyla.

30. yılını bir sergi, 40. yılını ise 6 dakika 8 saniyelik bir dizi program ile andığımız 68’in, 50. yaşını de es geçmiyoruz. Tarih Vakfı’nın katkılarıyla 68 Devrimini enine boyuna konuşuyoruz.

10:00 – 10:30 Kirli Çıkı / Utkan Çınar ve Gülşah Görücü / Oldies

10:30 – 11:00 Açık Yeşil / Ümit Şahin ve Ömer Madra / Hayatın, politikanın ve sokağın çevre ekoloji gündemi

acik-yesil-20200429

Açık Yeşil kayıt arşivi

11:00 – 12:00 Metropolitika / Aysim Türkmen, Korhan Gümüş ve ve Murat Güvenç / Kent ve kentlilik üzerine tartışmalar

metropolitika-20200429

Metropolitika kayıt arşivi

12:00 – 12:55 Midday Blues / Gün ortasında müzik arası / Ahmet Uncu

Coğrafyalardan ve türlerden bağımsız “günortası müzikleri” programı.

12:55 – 13:05 Yerdeniz Öyküleri – Tehanu / Okuyan: Tolga Korkut

Amerikalı usta yazar Ursula LeGuin 22 Ocak 2018’de aramızdan ayrıldı. Yazarın Çiğdem Erkal çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan 6 kitaplık kült fantastik serisi Yerdeniz Büyücüsü’nün dördüncü kitabına bir süre önce başladık. Ne zaman biter, orası hâlâ meçhul.

13:00 – 14:00 Tuna’nın Beri Yanı / Muammer Ketencoğlu / Balkan ağırlıklı etnik müzik

Yeva Yeganyan (Ermenistan)

muammerketencoglu.com/

tunaninberiyani.blogspot.com/

facebook.com/ketencoglumuammer

facebook.com/muammerketencoğlu

***

Tuna’nın Beri Yanı – 1915 Olayları – Yeva Yeganyan (Ermenistan) – 29 Nisan 2020

14:00 – 14:30 Türlerin Yaşam Hakkı / Işıl Karaelmas / Gezegeni paylaştığımız canlıların özgürce yaşama haklarına dair her şey

turlerin-yasam-hakki-29.04.2020

zz4

“Gezegeni paylaştığımız canlıların özgürce yaşama haklarına dair her şey” şiarıyla yola çıkan program; Türkiye ve dünyadaki hayvan hakları gündeminden, etik veganlık anlayışına; hayvansal ürünleri tüketmeyi bırakmaktan, sokak hayvanlarına yardım etmeye kadar faydalı insan yaklaşımları ve pratikleri üzerine.

turlerinyasamhakki. Image may contain: text that says 'Radyo.\" 94.9 TÜRLERİN YAŞAM HAKKI IŞIL KARAELMAS Türlerin Yaşam Hakkı By Açık Radyo 94.9'

📌 94.9 Açık Radyo’da her Çarşamba saat 14.00’te yayınlanan Türlerin Yaşam Hakkı programının tüm geçmiş kayıtlarına Spotify / Podcast bölümünden program adını aratarak ulaşabilirsiniz 🦜 Kanalın Spotify Linki profilde ⬆️ #hayvanhakları #vegan #veganizm #veganlık #sokakhayvanları #satınalmasahiplen #hayvanözgürlüğü #etikvegan #doğa

twitter.com.türlerin.yaşam.hakkı 

Türlerin Yaşam Hakkı Spotify Kanalı

pictosee.com/turlerinyasamhakki/

***

Açık Radyo 94.9, Işıl Karaelmas, Türlerin Yaşam Hakkı

Günümüzde insan toplumlarının yaşamının tamamıyla doğayı ve hayvanları haksızca sömürme üzerine kurulu olduğunu inkar şekillerimiz ve yüzleşmeler üzerine.

14:30 – 15:30 Alla Turca / Ali Pınar ve Ersin Antep / Türkiye’den klâsik müzik yorumcuları ve bestakârları

www.facebook.com/alla.turca.5

instagram.com/allaturca2001/

***

zz9

FAZIL SAY, ALLA TURCA’DA

94.9 Açık Radyo’da her Çarşamba günü saat 14.30’dan itibaren yayınlanan ve Ali Pınar ile Ersin Antep’in hazırlayıp sunduğu Alla Turca programında bu hafta ve gelecek hafta; Besteci ve Piyanist Fazıl Say var… 9 CD’lik özel bir setle yayınladığı 630 dakikalık “Beethoven Sonatları” çalışmasıyla 32 sonatın tümünü kaydeden sanatçıyla gerçekleştirdiğimiz özel röportajı, iki bölüm halinde sunacağız. 2020 yılının Ocak ayında Dünyada ilk kez Warner Müzik etiketiyle, ardından Mart ayında Türkiye’de ACM etiketiyle satışa sunulan bu özel setten; “Sonata No.15 in D major Op. 28 ‘Pastoral”i tüm bölümleriyle ve kapanıştaysa “Sonata No.31 in A-flat major Op. 110″dan “Adagio ma non troppo ve Allegro ma non troppo” tempolu üçüncü bölümünü; Piyanist Fazıl Say’ın yorumuyla dinleyeceğiz.

Alla Turca’ nın yayınlanacağı 94.9 Açık Radyo’yu internet üzerinden online olarak dinlemek için; http://acikradyo.com.tr/stream/index.html

e-posta: allaturca@acikradyo.com.tr
Twitter ve instagram: @allaturca2001
Facebook: Alla Turca grubu

@fazilsay @fazilsayofficial #warnermusic @acmproduction #LudwigvanBeethoven #piano #piyano #sonat #sonatas #beethovencompletepianosonatas #Beethoven @muzikbilim @alipinarofficial @acikradyo #ersinantep #AliPınar #açıkradyo #acikradyo #radyo #radio #klasikmüzik #classicalmusic #Türkiye #Turkey #94.9#açıkradyo

15:30 – 16:30 Altın Saatler / Nuray Aydınoğlu, Elvan Cantekin, Argun Yum ve Gürhan Ertür / 17 Ağustos’u unutma

altin-saatler-20200429

Altın Saatler kayıt arşivi

***

Bugün Açık Radyo Altın Saatler Programında konuğumuz
Prof. Dr. BÜLENT TUTLUOĞLU.
Prof. Dr. Tutluoğlu; Göğüs Hastalıkları Uzmanı, Akademik Solunum Derneği Kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı.
Türkiye’de Covid-19 hastalığına ilk yakalanan hekimlerden olan Dr. Tutluoğlu, 16 Mart’ta başlayan tedavi sürecinden 31 gün sonra taburcu edildi.
Hastalanma ve tedavi süreçlerini, halen devam etmekte olan nekahat dönemini kendisinden dinleyeceğiz.
Programı hazırlayan ve sunanlar: Elvan Cantekin – Gürhan Ertür.
29 Nisan Çarşamba 15:30’da FM 94.9 ve www.acikradyo.com.tr adresinde.

16:30 – 17:00 Sudan Gelen (15 Günde 1) / Suya doğanın, bilimin, sanatın, edebiyatın içinden bakmak / Hazırlayan: Akgün İlhan

sudan-gelen-2020-04-29

sudan-gelen-20200429

Hayat suyun varlığıyla başladı ve onunla devam ediyor. Hayatın sonunu ise suyun yokluğu getirecek. Yaşadığımız gezegende içinde su bulunmayan, sudan gelip suya karışmayan hiçbir şey yok. Suyun yaşamın başlangıcı olduğunu, her varlık için vazgeçilmezliğini ve yeri dolduramazlığını vurgulamak hiç bu kadar önemli olmamıştı. İşte bu yüzden sudan gelen hikâyelerle insanlığın doğayla ve kendiyle olan ilişkisini anlatmak için tasarlandı Sudan Gelen. Parçası olduğumuz doğayla nasıl bir ilişki içindeyiz? Doğaya nasıl bakıp, ona nasıl davranıyoruz? Kendimizi doğanın neresinde konumlandırıyoruz? Biz insanlar kimiz, nasıl canlılarız? İnsanlık için nasıl bir gelecek hayal ediyoruz? Bu Can alıcı sorulara cevap ararken doğanın en temel bileşeni ve bedenimizin yüzde %60’ını oluşturan suyla ilişkimize baktıkça kendimizi de daha iyi tanıyacağız.

Sudan Gelen facebook sayfası

***

Akgün İlhan’ın hazırlayıp sunduğu Sudan Gelen’de bugün saat 16.30’da Koronavirüs günlerinde yerelden tarımsal üretiminin önemini konuşacağız Kuleli Emek Mahallesi örneği üzerinden. Konuğumuz Yeşim Yılmaz, üç kuşaktır İstanbul’un bu bambaşka ve yemyeşil mahallesinden yaşıyor. Üzerinde ot bitmeyen toprakların meyve ormanına dönüşümünün hikayesini Yeşim Yılmaz’dan dinleyin. Bugün saat 16.30’da Açık Radyo‘da buluşmak üzere! Erişim: 94.9 FM ya da acikradyo.com.tr Kuleli Emek Mahallesi Derneği Fotoğraf: Yaren Temurlenk

Görüntünün olası içeriği: bitki ve doğa, şunu diyen bir yazı 'Koronavirüs günlerinde yerelden çözümler: Kuleli Emek Mahallesi örneği Hazırlayan sunan: Akgün İlhan Konuk: Yeşim Yılmaz Tarih: 29 Nisan 2020 16.30 Yer: Yer: Açık Radyo 94.9 sudan gelen'
***

Yeşim Yılmaz ile şahane bir sohbet oldu yerelden tarım üzerine. Programın kaydını buradan dinleyebilirsiniz: https://acikradyo.com.tr/podcast/223798 Açık Radyo Kuleli Emek Mahallesi Derneği #yereldentarım

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, açık hava ve doğa, şunu diyen bir yazı 'COVID-19 ve yerelden tarım: Kuleli Emek Mahallesi örneği Hazırlayan sunan: Akgün İlhan Konuk: Yeşim Yılmaz sudan gelen'
17:00 – 18:00 Dünyanın Cazı / Duygu Argın, Sanat Deliorman, Başak Yavuz, Levent Öget ve Ceyhan Usanmaz

Açık Radyo kurucularından, programcı dostumuz Atilla Aksoy’u yakın zaman önce kaybettik. Dünyanın Cazı programının ilk programcısı Aksoy’un 2004 yılında bu çerçevede hazırlayıp sunduğu programları 13 yılın ardından Çarşamba günleri 17.00’de tekrar yayınlıyoruz.

18:00 – 18:10 Gezegenin Geleceği / Uygar Özesmi / Ekoloji Günlüğü

gezegenin-gelecegi-20200429

facebook.com/uygar.ozesmi.page

Gezegenin Geleceği kayıt arşivi

***

Salda Gölü’nün halk plajı bitişiğindeki tesislerde pansiyon inşaası iddiası

Aa
+

Birinci derece koruma alanı ilan edilen Millet Bahçesi tehdidindeki Salda Gölü’nün halk plajı bitişiğinde yer alan Akçeşme Tesisleri’nde, 70 kişilik pansiyon inşasına başlandığı iddia ediliyor.

Gezegenin Geleceği

Gezegenin Geleceği

podcast servisi: iTunes / RSS

Birinci derece koruma alanı ilan edilen ve şu anda da ne olduğu anlaşılamayan bir Millet Bahçesi tehdidindeki Salda Gölü’nün halk plajı bitişiğinde yer alan Akçeşme Tesisleri’nde, 70 kişilik pansiyon inşasına başlandığı iddia ediliyor. Cumhuriyet’ten Bülent Ecevit’in haberine göre Akçeşme Tesisleri arazisinde süren çalışmada 70 kişilik bungalov, kamping tipi pansiyonun yapıldığı öne sürüldü.

Venezuela’da altı nehirde madene onay

Venezuela Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro’nun hükümeti bu ay altı nehirde madenciliğe yönelik yasağı kaldırdı. Çevre aktivistleri ise madencilik ile bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkmasında doğrudan bir ilişki olduğunu söyleyerek madenciliğin hastalıkların yayılmasını teşvik edilebileceğini belirtiyor. Aktivistlere ve milletvekillerine göre, Venezuela’nın Amazon bölgesinde altı nehirde altın ve elmas madenciliğine izin vermesi, devlet destekli madencilik çalışmasından kaynaklanan çevresel hasarı daha da ağırlaştırabilir. Venezuela Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro’nun hükümeti bu ay nehirlerde madencilik yasağını kaldırırken muhalefet kontrolündeki Ulusal Meclis kararnameyi geçtiğimiz hafta kınadı. Bu tür madencilik çalışmaları hali hazırda yasadışı olarak gerçekleşiyor olsa da, verilen iznin, koronavirüs ile mücadele ederken, madene uygunluğu bilinmeyen bölgelerde bulaşıcı hastalıkların yayılmasını teşvik edilebilir. Çevre aktivisti grubu olan Wataniba Amazon Sosyo-Çevresel Çalışma Grubu’ndan Luis Bello, “Madencilik ve sıtma, kızamık ve benzeri salgın hastalıkların ortaya çıkması arasında doğrudan bir ilişki var. Koronavirüs bağlamında ise, bu nehirlerde yapılacak madencilik virüsün bulaşmasına olanak sağlayan bir ortam yaratabilir” dedi. Çevre komisyonu başkanı milletvekili Maria Gabriela Hernandez “Suyu, toprağı ve havayı mahvedecek. Kullandıkları cıva özellikle madencilere ve bölge yakınındaki topluluklara ciddi zarar verecek” dedi.

Kuzey İtalya’da hava kirliliği seviyeleri düştü

Kuzey İtalya’da yer alan Milano ve Lombardiya Bölgesi COVID-19 krizinden en çok etkilenen bölgelerden biri olmasının yanı sıra bölgede hava kirliliği seviyesi de Avrupa’daki en yüksek oranlardan birini oluşturuyor. Son olarak İtalyan bilim insanlarının yaptığı bir araştırma da hava kirliliğinin koronavirüsün yayılmasında etkili olabileceğinin altını çiziyorduiklimicinkentler.org’ta yer alan habere göre, İtalya’daki karantina süresince Milano’da motor trafiği %30-%75 oranında azalırken hava kirliliği seviyeleri de önemli düşüş gösterdi. Kent yetkilileri, yeni ulaşım planlamasıyla karantina bitişiyle toplu taşıma yerine tercih edilmesi muhtemel bireysel araç kullanımını azaltmayı hedefliyor. Yeni plana göre yaz boyunca kent merkezinde yer alan toplam 35 km uzunluğundaki sokaklar, bisiklet kullanımı ve geniş yaya yolları için hazırlanacak. Milano ve Bogota’nın ulaşım iyileştirme programlarında çalışan Janette Sadik-Khan da konu hakkında şöyle diyor: “Geçmişten bugüne birçok kent ve ülke, ister siyasal, ister toplumsal ister fiziksel yeniden yapılanma yoluyla olsun, tarihsel güçlere karşı nasıl karşılık verdiklerine göre tanımlandı. Milano’nun planı çok önemli çünkü kentlerimizi nasıl yeniden ele alabileceğimiz konusunda bir rehber niteliği olacak. Sokaklara yeniden bakmak ve başarmak istediklerimiz için hayatta bir kez karşımıza çıkacak bir fırsat” dedi.

İsveç’te son kömür santralı da kapatıldı

İsveç’te 1989 yılından bu yana faaliyet gösteren son kömür santralı da kapatıldı. temizenerji.org’ta yer alan habere göre, gelişme Avusturya’nın son kömür santralını kapatması ile aynı haftaya denk geldi ve Belçika ile birlikte toplamda üç Avrupa ülkesi kömür kullanımını tamamen bitirmiş oldu. Yapılan açıklamada, “1989’dan bu yana ısı ve elektrik sağlayan santralımız artık kapandı” denildi. Tesisin kapanma kararının ılıman bir kış geçirilmesi nedeni ile öne çekildiğini açıklayan firma yetkilileri, “Ilıman kış, bu rezervin kullanılmasına gerek olmadığı anlamına geliyor ve santral iyi bir durumda kapandı. Hedefimiz, tüm üretimimizin yenilenebilir veya geri dönüştürülmüş enerjiden elde edilmesi” dedi. Europe Beyond Coal Kampanya Direktörü Kathrin Gutmann, “Şu anda karşı karşıya olduğumuz ciddi sağlık sorunlarına karşı, kömürü geride bırakmak ve yenilenebilir enerjiye geçmek doğru bir karar. İklimin korunmasının bize daha dayanıklı ekonomiler sağlayacak” diye konuştu. Avrupa’daki altı ülke 2025 yılına kadar termik santrallarını kapatmayı planlıyor. Fransa 2022, Slovakya ve Portekiz 2023, İngiltere 2024, İrlanda ve İtalya ise 2025 yılına kadar tesislerini kapatmayı hedefliyor.

Karacasu’da jeotermal enerji santralı için ÇED süreci başladı

UNESCO Dünya Mirası listesine giren dünyaca ünlü Afrodisias antik kentinin bulunduğu Karacasu’da jeotermal enerji santralı  için ÇED süreci başladı. Koronalı günlerde Karacasu bir de JES derdi yaşamaya başladı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın sitesinde yayımlanan duyuruda “Özel bir firma tarafından yapılması planlanan sondaj yöntemi ile jeotermal kaynak arama faaliyeti incelenmiş ve projeye ilişkin ÇED süreci başladı” ifadeleri yer aldı. Yöre halkı, salgın nedeniyle evlerinde kalmaya devam ederken şirketler tarafından karşılarına bir de JES derdinin çıkarılması nedeniyle tepkili. Yaklaşık 3 yıl önce jeotermal şirketleri tarafından ‘kömür arıyoruz’ bahanesi ile Karacasu ilçesinde jeotermal kaynak araştırma çalışmaları yapıldığı iddia ediliyor. Kazı çalışmalarının devam ettiği antik kent ise JES çalışmaları nedeniyle tehdit altında olabilir.

18:10 – 20:00 Açık Dergi / İlksen Mavituna – Eser Epözdemir – Feryal Kabil / Hergün İstanbul’da Ne Var Ne Yok

Açık Dergi kayıt arşivi

Açık Dergi Çarşamba Oyun Arası / Emre Gümüşer

Muhtelif tiyatro müziği örneklerine kulak atıp, oyunlar arası bir yolculuğa çıkıyoruz.

Açık Dergi Çarşamba 18:30 – Fasikül / Aylık Özgür Sinema Gündemi / Ekrem Buğra Büte ve Fırat Yücel/ Her ayın son Çarşamba akşamı

ar-arsiv-fasikul-4-29.04.2020

Sinemada ifade özgürlüğünün önündeki engeller ve bunlara karşı geliştirilen yaratıcı çözümler Fasikül’de raporlanıyor ve muhtelif aktörlerle değerlendiriliyor.

Ocak 2020 itibariyle Açık Dergi’de her ayın son Çarşambası, geçtiğimiz ayın sinema gündemini “özgür sinema” perspektifinden değerlendireceğimiz yayını Ekrem Buğra Büte ve Fırat Yücel hazırlıyor.

Altyazı Fasikül günümüz Türkiye’sinde çoğu kez görmezden gelinen sansür ve baskı vakalarının arşivini tutarak özgür sinemanın hafızası olmayı hedefliyor. Bu ilk bölümde de, yeni sinema yasası ve 2019 yılında sinemacılara açılan davaların, alanda yaşanan sansür vakaları ve film festivallerin durumuna göz atıyoruz.

***

Altyazıyla Özgür Sinema Gündemi Fasikül Açık Radyo’da.
***

Salgın günlerinde özgür sinema

Aa
+

Özgür sinema gündemini değerlendirdiğimiz Fasikül’de bu ay hayatın tüm yönlerini etkisi altına alan COVID-19 salgının sinemaya etkinlerine bakıyoruz.

boş sinema koltukları
Unsplash/Felix Mooneeram
Fasikül

Fasikül

podcast servisi: iTunes / RSS

Pandemi, sinemayı da oldukça hızlı ve sert biçimde etkilemiş durumda. Süreç uzadıkça da sinema sektöründe temel dinamiklerin nihayetinde yerinden oynayacağına dair tartışmalar her geçen gün daha da gerçekçi hâle geliyor. Bir yandan da bağımsız sinemanın mevcut sorunları bu süreçte akutlaşıyor ve hayatileştiriyor. Bağımsız sinemanın salgın sonrasında nasıl ayakta kalacağına dair soru işaretleri de belirsizliğini koruyor.

Geleceğin epeyce belirsizleştiği bu dönemde sinema sektörünün farklı yakalarından isimlere bağımsız sinemanın geleceği, bu süreçte nasıl ayakta kalınacağı ve bu dönemin yarattığı olanaklara dair bazı sorular yönelttik.

Önce sinema yazarı Utku Ögetürk‘e kulak vereceğiz. Ögetürk, işletmecisi olduğu Beyoğlu Sineması‘nın pandemi günlerindeki faaliyetini ve Beyoğlu Sineması olarak bu süreçte çevrimiçi yayınlamaya başladıkları 1989 sinema gazetesini anlatacak.

Film-Yön Başkanı Reis Çelik ise Atlas Sineması’na ilişkin iyi bir haber verecek bize. Kadıköy Rexx Sineması’nın ardından Beyoğlu’nun hafıza mekanlarından Atlas Sineması bir sinema müzesine dönüşüyormuş.

Peşi sıra, pandemi döneminde alternatif olarak oluşturulan Başka Sinema ve BluTV projelerini detaylarını Başka Sinema ve Bir Film’den Ersan Çongar‘dan ve projenin bağımsız sinema salonlarına etkilerini de Kadıköy Sineması’nı temsilen Funda Kocadağ‘dan dinleyeceğiz.

Fasikül – Altyazıyla Özgür Sinema Gündemi, aylık sinema dergisi Altyazı’nın ücretsiz eki olan Fasikül’den hareketle her ayın son Çarşambası Açık Dergi’de.

***

Salgın Günlerinde Özgür Sinema

Aa
+
setleri durdurun kampanyası
bianet
Fasikül

Fasikül

podcast servisi: iTunes / RSS

Fasikül – Altyazı Özgür Sinema Gündemi’nin Mart yayınında COVID-19 salgınına bağlı olarak sinema sektöründeki iptaller, Oyuncular Sendikası’nın Setleri Durdurun kampanyası ve online erişime açılan filmlerle gösterimleri değerlendirdik.

Ekrem Buğra Büte ve Fırat Yücel taraafından hazırlanan Fasikül her ayın son Çarşambası Açık Dergi’de.

Açık Dergi Çarşamba Yerden Yüksek Çocukların Mekân Algısı ve Mekânsal Hakları / Gizem Kıygı (15 Günde 1)

yerden-yuksek-20200429

Değişen kentsel ve kırsal mekânlarda çocuıkların mekânlarda nasıl varoldukları ve mekânı nasıl algıladıklarını ve bu konuda yapılan çalışmaları konuşuyoruz. Her bölümde bir araştırmacı-uzman konuk yayına eşlik ediyor.

zz9

yerdenyuksek.medium.com

Yerden Yüksek Spotify Kanalı

instagram.com/yerden.yuksek94.9/

***

zz14

Yerden Yüksek’in bu haftaki konuğu Kalkınma Atölyesi’nden (@kalkinmaatolyesi ) Ertan Karabıyık, mevsimlik gezici tarım işçileri ve çocuklarına ilişkin yaptıkları haritalama çalışmalarını aktarıyor. Covid_19 pandemisi gıda üretimi dengelerini ve emek dolaşımını etkiliyor. Bir yanda kentsel mekanda gıda krizi tehdidi oluşurken kırsal alanda tarım sektörünün içindeki eşitsizlikler ve salgın riski derinleşiyor. Türkiye’de mevsimlik gezici tarım işçiliği “en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliği”nin en sık görüldüğü işkollarının başında geliyor. Türkiye’de pandemi mevsimlik tarım işçilerini ve çocuklarını nasıl etkiliyor? 19.00’da @acikradyo da!

***

Pandemide mevsimlik gezici tarım işçileri

Yerden Yüksek
Aa
+

Yerden Yüksek’in bu haftaki konuğu Kalkınma Atölyesi Kooperatifi’nden Ertan Karabıyık, mevsimlik gezici tarım işçileri ve çocuklarına ilişkin yaptıkları haritalama çalışmalarını aktarıyor.

pandemide mevsimlik işçiler haritası
kalkınma atölyesi
Yerden Yüksek

Yerden Yüksek

podcast servisi: iTunes / RSS

Covid-19 pandemisi gıda üretimi dengelerini ve emek dolaşımını etkiliyor. Bir yanda kentsel mekanda gıda krizi tehdidi oluşurken, kırsal alanda tarım sektörünün içindeki eşitsizlikler ve salgın riski de derinleşiyor. Türkiye’de mevsimlik gezici tarım işçiliği “en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliği”nin en sık görüldüğü iş kollarının başında geliyor. Türkiye’de pandemi mevsimlik tarım işçilerini ve çocuklarını nasıl etkiliyor? Kalkınma Atölyesi’nden Ertan Karabıyık’tan dinliyoruz.

Açık Dergi Çarşamba 18:50 Tasarım Sözlüğü (Açık Dergi’de yeni köşe) / Hazırlayan: Muğlak Standartlar Enstitüsü

Muğlak Standartlar Enstitüsü’nün uzun süredir üstünde çalıştığı ve memlekete özgü tasarımsal terim ve icatların derlendiği müstesna Tasarım Sözlüğü’nün maddeleri Enstitü üyelerince her Çarşamba akşamı birer maddeyle radyoda seslendirilmeye başlıyor.

Açık Dergi 19:30 Çıplak Ayakla Dans (Açık Dergi’de yeniden köşe, 15 günde 1) / Hazırlayanlar: Duygu Güngör ve Mihran Tomasyan

ciplak-ayakla-dans-20200429

Çıplak Ayaklar Kumpanyası bu yayın döneminde yeni konu ve konuklarıyla aramıza dönüyor. Tezahür programıyla dönüşümlü olarak.

Çıplak Ayakla Dans kayıt arşivi

20:00 – 21:00 Ay’da Caz (Yeni program) / Caz tarihinde bu ay / Hazırlayanlar: Nazlı Toprak ve Leyla Diana Gücük

Caz tarihinde o ay doğan-ölen müzisyenler, çıkan albümler, önemli olayların işlendiği bir caz programı

21:00 – 22:00 Akdeniz Güneşi / Müzikli Akdeniz Turu / Tolga Esmer

Akdeniz’in cazla buluştuğu radyo programı. Tabii Akdeniz kültürünün katı sınırlardan hoşlanmadığı düşünüldüğünde caz dışındaki müzik türlerine ve Akdeniz dışından, yüreği Akdeniz güneşiyle ısınmış müzisyenlere de yer veriyor. Bu yayın döneminde çarşamba akşamları saat 21.00’de.

22:00 – 23:00 Ayın Karanlık Yüzü / Yosi Falay / Bir albüm

23:00 – 24:00 Caz Portreleri / Mustafa Aykın / Ayrıntılı caz tiplemeleri

24:00 – 01:00 Beton Orman / Da-Frogg Eyez /  Reggae, Dub ve alt türleri

8 yıl aradan sonra Beton Orman, Reggae, Dub ve alt türlerinin pozitif titreşimlerini yaymak için döndü.

Açık Radyo’nun yenilenmiş sitesi üzerinden dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Radyo Garden üzerinden Açık Radyo’yu dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi Programları ve Podcast Arşivleri

Açık Radyo resmi web sitesi: acikradyo.com

Açık Radyo resmi twitter sayfası 

Açık Radyo’yu internet üzerinden ve mobil cihazlarından dinlemek isteyenler için faydalı bilgiler

Açık Radyo Arşivi için TIKLAYINIZ

Açık Radyo program blogları için TIKLAYINIZ

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi: 4 Kasım 2019 – 20 Mayıs 2020 akışı için Tıklayınız Günlük / Tıklayınız Haftalık

————————————————————————————

06:00 – 06:55 DemocracyNow!

democracynow.org/shows/2020/4/27

07: 00 – 07:20 Tehlikeli Oyunlar (Yeniden) / Yazan: Oğuz Atay / İletişim Yayınları / Okuyan: Tilbe Saran

Usta yazar Oğuz Atay’ı ölümünün 40. yılında, “Tehlikeli Oyunlar” romanının okumasının tekrarı ile anıyoruz.

07:30 – 07:50 Yeni Ufuklar (Yeniden program) / UNDP Türkiye

Her kış dönemi olduğu gibi BM UNDP Türkiye ofisinin hazırladığı Yeni Ufuklar bu  yayın döneminde geri dönüyor.

08:00 – 10:00 Açık Gazete / Ömer Madra, Özdeş Özbay, Robılınd Tayyar

acik-gazete-28.04.2020

Açık Gazete kayıt arşivi

Açık Gazete Spotify Kanalı

Açık Gazete Jingle

Günün Sözü

—————
“Bu doğanın intikamı değil; bunu biz yaptık kendimize.”
—————
Biyolojik çeşitlilik kavramının babası biyolog Profesör Thomas Lovejoy, Covid-19’u başkalarının izlemesini ve iklim felaketini önlemek için doğal dünyaya çok daha büyük saygı göstermeliyiz diyor. (The Guardian)

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, ayakta duran insanlar, şapka, çocuk, ağaç, açık hava ve doğa

08:02 Eduardo Galeano: Kadınlar / Çeviren Süleyman Doğru / Sel Yayıncılık

“Kabilemizin hikâye anlatıcısı” benzersiz yazar Galeano’ nun yeryüzündeki harikulade konukluğundan bizlere kalan son eserinden her sabah bir hikâyeyi Açık Gazete’nin açılışında okuyarak güne başlamanın hepimize iyi geleceğini düşünüyoruz.

08:30 – 08:45 Korona Günleri: Selim Badur’la Hafta İçi Her Gün

Korona-gunleri-20200428

Korona Günleri

***

28.4.2020

Şu ana kadar 7 binin üzerinde makale yayınlandı. Türkiye’den de bir çalışma var. Aşı çalışmalarında gelinen nokta: Yedi tanesi ileri aşamaya geçti. Tedbirleri gevşetmeye başlayan ülkelerde yeni uygulamalar.

***

“ABD’de satılmakta olan 14 antikor testinin sadece üçünün sonuçları güvenilir”

Aa
+

Açık Gazete’nin köşelerinden Korona Günleri’nde Selim Badur, son bilimsel çalışmaları ve son gelişmeleri aktardı.

Selim Badur'la Korona Günleri

Selim Badur’la Korona Günleri

podcast servisi: iTunes / RSS

(28 Nisan 2020 tarihinde Açık Radyo’da Korona Günleri programında yayınlanmıştır.)

Ömer Madra: Günaydın Selim Badur, merhabalar.

Selim Badur: Günaydın, merhabalar.

Özdeş Özbay: Günaydın.

SB: Günaydın Özdeş.

ÖM: Çok yoğun şekilde devam ediyor korona günleri, hem üzerindeki raporlar ve yayınlar hem de haberler ve yorumlar da. Biz özet rica edelim hemen.

SB: Belçika’da okullar mayıs ortasında açılacak fakat şöyle bir şekilde açılacakmış, yaklaşım şu, haftada bir gün 2 sınıftan 1 tanesi gidecek gibi birtakım yaklaşımlar. Bir Belçikalı tanıdığım mail yazmış dün “buna göre yaz tatiline kadar 4 gün gidecek öğrenciler okula. Niye böyle bir karar alıyorlar? Belçika usulü bir karar” diyor.

ÖÖ: Fransa’da da konuşuluyordu böyle yöntemler, sabahçı/akşamcı olarak da belki bölecekler.

SB: Evet evet, tabii bu özellikle okullar üzerinden konuşuyor Belçika ve Fransa ama sevindirecek bir haber, Ömer bey siz sevinirsiniz Dubai alışveriş merkezlerini açmış. Sizin beklediğiniz bir gelişmeydi bu.

ÖM: İşte!

SB: ABD’de bu ticareti açabilmek için antikor testlerinden bahsediyor sürekli olarak. Yani antikor testi yapılsın ve antikor testi pozitif çıkanlar virüsle temas etmiş kişiler serbest dolaşabilsin, hatta bunlara pasaport gibi serbest dolaşım sertifikası verilsin diye ama yapılan bir çalışmada ABD’de satılmakta olan 14 antikor testinin sadece 3’ünün sonuçları güvenilirmiş, bu önemli bir bulgu.

ÖM: Evet devam edelim biz de, Selim Badur’un konuşması kesildi. Bu pasaportlardan bahsederken de ‘immunity passports’ denilen bir şeyden bahsetmişti DSÖ de. Yani bazı hükümetler ‘bağışıklık pasaportları’ diye bir şey yayınlıyorlarmış, halbuki “böyle bir kanıt yoktur, bunların yeniden enfekte olmayacaklarının garantisi yok” diye ama mesela Şili hükümeti “ben vereceğim bu pasaportları ve devam edeceğim” demiş.

ÖÖ: Bu arada fark ettiniz mi? İngiltere Başbakanı Boris Johnson dün ilk kez televizyonlarda göründü, hani iyileştikten sonra, yoğun bakımdaydı, ilginç bir şekilde hasta olmazdan önceki söylemlerinden bambaşka bir insan olarak çıktı televizyonların karşısına.

ÖM: Evet çok acayip!

ÖÖ: Böyle adeta aydınlanmış bu konuda herhalde kendi canı yanınca biraz temkinli olmaya başlamış. İngiltere’de hızla ekonominin yeniden açılması “artık pik noktasına yani tepe noktasına vardık, düzleşiyoruz, ekonomi ne zaman açacağımızı planlıyoruz!” diyordu Johnson. Böyle biraz itiraz etmiş yani “öyle çok da aceleci davranmayalım, ikinci bir dalga gelirse daha kötü olur” diye.

ÖM: Soyadı değişti zaten ‘Boris Hide’ oldu!

SB: Ben bağlandım tekrardan, kesinti oldu galiba, tekrardan merhaba. Bugüne dek çıkan yayınların sayısına baktığımız zaman bu sabah itibariyle 7296 tane bilimsel yayın çıktı, bir kısmı henüz hakem denetiminden geçmemiş yayınlar.

ÖÖ: Bunların arasında sanırım Türkiye’den de makaleler var? Geçenlerde Sağlık Bakanı söylemişti.

SB: Evet şimdi ona bir örnek vereceğim ama önemli olan şimdiye dek yayınların çoğu Çin’den geliyordu ve örneğin klinik bulgulara ait verileri yazdıkları makalelerde örneğin bir tanesi önümde 99 kişideki bulgular gibi, sayılar böyle 100’lü sayılardı. Dün bir yayın çıktı JAMA Dergisi’nde Safiya Richardson ve arkadaşları New York’tan 5700 hastanın bulgularını veriyorlar, yani çok daha geniş serilerin bulguları çıkıyor. İşte bunların kaçında komorbid de dediğimiz ek birtakım sorunlar var, %56,6’sında hipertansiyon, %41’inde obezite, %33’ünde diyabet olması gibi bulgular vermişler. Bu önemli bir gelişme, bundan sonra daha sağlıklı veriler alacağız. Türkiye’den yayın dediniz, evet Türkiye’den 2 yayına değinmiştim, 1 yayın da Alerji Dergisi’nde çıktı, Cevdet Özdemir, Umut Küçüksezer ve Zeynep Ülker Tamay tarafından kaleme alınmış, İstanbul Üniversitesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü’nden bu 3 araştırmacı. BSG aşısının kullanımı, üzerinde spekülasyon yapılan bir konu, aslında bu aşı, mikrobakterileri, yani tüberküloz etkeni olan bakterileri kapsar Bu aşının non spesifik olarak koruyucu etki yapıtığı bilinir, bu bilinen bir mekanizma ama ayrıntılarını yazmışlar makalede. Bunu kullanan 138 ülke ile, kullanmayan kontrol grubu olarak aldıkları 40 küsur ülkedeki duruma bakmışlar. Kullanan ülkelerde hastalığın daha az yayıldığını söylüyorlar. Bir gözlem çalışması ama yine de uluslararası literatürde saygın bir dergide yayınlanmış bir yazı, onun için önemli. Bunun dışında terminolojik değişimler oluyor; Fransa’da artık ‘liberté’ kelimesi ki özgürlük önemlidir Fransız kültüründe, onun yerine ‘responsabilité’ yani sorumluluk kelimesi daha sık kullanılır olacakmış, insanların sorunlar karşısında alınan önlemlere riayet etmeleriyle ilgili. Bir de ‘health care worker’ değimi yerine artık ‘health care heroes’ yani sağlık çalışanları yerine sağlık kahramanları değiminin kullanılması makalelerde önerilmiş. Bilimsel olarak bana kalırsa dün yayınlanan en ilginç yazı yine Cell Dergisi’nde Vanessa Monteil ve arkadaşları. Etken virüsün hücreler üzerindeki AC2 reseptörüne bağlandığını biliyoruz artık, reseptör ve hücre virüs arasındaki ilişkide başlıyor her şey. Cell’de makaleleri çıkan bu ekip Vero hücreleri denilen hücrelerinde virüsleri üretip, in vitro ortamda çözünmüş ACE2 reseptör moleküllerini virüslerin üzerine eklemişler. Virüslerin S proteinleri, yani hücreye tutunacak, yapışacak kısımları bu çözülmüş ACE2 reseptörüne bağlandıklarında virüsün artık gidip insandaki hücrelere tutunma yeri kalmamış. Yani kısacası biz eğer bu ACE2 reseptörünü çözünmüş halde alıp da süspansiyon şeklinde insan vücuduna verirsek bu virüsler normal hücreye bağlanamaz şeklinde bir yaklaşım.

ÖÖ: Süspansiyon ne demek?

SB: Yani bir sıvı içindeki.

ÖÖ: Yutarak mı alınıyor?

SB: Enjeksiyon ya da yutarak ama bu çok teorik bir şey ve in vitro koşullarda gösterilen bir yaklaşım sadece yani hemen yarın 2 sonra da insanda bunun uygulaması olacak değil ama en azından bunun gösterilmiş olması önemli. Bunu bir takım başka viral enfeksiyonlar için de yapıldığını biliyoruz; reseptörü hücre üzerinden ayırıp ya da onu sentetik olarak hazırlayıp koyarsınız virüsün bulunduğu ortama. Virüs öncelikle bu yapay moleküllere bağlanır ve böylece virüsün hedef aldığı hücreye bağlanma yeri kalmaz. Bu ilginç bir noktaydı.

Aşı çalışmalarına ait gelinen noktaya değineyim, vaktimiz var sanırım. 7 tane aşı çalışması ileri aşamaya geçti, Çin’de Beijing Institute of Biotechnology ve Cansino Biyoloji Kuruluşu, faz 2 çalışmasına geçen ilk aşı çalışmaları sürdürüyorlar. Yani artık insan deneylerinin belirli bir aşamasına gelmişler. 375 sağlıklı gönüllüde 14. günde yan etki olmadığına, 28. günde de antikor oluşturup oluşturmadığını ölçüyorlar. Adenovirüs vektörü kullanılan bir teknoloji yani Adenovirüs dediğimiz ve aşı hazırlamada kullanılan bir virüs var, bu virüsün insanda herhangi bir yan etki tehlikesi yok, o Adenovirüsün genomunun içine bizim aşı hazırlamak istediğimiz virüsün nükleik asiti konur ve bu şekilde verildiği zaman o Adenovirüs vücutta çoğalınca istediğimiz aşı olarak kullanacağımız virüsün parçaları da çoğalır ve böylece immün sistemi uyarırlar. Daha fazla ayrıntıya girmeyeyim. Bir çalışma bu faz 2 aşamasına gelinmiş olan çalışma, daha sonra Sinovac Kuruluşu bu da faz 1 denemesine geçmiş, hayvan deneylerini tamamlamış inaktif aşı, İngiltere’de Oxford Üniversitesi yine Adenovirüs vektörü yöntemiyle çalışmalarını sürdürüyor. 1102 gönüllüde çalışma deavm ediyor; böyle farklı çalışmalar var, bunlar British Medical Journal’da dün yayınlandı; Elisabeth Mahaso isimli bir araştırmacı, tüm bu aşı çalışmalarında nerede olduğumuz, hangi aşamada olduğumuzu özetlemişti.

ÖM: Ben bir şey sormak istiyorum izninizle.

SB: Tabii buyurun.

ÖM: Faz 2 yani ikinci evre ne demek? Yani kaç evreden sonra?

SB: Aslında onu söylemem lazımdı, diyelim bir aşı hazırladığınızı düşünün, önce hayvan deneylerini yapıyorsunuz, daha sonra hem aşılar hem de ilaçlar için faz 1, faz 2 ve faz 3 çalışmalarına geçilir. Faz 1 çalışmasında az sayıda insanla hazırladığınız ilacın ya da aşının güvenilirliğine bakarsınız, yan etkilerine bakarsınız. Daha sonra 2.fazda aşının etkili olup olmadığına, yani istediğiniz antikorları yeterince hazırlıyor mu, onları uyarıyor mu, oluşturuyor mu? Ona bakarsınız. Üçüncü faz dediğimiz aşamada, ürün kullanıma girdikten sonra yüzbinlerce insanda ne olup bittiğine bakılan bir aşama. Yani bu tarz 3 aşaması var.

ÖM: Yani 2. aşamaya geçildikten sonra bu 2. aşamanın ne kadar süreceği konusunda herhangi bir fikir yürütmek mümkün mü?

SB: 6 ay kadar bir süre gereklidir; çünkü insanlara vereceksiniz ve 6 ay bekleyeceksiniz, antikor oluşacak, sonradan o antikorların incelemesi başlayacak. Bu antikorlar tamam yükseliyor, oluşuyor da bunlar bir işe yarıyor mu? İnsanlardan antikorları alıp bakmanız lazım in vitro koşullarda ya da işte hastalık oluşuyor mu oluşmuyor mu diye. Bu aşama önemli çünkü insanda, gönüllülerde virüsü enjekte edip, oluşturduğunuz antikorlar koruyor mu diye bakamıyorsunuz, o etik değil. Bu arada in vitro deneyler devreye girecek.

ÖM: İn vitro derken de laboratuvarda

SB: Evet laboratuvar koşullarında yani insan dışında. Marc Fontecave isimli, Fransız Collège de France çalışanı “pandemi nedeniyle insanları suçlamak ideolojik bir yaklaşımdır” demiş. Cevap Nicole Huro’dan gelmiş, hatırlayacaksınız Çevre Bakanı’yda Macron’un

ÖM: İstifa etmişti.

SB: Evet istifa etmişti, o da demiş ki “yaşanan, olması gereken bir olumsuzluktur. Gerçekçi olun, doğa bu virüs aracılığıyla bizleri uyarıyor” diyor. Fransa’da da bu işin çevre kısmını işin içine katarak çeşitli suçlamalar ya da karşıt görüşlerin savaşı var. Bitirmem gerekiyor galiba ama son bir konu da DSÖ, Çin ve ABD üçgeninde herkes birbirine suçluyor, aslında birazcık DSÖ’nun, daha doğrusu Çin’in ve DSÖ’nün neler yaptığına baktım Aralık’ın son günlerinden günümüze kadar. Kişisel bir görüşümü aktarayım, insanlar Çin’e güvenmiyorlar iyi de ben Amerika’ya niye güveneceğim de Çin’e güvenmeyeceğim? Birinin diğerinden üstünlüğü olduğunu düşünmüyorum. 31 Aralık 2019’da Çin’deki bir hastalık kontrol merkezinin direktörü Gao Fu isimli bir kişi Wuhan’daki hekimlerin SARS’a benzer bir hastalık tablosuna dikkatleri çektiğini yazmış. Hubei bölgesinde de benzer bir takım bulguları olan kişiler yerel sağlık komisyonundan bildirilince 31 Aralık sabahı, yani yılın son günü bölgeye ekip gönderip durumu değerlendirmiş; aynı gün Çin DSÖ’ye atipik pnömoni yani alışılagelmişin dışında seyreden zatürre bulgularını bildiriyor. Daha sonra işte 31 Aralık’ta bu bildiri yapılıyor, 4 Ocak’ta ölüm olmayan bulgular var diye bir bildirim yapılıyor, 5 Ocak’ta “bilinmeyen etkenin neden olduğu pnömoni” deniyor, 7 Ocak’ta etken saptanıyor, 12 Ocak’ta bunun dizi analizi, sekansları belirleniyor ama “insandan insana bulaş olup olmadığı bilinmiyor henüz” deniyor, 13 Ocak’ta sizin biraz önce bahsettiğiniz “Public Health Emergency at International Concern” dedikleri durum DSÖ tarafından ilan ediliyor ve süreç böyle başlayıp gelişiyor. Daha sonra 24 Ocak’ta Lancet’te ilk yayın çıkıyor, 20-21 Ocak’ta önce Çinli yetkililer sonra DSÖ Wuhan’ı ziyaret ediyorlar. Bunlardan DSÖ’nün görevini yapmadığı, yetersiz kaldığı, Çin’le işbirliği yapıp sorunların bu boyuta erişmesine neden olduğu gibi suçlamaları benim anlamam mümkün değil. Çünkü DSÖ’nün herhangi bir yaptırımı yok, yani durumu saptıyor ve ondan sonra ülkelere bir uyarıda bulunup “alınacak önlemleri alın” diyor. Dün DSÖ başkanı da “dinleseydi dünya bizim örgütümüzü” diye bir açıklaması vardı, siz de belirttiniz. Onu vurgulamak istedim, yani bu kadar çok kolay harcanmamalı bu kurumlar. Elbette bir takım hataları, bir takım düzeltilmesi gereken noktaları vardır DSÖ çalışmalarında ama birdenbire suçlayıp parasını kesmeyelim en azından!

ÖM: Suçlu arama var evet. Peki çok teşekkür ederiz.

SB: Ben özür dileyerek yarın için izin isteyeceğim sizden.

ÖM: Estağfurullah tabii.

SB: Yarın sabah 08:00 ile 10:00 arası Açık Radyo’daki program yerine Filipin, Malezya, Tayland, Endonezya ve Sri Lanka’dan oluşan 5’li bir Uzakdoğu Asya ülkelerine bu konuyla ilgili bir konuşmam var. Toplantının saatini değiştiremedim, özür dilerim. Perşembe günü görüşürüz.

ÖM: Rica ederiz. Kolay gelsin, görüşmek üzere hoşça kalın.

ÖÖ: Görüşmek üzere.

08:55 – 09:00 Psikoçöküntü Günlükleri / Yazan: Franco Bifo Berardi, Çeviren ve Okuyan: Serhan Ada

007-psikocokuntu-gunlukleri-28.04.2020-jingle-var

Franco Bifo Berardi’nin salgın notları “Psikoçöküntü Günlükleri”nden seçmeler yazarın izniyle, Serhan Ada’nın Türkçesi ve sesinden Açık Radyo yayınında.

***

17 Mart

Borsa o kadar ağır ve kalıcı biçimde çöktü ki artık kendisinden haber alınamıyor.

Borsa sistemi kaybolmuş bir gerçekliği temsil ediyor: Arz-talep ekonomisi sarsıntı geçirdi ve finans sisteminin içinde dönen sanal para miktarına karşı kayıtsız kalacak. Bu da finans sisteminin etkisini kaybettiği anlamına geliyor: Geçmişte insanların ellerinde bulunan varlık miktarı matematik dalgalanmalarla belirleniyordu: Şimdi varlık elimizde bulunan paraya değil, zihin dünyamızda olana bağlı.

Para işleyişinin durması üzerine düşünmeliyiz. Kapitalist tarzdan çıkışın anahtarı burada olabilir: Emek, para ve kaynaklara erişim arasındaki ilişkiyi kesin olarak koparmak.

Farklı bir zenginlik anlayışı ileri sürülebilir: Zenginlik elindeki para miktarına değil, yararlanabildiğin hayat kalitesine bağlıdır.

Ekonomi bir gerileme evresine giriyor, ama bu defa ne arza destek ne de talebe destek politikaları işe yaramıyor. İnsanlar işe gitmekten korkuyor, insanlar ölüyorlarsa hiçbir arz canlandırılamaz. Evlere kapalıysak hiçbir talep canlandırılamaz.

Bir ay, iki ay, üç ay…Makineyi durdurmaya yeter ve bu durmanın ger dönülmez etkileri var. Normalliğe geri dönmekten bahseden, makinenin hiçbir şey olmamış gibi yeni baştan çalışacağını düşünenler olup bitenden bir şey anlamamış demektir.

Makinenin yeniden çalışması için herşeyi baştan icat etmek gerekecek. Ve son otuz yılda işlediği biçimde işlemesini engellemek üzere biz orada olmalıyız: Piyasa dini ve özel sektörcü liberalizm ideolojik bir suç olarak görülmeli. Bize otuz yıldır tüm sosyal hastalıkların tedavisinin kamu harcamalarının kısılması ve özelleştirme olduğunu söyleyenler sosyal mesafede tutulmalı, bir daha ağızlarını açmaya kalkarlarsa hak ettikleri gibi tehlikeli aptallar olarak muamele görmeliler.

Sonraki hafta Sara Mesa’nın[3] Casa de Pan’ını (Ekmek Evi), Cristina Morales’in[4] Lectura Facil’ini (Kolay Okuma) ve korkunç Leila Slimani’nin[5] Chanson Douce’unu (Tatlı Şarkı) okudum. Şimdi, Yirminci Yüzyıl başında Baku’yu anlatan bir Azeri kadın yazarı okuyorum. Petrolle birdenbire gelen zenginlik ve ve müthiş zengin ailesinin tüm mal varlığının Sovyet devrimi ile elinden alınması.

Bu yıl, tercihten ziyade öylesine yalnızca kadın yazarları okudum. Djevani[6]’nin, bir iltica, İslamcı şiddet, yalnızlık ve nostalji hikâyesi anlatan harikulade romanını okudum.

Şimdilik kadınları ve yeterince okuduğum insanlık durumlarını bırakıyorum.

Italo Calvino’nun Orlando Furioso[7] okumasını içeren kitabı şimdi çekip aldım. Ders verirken onu çocuklara öğütler ve birkaç bölümünü okurdum. Ve yeniden zevkle okuyorum.

09:00 – 09:30 Salı Ahmet İnsel’le Ufuk Turu

ufuk-turu-20200428

Ufuk Turu kayıt arşivi

***

Avrupa’da korona mücadelesi: “İsveç’in sosyal devlet miti çöktü”

Ufuk Turu
Aa
+

Açık Gazete’nin Ufuk Turu köşesinde Ahmet İnsel ile İsrail’de yeni kurulacak hükümetin bileşimi, Brezilya’da Bolsonaro kabinesi içerisinde yaşanan gelişmeler ve Avrupa Birliği’nde salgınla mücadeledeki son durum konuşuldu.

Ufuk Turu

Ufuk Turu

podcast servisi: iTunes / RSS

 Ahmet İnsel, İsrail’de 26 Nisan Pazar günü toplanan İşçi Partisi Konvansiyonu (kongresi) hakkında bilgi paylaştı: “İşçi Partisi artık eski büyük İşçi Partisi değil. Şu anda mecliste 3 sandalyeye sahip. Geçtiğimiz hafta eski Genelkurmay başkanı ve Mavi ve Beyaz Partisi Başkanı Benny Gantz ile 2009’dan beri başbakanlık koltuğunda oturan Likud Partisi lideri Netanyahu, koalisyon kurmak için anlaşmıştı. İşçi Partisi de koalisyona katılma kararı aldı. Konvansiyona katılanların yüzde 64’ünün onay verdiği oylama ile Ulusal Birlik Koalisyonu’na dahil olacaklar. Koalisyonun programı belli olmasa da kompozisyonu ortaya çıktı. 32 Bakanlık olacak ve seçimler üç yıl sonra yapılacak. Bu üç yıl içerisinde koalisyon ortakları hükümetten çekilmeme ve erken seçim istememe taahhüdü verdi. Bakanlıkların yarısı Netanyahu’nun partisinden, diğer yarısı da diğer koalisyon ortaklarından oluşacak. İşçi Partisi, Ekonomi Bakanlığı ile Sosyal İşler Bakanlığı’nı alacak gibi görünüyor. İlk 18 ay Netanyahu başbakan olacak, sonraki 18 ay da Gantz başbakan olacak. Adalet ve savunma bakanları Gantz’ın partisine, maliye ve sağlık bakanlıkları Netanyahu’nun partisine verilecek.”

İnsel, İşçi Partisi’nin koalisyona katılma kararının beklenmedik bir gelişme olduğunu söyledi: “İşçi Partisi içerisinde bu karar hala tartışılıyor çünkü konvansiyonda alınan kararın Netanyahu ile bir koalisyonu kapsamadığı, sadece Gantz ile ittifak iznini içerdiği itirazları yapılıyor. Ama diğer bir kesim ise Netanyahu ile koalisyon kuracağı belli olan Gantz ile ittifak izninin sonuçta Netanyahu’nun koalisyonuna katılmak anlamına geldiğini herkesin bildiğini söylüyor.”

Ahmet İnsel, koalisyon görüşmelerinde Gantz’ın üzerinde durduğu en önemli konunun yolsuzluk davasından yargılanmaya devam edilen ama salgın nedeniyle mahkemesi ertelenen Netanyahu’nun adalet bakanlığını almaması olduğunu söyledi; ülkedeki tüm ekonomik sorunlara ve yolsuzluk davasına rağmen son bir yılda yapılan üç seçimde de Netanyahu’nun birinci olduğunu hatırlattı: “İçerisinde aşırı sağcıların da olduğu Gantz’ın partisi ile içerisinde komünistlerin de olduğu Arap partileri ittifakının yan yana gelmesi imkânsız, İşçi Partisi olmadan da Gantz-Netanyahu ittifakının koalisyon için yeter sayıya sahip.”

Bolsonaro değil, Bovid-19

İsrail’in ardından program Brezilya’daki son durumla devam etti. Ahmet İnsel, Adalet Bakanı Sergio Moro’nun istifa ettiğini hatırlattı: “Moro, “Araç Yıkama” soruşturmasında Bolsonaro’yla yakın çalışan isimlere karşı bir yolsuzluk operasyonu yürütüyordu. Moro’nun daha önce İşçi Partisi lideri Lula’nın seçimlere katılmasını engellemek için son derece boş bir yolsuzluk soruşturması da açmıştı. Aslında Moro, Bolsonaro’nun seçilmesinde de önemli bir paya sahipti ama geçen hafta Bolsonaro’nun yargıya müdahale ettiğini söyleyerek istifa etti. Oysa Moro’nun Adalet Bakanı olmadan önce, savcı iken, Lula’nın tutuklanmasına dair hakimlerle çeşitli yazışmalar yaptığı, bakan olduktan sonra da hakimlere baskı yaptığı ses kayıtlarıyla ortaya çıkmıştı. Zaten Bolsonaro seçildikten sonra Moro’yu Adalet Bakanı yapması da kendisine bu yardımları için teşekkür hediyesi olarak algılanmıştı. Fakat şimdi Moro’nun Bolsonaro hakkında dile getirdiği suçlamalara dair Yüksek Mahkeme’den bir yargıç soruşturma açtı. Moro’nun suçlamaları doğru ise Bolsonaro’ya anayasayı ihlalden soruşturma açılabilecek. Eğer Moro, iddialarını ispat edemez ise kendisi hakkında iftiradan dava açılacak.”

İnsel Brezilya’da bu gelişmeler yaşanırken Bolsonaro’nun salgınla mücadelede yaptığı akıl almaz açıklamaların özellikle sağlık çalışanları tarafından salgından daha büyük bir sorun olarak algılandığını söyledi: “Zaten Bovid-19 denmeye başlandı. Bolsonaro’ya karşı huzursuzluk artarken bu soruşturma kendisinin görevden alınması sürecini başlatabilir. Daha önce de Bolsonaro’ya darbe yapıldığı söylentisi çıkmıştı ama bu gerçek çıkmadı. Devlet Başkanlığı Genel Sekreterliği fiilen biraz Başbakan konumuna denk geliyor. Başkanlık Genel Sekreteri bir general, Walter Braga Neto. Bunun yanında kabinede de çok sayıda general var. Bazı gözlemciler Bolsonaro’nun yetkilerini genel sekreterin üzerine aldığını iddia etmişlerdi. Ama öyle değilmiş. Bolsonaro kabinesinde sorun yaşasa da hala yetki sahibi.”

İnsel, eğer Bolsonaro da bu şekilde bir dava ile görevinden alınırsa bunun arka arkaya ikinci başkan azli olacağını (daha önce de solcu Başkan Dilma Rousseff “yolsuzluk” iddiası ile görevden alınmıştı) belirtti.

Avrupa’da korona mücadelesi

İnsel, Son olarak AB ülkelerindeki salgınla mücadeledeki gelişmelerden bahsetti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, son konuşmasında Türkiye’nin rakamlar açısından Avrupa’nın en başarılı ülkelerinden biri olduğunu söylemişti. İnsel, “Bu doğruysa Yunanistan, Bulgaristan, Çekya, Finlandiya ve epey bir ülkenin daha Avrupa’da olmaması lazım. Doğu Avrupa ülkelerinde salgının çok daha az etkili olduğun gözleniyor. Tersi bekleniyordu çünkü bu ülkelerde sağlık sistemi çok daha kötü durumda. Bunun sebebi korku olabilir. Sağlık sistemine güvenmeyen halk, bu korkudan dolayı fiziksel mesafeye dikkat ediyor. Çin’le ticari ilişkiler de salgının yayılmasında önemli bir etken ve Doğu Avrupa’nın Çin’le ilişkisi çok daha sınırlı. Güney Avrupa ülkelerinin ise ciddi ticari ilişkileri var ve hatta Çinli işçiler var bu ülkelerde. Tatillerde, yılbaşında ülkelerine gidip geliyorlar. Bir de turizm dolaşımı Doğu Avrupa’da fazla yoğun değil” dedi.

İnsel, pek konuşulmayan Sırbistan’ın en katı uygulamaları gerçekleştiren ülke olduğunu anlattı: “Çok erken bir aşamada herkese hafta sonu sokağa çıkma yasakları uygulandı. Hafta içinde de ciddi kısıtlamalar var. Çin yöntemini uyguluyorlar.”

“Avusturya ise özel bir örnek durumunda. Aslında salgının başlangıcında bir kayak merkezinde ciddi vaka sayısı gözlenmişti ancak bunların çoğu kayak yapmaya başka ülkelerden gelen turistlerdi ve bu insanlar karantinaya alınıp hızla ülkelerine geri gönderilmiş.” 

Ahmet İnsel, İskandinav ülkeleri arasında İsveç’in özel durumundan da bahsetti: “İsveç, okulların kapatılmadığı ve kafe, restoran ile barların açık olduğu tek ülke durumunda ve diğer ülkelere göre yüksek ölüm oranı var. Bunun nedeni İsveç sağlık sisteminin 1990’lardan beri neoliberal politikalar nedeniyle düştüğü zayıflık. İsveç’in sosyal devlet miti çöktü. Yaşlı bakım evlerindeki yüksek ölüm oranlarının nedeni hastanelere hasta alınmaması ve insanların hastanelerde değil bakımevlerinde ve kendi evlerinde ölmesi.”

09:30 – 09:50 Açık Bilinç /  Güven Güzeldere ile Bilim ve Felsefe Sohbetleri

acik-bilinc-28.04.2020

Açık Bilinçkayıt arşivi

zz13

Açık Bilinç program metinleri

Açık Bilinç Spotify Kanalı

twitter.com/açık bilinç

***

zz47

Salgınla mücadelede öne çıkan Finlandiya ve Almanya’da hangi önlemler işe yaradı? Türkiye bu başarılı örneklerden ne öğrenebilir? 28 Nisan 2020 Salı 09:30’da @finli_degil_Finve @CaKizilanlatacaklar. acikradyo.com.tr yayın ve acikradyo.com.tr/program/44255/ podcast +

***

Salgınla mücadelede, berbat bir halk sağlığı sistemine sahip olan ABD’nin ciddi şekilde sınıfta kaldığını görüyoruz. Yönetmen Caner Alper ve @mehmetbinay, bugün @siring‘a sağlık kaygıları yüzünden ABD’den Türkiye’ye döndüklerini anlatmışlar:

Öte yandan, ülkemizde salgınla mücadelede göz ardı edilen pek çok ciddi sorun var. Yukarıdaki söyleşiyi, @siring‘ın bu kez Dr. @SKorurFincanciile yaptığı ve cezaevlerindeki durumun konu edildiği söyleşiyle eşzamanlı olarak değerlendirmemiz gerek:

***

Hepimizin dileği ülkemizin bu günleri en az hasarla atlatması, dünyada başarılı bir örnek oluşturması. Bu küresel salgında alınganlık gösterme, kendi kendine böbürlenme lüksümüz yok. Bunu en başta, hayati riskler altında canla başla çalışan sağlık görevlilerine borçluyuz.

***

Dünyada salgın hastalıklar konusunda en yetkin isimlerden olan immünolog Dr. A. Fauci, “eğer salgına karşı aşırı temkinli hareket ettiğinizi düşünüyorsanız, muhtemelen ancak olması gerektiği gibi davranıyorsunuzdur” diyor. Herhalde en başta aklımızdan çıkartmamamız gereken, bu.

***

Salgın, gündemimizde kalmaya devam edecek gibi görünüyor. Tartışmaları, bilgisayar biliminden evrimci antropolojiye, tıp tarihinden sosyal psikolojiye uzanan geniş bir yelpazede ele alarak, sürdüreceğiz. Haftaya, Açık Radyo için özel bir destek ve dayanışma programı olacak.

***

zz9

Bu hafta Helsinki ve Dresden’den konuklarımız vardı. Dr. Çağrı Yalgın (@finli_degil_Fin) ve Dr. Çağhan Kızıl (@CaKizil) ile, Finlandiya ve Almanya’nın salgınla mücadelede başarı sağladıkları yöntemleri konuştuk. Kaçıranlar için, program özeti ve podcast: acikradyo.com.tr/acik-bilinc/fi

***

Finlandiya ve Almanya’dan salgına bakış: Hangi önlemler işe yaradı?

Açık Bilinç
Aa
+

Açık Bilinç’te bu hafta Dr. Çağrı Yalgın Finlandiya’nın, Dr. Çağhan Kızıl ise Almanya’nın başarılı kabul edilen koronavirüs mücadelesini atlattı.

Açık Bilinç

Açık Bilinç

podcast servisi: iTunes / RSS

Geçen hafta, Araştırmalarını ABD’de sürdüren biyolog Dr. Emrah Altındiş, Türkiye’nin Covid-19 salgınıyla mücadelesine ilişkin uyarılarda bulunmuştu.

Bu hafta aynı konuyu, orta ve kuzey Avrupa’nın bakış açısıyla değerlendirmeye çalışacağız.

Dünyada vaka sayısı 27 Nisan 2020 itibarıyla 3 milyonu aştı. Dünyada her ülkeyi etkileyen salgını yerel değil küresel ve geniş bir perspektifle ele almak önemli diye düşünüyorum.

Dr.Çağrı Yalgın Helsinki’de, Dr.Çağhan Kızıl ise Dresden’de  genetikbilim temelli önemli çalışmalar yapan nörobilimciler. Avrupa’nın ve ülkemizin salgın gündemini yakından izliyorlar.

Hepimiz salgının bir an önce bitmesini, normal hayatımıza geri dönmeyi istiyoruz.

Finlandiya ve Almanya, ne zaman olacağını kestiremediğimiz bu arzu edilir duruma en çok yaklaşmayı başaran ülkeler arasında.

İspanyol gribi örneği

Bunu nasıl gerçekleştirdiler? Oralarda günlük hayat nasıl akıyor?

Geçen hafta değinmiş olduğumuz gibi, yüz yıl öncesinin “İspanyol Gribi” salgınından da çıkartmamız gereken dersler var.

Örneğin, Michigan Ü. tıp tarihçisi A. Navarro, 1918’de San Francisco’da salgın kontrol altına alınmaktayken, önlemlerin erken gevşetilmesiyle 2. büyük dalganın geldiğini anlatıyor.

Salgınla mücadelede, berbat bir halk sağlığı sistemine sahip olan ABD’nin ciddi şekilde sınıfta kaldığını görüyoruz.

Yönetmen Caner Alper ve Mehmet Binay, Şirin Payzın’a sağlık kaygıları yüzünden ABD’den Türkiye’ye döndüklerini anlatmışlar: ‘Zenne’ ve ‘Çekmeceler’ filminin yönetmenleri ABD’den tahliyelerini ve yurttaki karantina günlerini anlattı

Öte yandan, ülkemizde salgınla mücadelede göz ardı edilen pek çok ciddi sorun var.

Yukarıdaki söyleşiyi, yine Şirin Payzın’ın bu kez Dr. Şebnem Korur Fincancı ile yaptığı ve cezaevlerindeki durumun konu edildiği söyleşiyle eşzamanlı olarak değerlendirmemiz gerek: TİHV Başkanı Fincancı: Cumhurbaşkanından randevu istedim, cezaevlerindeki durumu anlatmak için yanıt bekliyorum

Hepimizin dileği ülkemizin bu günleri en az hasarla atlatması, dünyada başarılı bir örnek oluşturması.

‘Böbürlenme lüksümüz yok’

Bu küresel salgında alınganlık gösterme, kendi kendine böbürlenme lüksümüz yok.

Bunu en başta, hayati riskler altında canla başla çalışan sağlık görevlilerine borçluyuz.

Dünyada salgın hastalıklar konusunda en yetkin isimlerden olan immünolog Dr. Anthony Fauci, “Eğer salgına karşı aşırı temkinli hareket ettiğinizi düşünüyorsanız, muhtemelen ancak olması gerektiği gibi davranıyorsunuzdur” diyor.

Herhalde en başta aklımızdan çıkartmamamız gereken nokta, bu.

Salgın, gündemimizde kalmaya devam edecek gibi görünüyor.

Fakat bu tartışmaları, kapsamı genişletmeye çalışarak, bilgisayar biliminden evrimci antropolojiye, tıp tarihinden sosyal psikolojiye uzanan geniş bir yelpazede sürdüreceğiz.

Gelecek hafta içinse sıra Açık Radyo için özel bir destek ve dayanışma programı var.

10:00 – 10:30 İklim İçin / Yücel Sönmez, Ömer Madra ve Özdeş Özbay / İstanbul Forumu’ndan, Paris Zirvesi’ne yeryüzünün iklim güncesi

iklim-icin-0200428

İklim İçin kayıt arşivi

10:30 – 11:00 Ahşaptan Betona, Mecidiyeden Jetona / Pınar Erkan / Alameti kerametinden menkul kent hikayeleri

ahsaptan-betona-mecidiyeden-jetona-20200428

“Alameti kerametinden menkul kent hikâyeleri” şiarıyla yola çıkan programda tarihten günümüze tarihsel katmanlar da deşilerek Bizans köşklerinden, sarayların altyapısının nasıl oluşturulduğuna, konutlardan ofislere, kaldırımlardan sokaklara, dehlizlerden şarap üretilen üzüm bağlarına kadar şehrin farklı unsurlarına dair az ya da çok bilinen detaylar konuşuluyor.

Ahşaptan betona Mecidiyeden jetona kayıt arşivi

11:00 – 12:00 Deniz Aşırı / Deniz Pak / Bozcaadalılar, adaya yolu düşenler ve adanın kıyısına vuranlar…

bozcaadasozlugu.blogspot.com/denizairi

12:00 – 13:00 Cam Kenarı / Türlerden bağımsız yol müzikleri / Selahattin Çolak

Funk, oldschool hip-hop, jazz, jazz hiphop ve zaman zaman soul müziklerle sol şeritte ilerleyen bir müzik programı.

12:55 – 13:05 Yerdeniz Öyküleri – Tehanu / Okuyan: Tolga Korkut

Amerikalı usta yazar Ursula LeGuin 22 Ocak 2018’de aramızdan ayrıldı. Yazarın Çiğdem Erkal çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan 6 kitaplık kült fantastik serisi Yerdeniz Büyücüsü’nün dördüncü kitabına bir süre önce başladık. Ne zaman biter, orası hâlâ meçhul.

13:00 – 14:00 Musica Brasileira / Jozi Levi / Brezilya’dan müzik

soundcloud.com/joezeex/

9

14:00 – 14:30 Dünya Mirası Adalar / Asu Aksoy, Derya Tolgay ve Alp Orçun

dunya-mirasi-adalar-20200428

Adalar, yüzyıllarca imparatorluklara başkentlik yapmış, siyasi ve kültürel dönüşümlerin aktörlerini beslemiş dünya şehri İstanbul’un hikâyelerinin hep bir parçası olagelmiş. Krallar, kraliçeler, dini liderler sürgüne buralarda zindanlara atılmış, ardından Osmanlı’dan günümüze  farklı kültürel cemaatlerin zengin bürokratları, iş insanları, Adaları İstanbul’un sayfiye merkezi haline getirmiş, sanatçılar, yazarlar, Adalar’ın renginden, havasından, kokusundan beslenmek için buraları mekân tutmuş. Adalar, muhteşem mimari ve yaşam dokusuyla dünyada eşine az rastlanır bir kültürler havzası olma halini bugüne kadar taşımışlar.
Şanslıyız ki Adalarda İstanbul tarihinin tüm veçhelerinin mekânsal izdüşümlerini hâlâ görebiliyoruz ve barındırdıkları hikâyelerin bazen yaşayan bilgi kaynaklarına erişebiliyoruz. Kendimizi gerçekten müstesna hissetmeliyiz: Adalar’a adımımızı attığımızda İstanbul tarihinin çok da bozulmamış tanığının varlığını hissedebiliyoruz, şaşırıyor ve nedenini çok da bilmeden mutlu oluyoruz. Bu yayın döneminde bizi mutlu eden Dünya Mirası Adalar’ı enine boyuna konuşuyoruz.

Dünya Mirası Adalar facebook sayfası

***

Koronavirüs bireyleri ve toplumu ruhsal olarak nasıl etkledi?

Prof Dr Peykan Gençoğlu Açık Radyo-Dünya Mirası Adalar programımıza konuk oluyor.
Geri dönüldüğünde acaba neler hissedeceğiz?
Ada, adalı ruhu diye bir şey var mı?
Pandemi döneminde herkes adeta birer ada mı oldu?
Ve Ada ütopyalarından Aldous Huxley’in Ada Romanı, ilk romanı Cesur Yeni Dünya ise distopya idi…
İşte konu başlıklarımızdan bir kaçı.
Canlı dinlemek isterseniz, 28 Nisan 2020 Salı 14.00 de 94.9 Açık Radyo linkine tıklayabilirsiniz.
http://acikradyo.com.tr/stream/index.html

Prof Dr Peykan Gençoğlu kimdir:
Psikiyatri Uzmanı, Emekli Öğretim Üyesi
Psikanalist

2008 Yılında bir dönem Açık Radyoda “Ruh Sağlığı Gündemi” programını yaptı.

Çalışma ve İlgi Alanları: Psikanaliz, Toplum Ruh Sağlığı, Sağlık Çalışanlarının Sağlığı (pandemiden önce), Edebiyat

İstanbul Psikanaliz Derneği, Türk Nöropsikiyatri Derneği ve Türkiye Psikiyatri Derneği üyesi.

Görsel, Peach House tarafından Dünya Mirası Adaları’ın bu programı için özel hazırlanmıştır. Kendisine bu güzel görsel için çok teşekkür ederiz.

Görüntünün olası içeriği: yazı

14:30 – 15:30 Yeni / Hande Akkan / Yeni Philip Glass’ın 80. yaşını kutluyor

Hande Akkan Twitter

***

YENİ, 6. doğum gününü genç orkestra şefi Nisan Ak ile birlikte kutluyor.

14.30’da 6. yaş şölenimize bekleriz🥳🤩🥳

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, şunu diyen bir yazı 'Hande SALI 14:30 Akkan "Açık Radyo." 94.9 21 Nisan 2020, 14:30 Tınılarıyla fark yaratan genç neslin müzik serüveni YENİ 6 yaşında... Doğum günümüzü genç ve başarılı orkestra şefi AK ile kutluyoruz.'

15:30 – 16:00 Foto Müze / Gülderen Bölük (15 Günde 1)

foto-muze-20200428

Osmanlı dönemi ağırlıklı olmak üzere Türkiye fotoğraf tarihinde bir gezinti… Eski gazete, dergi, fotoğraf koleksiyonu ve sayısız malzemenin kaynaklık ettiği programda, konusunda uzman olan bir çok konuk da ağırlanıyor. Osmanlı dönemi fotoğrafhaneleri ve fotoğrafçıları, dönemin fotoğrafa yaklaşımı, basın-fotoğraf ilişkisi, arşivcilik ve koleksiyonculuk programın ana konuları.

instagram.com/fotomuzeturkiye/

***zz48

Thomas Richard Williams’ın 1850’lerin başında çektiği, Zamanın Kumları adlı natürmordu… Yarın @acikradyo ‘da Williams’ın çalışmalarını ve fotoğraflarında yer alan sembolleri konuşacağız. #thomasrichardwilliams #vanitas #mementomori #photo #fotomüze #museum #fotoğrafmüzesi #historyofphotography #arşiv #history #photooftheday #vintagephoto #instaphoto #instadaily #ephemera #portrait #stüdyo #ottoman #fotoğrafhane #instagood #instapic #kartpostal #acikradyo #söyleşi #historyphoto #archive #koleksiyon #fromthecollection

16:00 – 16:30 Emeğin Gündemi / (15 Günde 1)Fabrikalardan plazalara emekçilerin ortak sorunları ve örgütlenme deneyimleri / Ayşe Berna Uçarol

emegin-gundemi-20200428

Emeğin ve emekçinin gündemini gözönünde tuttuğumuz program bu yayın döneminde 15 günde bir Salı günleri 16:00’da.

emegingundemi.blogspot.com/

emegingundemi.blogspot.com/search/label/aç1kradyo

16:30 – 17:00 Diğerkâm (Yeni program) / Hazırlayanlar: Damla Özlüer ve Rauf Kösemen

Geçtiğimiz dönemlerde Hemzemin programını hazırlayan Rauf Kösemen ve Damla Özlüer yine sosyal fayda iletişimi üzerine daha geniş düşünmeye çağırdıkları yeni programları Diğerkâm ile bu yayın döneminde de aramızdalar.

Facebook.com/Diğerkam

17:00 – 18:00 Dünyanın Cazı / Duygu Argın, Sanat Deliorman, Başak Yavuz, Levent Öget ve Ceyhan Usanmaz

Dünyanın Cazı kadrosuna Caz vokalisti Sanat Deliorman dahil oluyor. Salı günleri

 

18:00 – 18:10 Gezegenin Geleceği / Uygar Özesmi / Ekoloji Günlüğü

facebook.com/uygar.ozesmi.page

Gezegenin Geleceği kayıt arşivi

***

“Deniz kirliliği balığın tükenmesinde önemli bir neden”

Aa
+

İstanbul Üniversitesi Balıkçılık Teknolojisi ve Yönetimi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Saadet Karakulak, balığın tükenmesinde önemli bir nedenin deniz kirliliği olduğunu söylüyor.

Gezegenin Geleceği

Gezegenin Geleceği

podcast servisi: iTunes / RSS

DW Türkçe’den Serkan Ocak’ın haberine göre İstanbul Üniversitesi Balıkçılık Teknolojisi ve Yönetimi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Saadet Karakulak, balığın tükenmesinde önemli bir nedenin deniz kirliliği olduğunu söylüyor. Karakulak, balıkların temiz denizleri sevdiğini ve artık Karadeniz ve Marmara’nın eskisi gibi temiz olmadığını söylüyor. Marmara’da oksijenin bile kalmadığını belirten Karakulak, şöyle devam ediyor: ‘’Balıkçılar ağ atamadığını, attığında da çekemediğini söylüyor. Çünkü ‘müsilaj’ denilen sümüksü bir tabaka var. Balık ağlarına takılıyor. Alglerden dolayı oluyor. Oksijen bitince çoğalıyor. Marmara ölüyor. Önce denizi, sonra balığı koruyacağız.’’ İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Melek İşinibilir Okyar, bu yıl Marmara’da görülen müsilajı ‘çok geniş alanlara yayılan ve uzun süreli gözlenen organik materyal birikimi’ olarak açıklıyor. Bu olay özellikle Adriyatik Denizi’nde 1800’lü yıllardan beri görülen bir olay. Marmara Denizi’nde ise görülen aşırı kirliliğin, aşırı balık avcılığının ve küresel ısınmanın bir sonucu. Okyar, şöyle devam ediyor: “Karadeniz ve Ege Denizi’nden boğazlar vasıtasıyla gelen akıntılar Marmara Denizi’nin yenilenmesine yardımcı oluyor. Fakat aşırı kirlilik girdisi var. Marmara Denizi’nin korumamıza ihtiyacı var. Burada da yerel ve bölgesel yönetimlere önemli işler düşüyor.” Türkiye sularındaki denizleri ve balıkları uzun yıllardır araştıran İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesinden Prof. Dr. Bayram Öztürk, “Artık denizlerde sadece su var” diyor. Ayrıca, ‘’Ortak alanlar anlayışı da yok. Bizim şu anda tuttuğumuz balık gelecek nesillerin balığı. Balıklar yavru halde avlanıyor. Biraz balık olduğunda avcılık bir hafta devam ediyor. Aşırı avlanılıyor. İki haftada balık bitiyor, sonra balık kalmadı deniliyor. Türkiye’nin bu döngüden kurtulması gerekiyor. Bunun içinde ulusal bir plan olması gerekiyor. Bu yapılmadığı takdirde bir daha denizlerde hiç balık kalmayacak‘’ dedi.

Karbondioksit emisyonu en düşük seviyede

Koronavirüs salgını nedeniyle karbondioksit emisyonu II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez en düşük seviyesinde ancak Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) bunun kısa süreceğini ve iklim değişikliğini durdurmak için yeterli olmadığını söylüyor. WMO, bu yıl %6 oranında emisyon düşüşü bekliyor ancak BM bu düşüşün ardından salgın öncesine göre, daha yüksek emisyonların yaşanabileceği konusunda uyarıyor. Dünya Meteoroloji Örgütü Genel Sekreteri Petteri Taalas, “%6 oranındaki emisyon düşüşü ne yazık ki kısa vadeli. Önümüzdeki yıl normale dönmemiz ve bazı sektörlerin durması nedeniyle emisyonlarda bir patlama yaşanması en olası senaryo” dedi. Üstelik bu düşüş, 2015 Paris Anlaşması kapsamındaki hedeflere ulaşılması için yeterli bile değil. Hedefe ulaşılması için yıllık %7 oranında bir azaltım gerekiyor. Karbondioksit atmosferde yüzyıllar boyunca kalabildiği için ani düşüşler iklimi etkilemiyor ve bu düşüşlerin sürekli olarak devam etmesi gerekiyor. Taalas, iklim değişikliğinin koronavirüs ile karşılaştırıldığında “farklı boyutta bir sorun” olduğunu söyledi ancak hükümetlere pandemiyle mücadele ettiği gibi iklim kriziyle mücadele etme çağrısında bulundu.

ÇED olumlu kararı iptal

Çanakkale‘de, Yenice İlçesi Çırpılar Köyü yakınlarında yapılması hedeflenen Çırpılar Termik Santrali ve kömür sahası için hazırlanan ÇED Raporu’na verilen olumlu karar iptal edildi. TEMA Vakfı, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği ve Ziraat Mühendisleri Odası tarafından 2018 yılında açılan davada bilirkişi, Santral’in ormanları ve çevreyi olumsuz etkileyeceği yönünde görüş bildirmişti. Yılda 3.52 milyon ton kömürle çalıştırılması öngörülen santral için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 29 Haziran 2018’de “ÇED olumlu” raporu vermişti.

İstanbul’daki HES projesine onay

İstanbul’un Şile ile Kocaeli’nin Kandıra ilçeleri arasında yapılması planlanan Sungurlu Barajı ve HES projesine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan “ÇED Olumlu” kararı çıktı. İstanbul, Ağva bölgesi ve Kocaeli Akçaova bölgesinde kurulacak Sungurlu Barajı ile İstanbul’a içme suyu sağlanması planlanıyor. Sungurlu Barajı hakkında 2016 yılında verilen ÇED Olumlu Kararı, proje hakkında saha çalışması yapılmadığı, ÇED Raporunda verilen verilerin, uzun süreli ölçüm ve gözlemlere dayanmadığı nedeniyle iptal edilmişti. Uzun süreli ölçüm ve gözlemlerin dört mevsim olarak gerçekleşmesi gerekirken, kararın Danıştay tarafından onanmasından sonra iki ay içerisinde DSİ tarafından ÇED Raporu tekrar sunuldu. Raporda revize edildiği iddia edilen hususlar dört mevsim gözlemden uzak, günübirlik çalışmalara dayalı. Bu nedenle, mahkeme kararında belirtilen eksiklikler ÇED raporunda halen ortadan kalkmadı. Rapor kapsamında 1 yıllık gözlem gerçekleşmediğinden iptal gerekçeleri aynen devam ediyor. Proje bölgesi, tarım, orman, mera ve yerleşim yerlerinden oluşurken, ekolojik değerlendirmeden yoksun olan ÇED raporunda tahribatın etkisi ve değerlendirmesi, sadece havza açısından değil, projenin asıl etkisini göstereceği bölge açısından da eksik bulunuyor. Barajın faaliyet göstermesi ile birlikte Tekzen ve Akaova Mahalleleri tamamen sular altında kalacak. Bununla birlikte bölgede yer alan 12 diğer köy de projenin doğrudan etki alanında. Barajın faaliyet göstermesiyle birlikte sular altında kalacak ve kuraklaşacak toplam tarım ve orman alanı sırasıyla 2.575 ve 615 hektar.

18:10 – 20:00 Açık Dergi / İlksen Mavituna – Seçil Türkkan – Feryal Kabil / Hergün İstanbul’da Ne Var Ne Yok

Açık Dergi kayıt arşivi

***

***

Yaratıcı güçleri kullanabilmek

Açık Dergi
Aa
+
IKSV

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) “Pandemi Sırasında Kültür-Sanatın Birleştirici Gücü ve Alanın İhtiyaçları” başlıklı bir politika metni yayımladı.

“Dünyada yaratıcı sektörlere yönelik ne tür destekler açıklandı?”, “Türkiye’de kültürel alanda kamu desteğine ilişkin mevcut durum nedir?”, “Türkiye’de kültürel alanda hangi tedbirlere ihtiyaç duyuluyor?” sorularının cevaplarına odaklanan üç ana başlıktan oluşan çalışma; Türkiye’de kültür-sanat dünyasının geri dönülemez bir zarar görmeden faaliyetlerine devam edebilmesi için merkezi ve yerel yönetimler, özel sektör kurumları, uluslararası kuruluşlar ve bireysel bağışçılara yönelik temel öneriler sunuyor.

KÜLTÜRÜN GÜCÜYLE HAREKET ETMEK

İçinden geçtiğimiz bu zor dönemde yaratıcı sektörlerin ve tüm bileşenlerinin hayatta kalabilmesi için dünyanın farklı coğrafyalarında açıklanan tedbirlerin, yaratıcılığa ve sanatın birleştirici gücüne duyulan ihtiyacın giderek daha da artacağının sinyallerini verdiğini” belirten İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları Direktörü Özlem Ece Aydınlık‘ın sözleri bizlere geçen haftasonu Gazete Duvar’da yayımlanan bir başka önemli yazıyı hatırlattı. İş Sanat eski direktörü Filiz Ova ve İKSV Tasarım Bienali direktörü Deniz Ova’nın kaleme aldıkları “Geleceği Birlikte Tasarlamak” başlıklı metin de benzer tespitlerde bulunuyordu:

Kültür-sanat sektörü toplumun içinde bulunduğu depresyonun ve derin kaygıların getirdiği huzursuzluğu dindirmek, sanatın birleştirici gücünü kullanarak toplum içerisindeki dengeleri ayakta tutmak için bir aracı olabilecek mi? Şu anda Türkiye’de de yaratıcı sektörlerin öncelikli vazifesi, toplumun ruh sağlığı için kültür-sanatın neden önemli olduğunu tek ses olarak anlatmak ve pandemi sonrası geleceğimizi diğer sektörlerle birlikte tasarlamak için aktif rol almak olmalı.
Varlığımızı tehdit eden salgın günlerinde toplumun ruhsal dengesini ve sağlığını ayakta tutmak, sınırlarımızın dışına çıkarak yeni bir düzen tasarlamak için yaratıcı güçlerimizi kullanmak artık zorunlu hâle geldi. Gerçek ve sürdürülebilir yenilikleri tespit etmek, bu yönde önyargısız ve özgün öneriler yapmak için sanatçıları ve yaratıcı sektörleri sürece dahil etmek ve geleceğimizi birlikte tasarlamak, doğru ve dengeli sonuçlar üretecektir.

KAPSAYICI BİR DESTEK MODELİ GEREKLİ

Gönülden katılacağımız bu vizyonun gerçekleşebilmesi için tabi ki bir “kriz yönetimine” ihtiyacımız var. İstanbul gibi bir şehrin çok canlı ama canlı olduğu kadar da eşitsizlikler ve düzensizlikle malûl kültür hayatının, bir gün dönüp baktığımızda adil olduğunu söyleyebileceğimiz bir yaklaşımla desteklenmesi, COVID-19 salgını ile içine çekildi ağır krizin mümkün oldukça sağ salim atlatılması her şeyden çok önemli. Bu adil yaklaşıma ulaşmak içinse kapsayıcı bir planlamaya ihtiyaç var. Hükümetin açıkladığı ekonomik tedbir raporu ise kültür alanına böyle bir yaklaşımdan henüz çok uzak. Bu manada İKSV‘nin yayınladığı son rapor önemli bir yol haritası olabilir.

Tekrar İKSV direktörlerinden Özlem Ece Aydınlık’a kulak verirsek:

Türkiye’de de oldukça kırılgan bir yapıya sahip olan sanat dünyasının geri dönülemez bir yara almadan faaliyetlerine devam edebilmesi için kamu, sivil toplum ve özel sektörün el ele vererek geliştireceği, kapsamlı ve uzun vadeli bir destek modelinin hızla hayata geçirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Alana özgü ihtiyaçları gözeten, odaklı ve tüm disiplinleri kapsayıcı bir destek mekanizması oluşturulmasının, kültür-sanatın sağaltıcı, kapsayıcı ve dönüştürücü gücünü görünür kılmada ve geniş kitlelere ulaştırmada büyük bir etkisi olacaktır.

Raporun tamamına İKSV’nin web sitesinden ulaşılabiliyor ama yine de “kültür sanat alanında ihtiyaç duyulan tedbirlere” ilişkin listenin bir bölümünü de buraya alalım:

  • Merkezi yönetim tarafından kültür-sanat alanını doğrudan hedefleyen, kendisine özgü ihtiyaçları gözeten, odaklı ve tüm disiplinleri kapsayıcı destek mekanizmaları oluşturulmalıdır.
  • TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın sanatsal faaliyetler düzenleyen kurumlara ve vergi mükelleflerine yönelik olarak açıkladığı, kredi ve vergi ertelemeleri gibi kolaylıkların süresi ve kapsamı genişletilmelidir.
  • Sözü edilen destek mekanizmaları, alanda faaliyet gösteren kurumların yanında, işleri sekteye uğrayan, sözleşmeleri iptal edilen bağımsız kültür çalışanları, sanatçılar ve tasarımcılara yönelik teşvik paketleri veya tek seferlik kamu desteklerini de kapsamalı, bunların başvuru ve kabul süreçleri mümkün olduğunca kolaylaştırılmalıdır.
  • Merkezi ve yerel yönetimler, kültür-sanat alanına ve yaratıcı endüstrilere yönelik tedbirleri, alanda faal olan özel sektör destekli veya bağımsız kültür kurumları, vakıflar, dernekler, sendikalar, kooperatifler, meslek birlikleri, bağımsız inisiyatifler ve sanatçılar ile tasarımcıların öncelikleri doğrultusunda almalıdır. Bu süreçte Oyuncular Sendikası, Tiyatro Kooperatifi ve Yayıncılar Birliği gibi bağımsız oluşumlar ve meslek birliklerinin hazırladığı öneriler öncelikli ihtiyaçları belirlemede etkili olacaktır.
  • Merkezi yönetimin genel tedbirler içerisinde küçük ve orta ölçekli işletmelere yönelik oluşturacağı desteklerin, kâr amacı gütmeyen kurumları da kapsayacak şekilde tasarlanması gerekmektedir. Kamuya yararlılık statüsü verilen ve kâr amacı gütmediklerinden KDV muafiyeti bulunan kültür ve sanat kurumlarının, yürürlükteki mevzuata göre indirim yapamadığı mal ve hizmet satın alım vergilerine yönelik mevzuat düzenlemesi yapılarak etkin bir KDV muafiyeti sağlanmalıdır.
  • Kamu, özel sektör ve bireysel bağışçıların ortaklığında, özellikle sosyal mesafe döneminde, kültür-sanat faaliyetlerinin dijital mecralarda sürdürülebilmesi için kurumlar, bağımsız sanatçılarla ve tasarımcılarla işbirlikleri geliştirilmelidir. Bu faaliyetler salgın sırasında toplumsal farkındalık sağlamada yaratıcılığın kullanılmasını da içerebilir.
  • Yerel yönetimlerin, kültür-sanat alanına yönelik destek mekanizmaları hakkında bilgi akışını sağlamak üzere, merkezi yönetim ve sorumluluk alanındaki kentlerin kültürel aktörleri arasında aracılık görevi üstlenmesi ve bir danışma noktası olması gerekmektedir. Bunun için dijital kanallar kullanılabilir veya bir bilgi hattı oluşturulabilir.
  • Yerel yönetimler, sosyal mesafe süresince kültür-sanat aktörlerinin sosyal medya ve diğer dijital kanallardaki görünürlüğünü güçlendirmek üzere faaliyetler yürütmelidir.
  • Yerel yönetimler, salgın öncesi imzalanmış, fakat zamanında gerçekleştirilmesi mümkün olmayacak etkinlik sözleşmelerinde, ödemeleri iptal etmek yerine, etkinliklerin tarihlerini erteleme, dijital kanallara aktarma veya kişi/kuruma destek için kullanma yolunu izlemelidir.
  • Türkiye Canlı Müzik ve Eğlence Sektörü Derneği’nin (TESDER) önerileri doğrultusunda, sosyal mesafelenme süreci ve sonrasında en çok zarar görmesi beklenen canlı müzik alanına yönelik tedbirler yerel yönetimler işbirliğiyle alınmalıdır
  • Uluslararası kültürel etkileşimin en önemli ayağı olan sanatsal işbirliklerinin kesintiye uğramaması için uluslararası kurum ve kuruluşlar ile Türkiye’deki yabancı kültür merkezlerinin işbirliği ile tasarlanan fon ve hibelerin devamlılığı sağlanmalıdır.
  • Ulusal düzeyde sivil topluma hibe ve destek sağlayan vakıf ve filantropik kuruluşların, sağlık ve eğitim gibi öncelikli alanların yanına, toplulukları birleştirici gücü nedeniyle kültür ve sanatı da eklemeleri, bu doğrultuda dayanışma ruhunu ve iyi olma halini pekiştirecek, kapsayıcı sanatsal projelerin desteklenmesine aracılık etmeleri sağlanmalıdır.

Açık Dergi’de her akşam 18:00 – 18:30 arası kültür-sanat dünyasından gelişmelere yer vermeye devam ediyoruz. Radyonuz açık kalsın.

Açık Dergi Salı Dünyayı Okumak / Aytaç Timur ve Akif Pamuk

dunyayi-okumak-20200428

Yazmaya övgü. Eleştiriye ve eleştirmene kapı. Düşünmeye, düşünceye, üretmeye ve tartışmaya alan açmayı amaçlayan bir kültür programı.

zz3

facebook.com/dunyayiokumak/

Açık Dergi Salı 18:50 Harici Bellek / Şarkılarla Dünya Tarihi / Murat Meriç

Şarkılarla Memleket Tarihi programıyla geçtiğimiz dönemlerde çok sevilen Murat Meriç, Açık Radyo’ya geri dönüyor. Müziğin bellek ile ilişkisini konu edinen bu yeni yayında Meriç, insanlık tarihinden vakaların izlerini plaklar/kayıtlar aracılığıyla sürüyor.

Açık Dergi Salı  Kulis Sesleri – Bircan Yorulmaz (Ayda 1)

Açık Dergi’nin kadim köşelerinden Kulis Sesleri bu yayın döneminde de tiyatro kulislerinin derinliklerinden bize sesleniyor.

Açık Dergi Salı 40 Yılda 1 / Sedat Nemli

Bu yaz da 1977’den müzikler dinliyoruz. Haziran ayı itibariyle.

Açık Dergi Salı  50. Yılında Velvet Underground & Nico 

Açık Dergi’de Salı akşamları, yayınlanışının 50. yılında Velvet Underground & Nico albümünün parçaları da yer alacak

Açık Dergi Salı Göçmenin Müziği, Müziğin Göçü (Açık Dergi’de yeni köşe) / Hazırlayan: Evrim Hikmet Öğüt / (15 günde bir)

Bir süredir Suriyeli müzisyenler ve onların Türkiye’de yer alabileceği müzikal konum üzerine çalışmaları bulunan etnomüzikolog Evrim Hikmet Öğüt’ten “Göçmenin Müziği, Müziğin Göçü”, yeni programlarımızdan bir diğeri. Program, farklı müzik kültür ve türleri üzerinden göçün müzik üretimine etkisini müzikolog-etnomüzikolog, iletişimci, müzik yazarı, müzisyen ve sanatçılarla tartışıp, göçmen müzisyenlerin deneyimlerini ilk ağızdan aktarmayı da hedefliyor.

Açık Dergi Salı Yararlı Sanat Arşivi (Açık Dergi’de yeni köşe) / Hazırlayan: Can Gümüş ve Onur Yıldız / (15 günde bir)

Yararlı Sanat Arşivi, sanatta yarar ve kullanım konularının tartışmaya açılması için kurulan Arte Util (Yararlı Sanat) Topluluğu tarafından bir araya getirilmiş yararlı sanat örneklerini tartışır. Sanatın aktivizm ve kültür kurumlarıyla ilişkisi bağlamında geleceğini ele alan bir program.

20:00 – 21:00 Açık Şemsiye / Hakan Gürvit, Levent Dönmez, Mehmet Yusuf ve Şebnem Sühel Grimm / Gelmiş geçmiş tüm müzik türleri

21:00 – 22:00 Gitaresk / Jak Kohen, Gonca Açıkalın ve Meral Akman / Neo-klasik rock ve fusion

gitaresk.com/

***

Bu gece saat 21:00’de, Açık Radyo 94.9, Gitaresk’te, Jak Kohen Usta’nın doğum günü için, Ten Years After, Sleep Eazys and Joe Bonamassa, Rock Aid Armenia, King Crimson, Bullet Lavolta, Widespread Panic, Fleetwood Mac, Fleetwood Mac, Tedeschi Truck Band ve Wishbone Ash’den seçtiğimiz parçaları dinleyebilirsiniz
http://gitaresk.com/Playlists/52nd/200428.htm

Görüntünün olası içeriği: çizim
***

Doğum günün kutlu olsun JUSTA!

Gitaresk
Aa
+
açık radyo web sitesi

Gitaresk ekibi olarak (Meral-Murat-Gonca) geçen yıl yitirdiğimiz Jak Kohen’in doğum gününü karışık bir rock seçkisiyle kutluyoruz. Doğum günün kutlu olsun JUSTA!

Şarkıcı / Yorumcu Parça Adı Albüm Adı Süre
Ten Years After Yer 3,000 Blues Cricklewood Green 2:25
The Sleep Eazys & Joe Bonamassa Ace of Spades Easy To Buy, Hard To Sell 3:16
Rock Aid Armenia Smoke on the Water Smoke on the Water 4:06
King Crimson One Time THRAK 5:22
Bullet Lavolta Detroit Rock City (Live 1990) Hard to Believe: A KISS Covers Compilation 4:19
Widespread Panic Dyin’ Man ‘Til the Medicine Takes 4:34
Fletwood Mac Man of the World single 3:00
Apocalyptica Nothing Else Matters Plays Metallica by Four Cellos 4:46
Tedeschi Trucks Band Don’t Know What It Means Let Me Get By 6:00
Wishbone Ash So Many Things to Say Wishbone Four 5:06

22:00 – 23:00 Esintiler / Seda Binbaşgil / Jazz

23:00 – 24:00 Psychoacoustics (Program gününde ve saatinde değişiklik) / Hazırlayanlar: Osman Kaytazoğlu, Berk Gökberk ve Barış Karakaş

Cumartesi geceleri 02.00’de yayınlanan Psychoacoustis bu yayın dönemi Salı geceleri saat 23.00’de

24:00 – 01:00 Numune Hastanesi (Yeni program) / Hazırlayan: Cüneyt Bolak

Kaydedilmiş her türlü ses, bir progresif rock şarkısı ya da bir hint ragası, “Eşkıya” filminden bir diyalog ya da eski bir tv reklamı prodüktörlerin ellerinde yeniden hayat bulur. Doktor Frankenstein’ın canavarı gibi! 70lerin sonunda sampler’ın icadıyla müzik bir daha eskisi gibi olmadı. Özellikle Hip Hop’ta kesilen, biçilen ve yeniden hayat bulan “numune”lerin masaya yatırıldığı Numune Hastane’sinde örneği alınan ve bu örneklerle yapılan şarkıların izi sürülüyor. Sampling marifetiyle üretim yapan prodüktörler ve bu üretimleri altyapı olarak kullanan rapçilerin de konuk olduğu Numune Hastanesi dinleyicilerini “Ses Gezegeni’nde Örnek Avı”na davet ediyor.

facebook.com/Numune.Hastanesi

Açık Radyo’nun yenilenmiş sitesi üzerinden dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Radyo Garden üzerinden Açık Radyo’yu dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi Programları ve Podcast Arşivleri

Açık Radyo resmi web sitesi: acikradyo.com

Açık Radyo resmi twitter sayfası 

Açık Radyo’yu internet üzerinden ve mobil cihazlarından dinlemek isteyenler için faydalı bilgiler

Açık Radyo Arşivi için TIKLAYINIZ

Açık Radyo program    blogları için TIKLAYINIZ

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi: 4 Kasım 2019 – 20 Mayıs 2020 akışı için Tıklayınız Günlük / Tıklayınız Haftalık

————————————————————————————

06:00 – 06:55 DemocracyNow!

democracynow.org/shows/2020/4/24

07: 00 – 07:20 Tehlikeli Oyunlar (Yeniden) / Yazan: Oğuz Atay / İletişim Yayınları / Okuyan: Tilbe Saran

Usta yazar Oğuz Atay’ı ölümünün 40. yılında, “Tehlikeli Oyunlar” romanının okumasının tekrarı ile anıyoruz.

07:30 – 07:50 Sabahlık / Didem Gençtürk ve Emre Aydoğdu

sabahlik.tumblr.com/

08:00 – 10:00 Açık Gazete / Ömer Madra, Özdeş Özbay, Robılınd Tayyar

acik-gazete-27.04.2020

Açık Gazete Spotify Kanalı

Açık Gazete Jingle

Açık Gazete kayıt arşivi

Günün Sözü

—————
“Koronovirüs salgını bir insan hakları krizi haline geliyor.”
—————
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres salgın döneminde otoriterleşmenin artmasının Çin, Hindistan, Macaristan, Türkiye ve Güney Afrika başta olmak üzere tüm dünyada nefret söylemi, ayrımcılık ve ırkçılığı yükselttiğini söyledi. (The Guardian)

Fotoğraf açıklaması yok.

***

***

Normalliğe geri dönülmemeli

Aa
+

İtalyan kuramcı, yazar ve radyocu Franco ‘Bifo’ Berardi’nin İtalyanca kaleme aldığı ve halen yazmayı sürdürdüğü günlükleri akademisyen, yazar ve yine radyocu dostumuz Serhan Ada’nın çevirisi ile 1+1 Forum’la eşzamanlı yayınlamaya devam ediyoruz.

 

Bifo, MACBA Radyo stüdyolarında.
wikipedia

15 Mart

Sabahın sessizliğinde güvercinler kilisenin damında kararsız bekleşiyor, şaşkın görünüyorlar. Çöle dönmüş kenti anlamakta zorlanıyorlar.

Jess Henderson’un[1] Offline’ının[2] provasını okuyorum. Birkaç ay içinde çıkacak (yani, çıkması gerekiyor, sonrasına bakılır). “Offline” kelimesi felsefi bir anlam kazanıyor. Gerçeğin fiziksel boyutunu sanal boyutunun karşısında ya da ondan çıkararak tanımlama biçimi.

Pandeminin yayılımı boyunca offline-online ilişkisinin nasıl değişmekte olduğu üzerine düşünüyorum.Ve sonrasını hayal etmeye çalışıyorum.

Son otuz yılda insan etkinliklerinin ilişkisel, proksenik [konuşma mesafesi ile ilgili], bilişsel doğası derinden değişti: Artan sayıda etkileşim -fiziksel, birarada olmaya değgin- içinde linguistik alışverişin belirsiz ve çiftanlamlı (ve böylelikle sonsuza dek yorumlanabilir) olduğu, üretici eylemde fiziksel enerjinin kullanıldığı ve bedenlerin birararadalık akışı içinde birbirlerine temas edip değip geçtiği- boyuttan, linguistik işlemlerin enformatik makineler aracılığıyla dijital formatlara uygun olarak gerçekleştirildiği, üretim etkinliğinin kısmen otomasyonla yürütüldüğü ve insanların, bedenleri karşılaşmadan, gitgide yoğunlaşan bir etkileşim içinde olduğu bağlantı boyutuna doğru yer değiştirdi.İnsanların gündelik varoluşu muazzam veri yığınlarıyla korelasyon içinde elektronik olarak düzenlenen konjeniklerle zincirleme bağlı hale geldi. İknanın yerini yayılma aldı, psikosferin sinirlerine infosfer akışları hakim oldu. Bağlantı, enformasyon virüslerinin yarıda kesip yönünü değiştirebileceği, ancak, ne fiziksel bedenlerin belirsizliğinden haberdar olan ne de kesin olmama imkânından yararlanan, pürüzsüz, tüysüz ve tozsuz bir kesinliği varsayıyor.

Şimdi, toplumsal olanın içine giren biyolojik bir etmen onu içe doğru patlatıp eylemsizliğe zorluyor. Bağlantı teknolojileri yüzünden birarada olma halinin alanının daralmış olması salgının nedeni. Fiziksel mekânda birarada olma, ne pahasına olursa olsun, mutlak tehlike haline geldi. Biraradalığın önünde etkili engeller var.

Evden çıkma, dostlarla buluşma, iki metre uzaklığı koru, sokakta kimseye dokunma…

İşte bu durumda görülen (bu haftalardaki deneyimimizin de gösterdiği gibi) online olarak geçirilen zamanın müthiş yayılması. Zaten, duyularla, üretimle ve eğitimle ilgili ilişkilerin birbirimizle temas etmediğimiz ve biraraya gelemediğimiz alana taşınmak zorunda kalındığı durumda başka türlüsü de olamazdı. Salt bağlantıya dayalı olmayan hiçbir toplumsal [durum] kalmadı.

Ya sonra? Sonrasında ne olacak?

Ya bu aşırı bağlantı yükü keyfi bozacak olursa?

Şunu demek istiyorum: Pandemi sona ermeden önce ya da sonra (bunun gerçekleşeceğini kabul edersek, diyelim İtalya’da 25 Nisan’da) acaba online geçirilen hayatı hastalığın kendisiyle mi özdeşleştireceğiz? Acaba büyük ölçüde genç nüfusun içinde olacağı, talihsiz ve yalnız bir dönemin anısı olarak gördükleri ekranları kapatıp kendiliğinden bir kucaklama hareketi mi başlayacak?

Kendimi fazla ciddiye almıyorum. Ama bunu düşünüyorum.

16 Mart

Yeryüzü dünyaya isyan halinde. Kirlilik açık biçimde azalıyor. Çin’den ve Po Havzası’ndan iki ay öncekilerden tümüyle farklı fotoğraf yollayan uydular böyle söylüyor. Büyük ölçüde kent havasından dolayı ciddi astım teşhisi konulan- on yıldır bu kadar iyi soluk alamayan ciğerlerim de böyle söylüyor.

17 Mart

Borsa o kadar ağır ve kalıcı biçimde çöktü ki artık kendisinden haber alınamıyor.

Borsa sistemi kaybolmuş bir gerçekliği temsil ediyor: Arz-talep ekonomisi sarsıntı geçirdi ve finans sisteminin içinde dönen sanal para miktarına karşı kayıtsız kalacak. Bu da finans sisteminin etkisini kaybettiği anlamına geliyor: Geçmişte insanların ellerinde bulunan varlık miktarı matematik dalgalanmalarla belirleniyordu: Şimdi varlık elimizde bulunan paraya değil, zihin dünyamızda olana bağlı.

Para işleyişinin durması üzerine düşünmeliyiz. Kapitalist tarzdan çıkışın anahtarı burada olabilir: Emek, para ve kaynaklara erişim arasındaki ilişkiyi kesin olarak koparmak.

Farklı bir zenginlik anlayışı ileri sürülebilir: Zenginlik elindeki para miktarına değil, yararlanabildiğin hayat kalitesine bağlıdır.

Ekonomi bir gerileme evresine giriyor, ama bu defa ne arza destek ne de talebe destek politikaları işe yaramıyor. İnsanlar işe gitmekten korkuyor, insanlar ölüyorlarsa hiçbir arz canlandırılamaz. Evlere kapalıysak hiçbir talep canlandırılamaz.

Bir ay, iki ay, üç ay…Makineyi durdurmaya yeter ve bu durmanın ger dönülmez etkileri var. Normalliğe geri dönmekten bahseden, makinenin hiçbir şey olmamış gibi yeni baştan çalışacağını düşünenler olup bitenden bir şey anlamamış demektir.

Makinenin yeniden çalışması için herşeyi baştan icat etmek gerekecek. Ve son otuz yılda işlediği biçimde işlemesini engellemek üzere biz orada olmalıyız: Piyasa dini ve özel sektörcü liberalizm ideolojik bir suç olarak görülmeli. Bize otuz yıldır tüm sosyal hastalıkların tedavisinin kamu harcamalarının kısılması ve özelleştirme olduğunu söyleyenler sosyal mesafede tutulmalı, bir daha ağızlarını açmaya kalkarlarsa hak ettikleri gibi tehlikeli aptallar olarak muamele görmeliler.

Sonraki hafta Sara Mesa’nın[3] Casa de Pan’ını (Ekmek Evi), Cristina Morales’in[4] Lectura Facil’ini (Kolay Okuma) ve korkunç Leila Slimani’nin[5] Chanson Douce’unu (Tatlı Şarkı) okudum. Şimdi, Yirminci Yüzyıl başında Baku’yu anlatan bir Azeri kadın yazarı okuyorum. Petrolle birdenbire gelen zenginlik ve ve müthiş zengin ailesinin tüm mal varlığının Sovyet devrimi ile elinden alınması.

Bu yıl, tercihten ziyade öylesine yalnızca kadın yazarları okudum. Djevani[6]’nin, bir iltica, İslamcı şiddet, yalnızlık ve nostalji hikâyesi anlatan harikulade romanını okudum.

Şimdilik kadınları ve yeterince okuduğum insanlık durumlarını bırakıyorum.

Italo Calvino’nun Orlando Furioso[7] okumasını içeren kitabı şimdi çekip aldım. Ders verirken onu çocuklara öğütler ve birkaç bölümünü okurdum. Ve yeniden zevkle okuyorum.

18 Mart

Birkaç yıl önce arkadaşım Max’la (ve arkadaşım Mago’dan aldığım ilhamla) adına ne diyeceğimizi bilemediğimiz bir romanım yayımlandı. Biz başlık olarak KS’yi yahut Yaşlı Katli’ni (Gerontomachia) beğeniyorduk. Kitabı (bir çoğu anlaşılır biçimde reddettikten sonra) basan yayıncı, oldukça çirkin ama mutlaka daha popüler bir başlığa bizi zorladı: İhtiyarlara Ölüm (Morte ai Vecchi). Kitap çok az sattı ama bana şimdi çok ilginç gelen bir hikâye anlatıyordu. Birdenbire nereden çıktığı belli olmayan bir salgın başgösteriyor. Onüç – ondört yaşında çocuklar ihtiyarları öldürüyorlar. Önce tek tük vakalar varken giderek artıyor ve en son her yere yayılıyor. Hikâyenin teknik- mistik sırlarını geçiyorum. Gençler kederli halleriyle havayı bozan yaşlıları öldürüyorlardı.

Bu gece koronavirüs hikâyesinin böyle de okunabileceği aklıma geldi. Geçen yılın 15 Mart’ında meydanlara çıkan genç kız ve erkekler şöyle bağırdılar: Bizi soluk alınamayan bir dünyaya doğurdunuz, atmosferimizi boğucu hale getirdiniz, yetsin artık, petrol ve kömür tüketimini azaltın, partikülleri azaltın. Belki dünya hakimlerinin yakarışlarını dinleyeceğini umuyorlardı. Ama hepimizin bildiği gibi, hayal kırıklığına uğradılar: İklim değişikliğinin konuşulduğu sayısız uluslararası buluşmanın sonuncusu, Aralık ayındaki Madrid Zirvesi bilmemkaçıncı kez başarısızlıkla sonuçlandı. Son on yıl içinde zehirli madde salınımı azalmadı, küresel ısınma güle oynaya devam etti. Petrol, karbon, plastik korporasyonları vazgeçmek niyetinde değiller. E bu durumda kafası atan çocuklar yeryüzü gezegeninin koruyucu tanrısı Gea ile ittifak kurdular. Bir ihtiyar katliamına girişerek onları sinek gibi temizlediler.

Nihayet her şey duruyor. Bir ay sonra uydular ihtiyar katli öncesinden çok farklı bir dünyayı fotoğraflıyor.

19 Mart

Televizyon olmadığından haberleri internet üzerinden izliyorum: CNNThe GuardianAl JazeeraEl Pais… Sonra öğle yemeği vakti Radio Popolare’de haberleri dinliyorum.

Haberker dünyadan yokoldu, sadece koronavirüs var. Radyo haberlerinde bugün salgınla ilgili olmayan tek bir haber dahi yoktu. Barselona’dan bir arkadaşım, İspanyol ulusal televizyonunun redaktörlerinden biriyle konuştuklarını anlattı: Duruma bakılırsa, salgınla ilgili olmayan bir şey üzerine haber yapıldığında, insanlar köpürmüş vaziyette telefona sarılıyor ve bir şeylerin saklandığını ima ediyorlarmış…

Halkın dikkatini, koruma önlemlerine yoğunlaştırarak ayakta tutmayı anlıyorum, günde yüz defa evde kalın diye tekrar edilmesi gerektiğini de anlıyorum. Ama medyanın bu işleyişinin hiç de ihtiyacımız olmayan endişe uyandırıcı bir etkisi var. Onun dışında Suriye’nin kuzeyinde ne olduğunu bilmek imkânsız hale geldi. İdlib’de birkaç gün önce sekiz okul bombalandı.

Ya Türk- Yunan sınırında neler oluyor?Akdeniz’de içi Afrikalı dolu, batma tehlikesi altındaki ya da durdurulup Libya’daki toplama kamplarına geri gönderilen o tekneler artık yok mu? Var, var: Daha kesin söylemem gerekirse, daha dün, içinde yüzkırk kişi bulunan ve Malta sahil güvenliği tarafından geri gönderilen bir tekne haberine rastladım.

Salgının başından beri dünyada olanları içeren kısmi bir listeyi bilgi olarak burada paylaşıyorum. Peacelink sitesinde, biz hiç kimsenin evden çıkamadığını düşündüğümüz sırada olanlar aktarılıyor.
http://www.peacelink.it

Libya: Kuzeyde, Libya Ulusal Ordusu’na bağlı güçlerin ilerlemesi sırasında şiddetli çatışmalar. Libya: Hafter güçleri Trablus’da iki okulu bombaladı. Kongo Demokratik Cumhuriyeti: Beni’de Müttefik Demokratik Güçler’le çatışmada en az 17 ölü. Somali: Tek bir ABD hava saldırısında beş Aş Şabab üyesi ölü. Nijerya: Damboa’daki askeri üsse Boko Haram saldırısında altı ölü. Afganistan: Balh eyaletine Taliban ile Afgan güçleri çatışması. Tayland: Güneydeki militanlarla çıkan çatışmada bir asker ölü, 2 de yaralı. Endonezya: Papua bölgesinde güvenlik güçleriyle çatışmada Batı Papua Özgürlük Ordusu’ndan dört isyancı ölü. Yemen: Taiz’de, Yemen Ordusu ile isyancı Huthi’ler arasındaki çatışmada 11 ölü. Yemen: Al-Hudaydah vilayetinde yemen hükümet güçleriyle çatışmada 14 Huthi isyancı ölü. Türkiye [Suriye] : Türk avcı uçakları İdlib üzerinde bir Suriye ordusu uçağını düşürdü. Suriye:Türk dron saldırısında 19 Suriye askeri ölü.

Bir dostum Bergamo’dan bir askeri konvoy fotoğrafı yolladı.

Gece vakti yavaş yavaş ilerliyorlar.Krematoryuma altmış kadar tabut götürüyorlar.

20 Mart

Uyanıyorum, sakal traşımı oluyorum, hipertansiyon ilaçlarımı alıyorum, radyoyu açıyorum…Kahretsin… Milli marşın müziği. Biri bana bu durumun milli marşla ilgisini açıklasın.

Ulusal gururu canlandırmak niye? Askerleri, yüzbinlerce askeri Caporetto’da[8] da bu marş yönlendirmişti.

Radyoyu kapadım ve sessizlik içinde traş oldum. Mezar sessizliği.

Jun Hirose sinema üzerine kitaplar yazan bir arkadaşım. Son haftalarda Cine-Capital kitabının İspanyolca baskısının tanıtımı için seyahatteydi. Buenos Aires dönüşü Madrid ve Bologna’ya uğrayacaktı, Billi’yle ben onu bekliyorduk. Son derece hoş ve esprili bir insan, yılda yaklaşık bir kez, İtalya’dan her geçişinde onu birkaç günlüğüne misafir etmek bir zevk.

Madrid’e vardığında, salgın şehri kasıp kavurduğundan, bir başka çok sevgili arkadaşım Amador Savater’e[9] konuk olmak durumunda kaldı. Şimdi birlikte vakit geçiriyorlar ve Amador’a biraz imreniyorum; zira, Jun aynı zamanda mükemmel bir aşçı ve ben Japon mutfağına bayılıyorum. Geceleri biraz sine-forum yapıyorlar; birkaç gece önce Carpenter’ın [duruma] cuk oturan Şey’ini (The Thing[10])seyretmişler: Sonra da Amador, Arjantin’deki Lobosuelto (Başıboş Kurt) dergisine bir yazı yazdı. Şöyle yazmış: “ Şey düşünmek için bir fırsat. Salgını bir kesinti olarak düşünmeliyiz. Hep varolacağını düşündüğümüz otomasyon stereotiplerinde bir kesinti: Sağlık, sağlık sistemi, kentler, gıda, her günkü bağlar ve kaygılar, hepsini en baştan düşünmeliyiz.”

Karantina sona erdiğinde- eğer biterse, ki bitip bitmeyeceği belli değil- bir tür kurallar çölünde, aynı zamanda da bir tür otomasyon çölünde olacağız.

O zaman, insan iradesi, duruma bakıldığında kesinlikle hakim konumda olmayan (virüsün de bize öğrettiği gibi, insan iradesi hiç belirleyici olmadı) ama önemli bir rol oynayacak. Ama bu barışçıl olmayacak, bunu bilmek iyi olur.

Çatışmanın nasıl biçimler alacağını öngöremeyiz. Ama onu hayal etmeliyiz. Kim daha önce hayal ederse o kazanır- Tarihin evrensel yasası bu.

21 Mart

Yorgunluk dermansızlık, hafif bir soluk alıp verme zorluğu. Yeni bir şey değil, bunu sık sık hissediyorum. Hipertansiyon ilaçları yüzünden ve başka anlamlara çekilebilecek semptomlarla beni korkutmaktan çekinerek şu son bir ay boyunca bana iyi davranan astım yüzünden.

Bu harikulade baharın ilk gününde, tatlı bir güneş ve berrak bir gökyüzü.

Buenos Aires’den bir kadın dostum şöyle yazmış:

korku geliyor,
pencereden içeri
bir çiçeğin keskin kokusuyla
”.
22 Mart

Çin Kızılhaçı Başkan Yardımcısı Yang Hui Chuan, beraberinde Siçuan hastanesi göğüs hastalıkları profesörü Liang Zongan ve ulusal hastalıklarla mücadele merkezi müdür yardımcısı Xiao Ning’le İtalya’ya geldi.

Birkaç gün önce, Almanya Ekonomi Bakanı Peter Altmaier, Trump’ın, Tübingen’de bulunan bir özel şirketin üzerinde çalışarak geliştirmekte olduğu aşının münhasır haklarını alma isteğini reddetti. Die Welt’te yayınlanan tahmine göre, Birleşik Devletler aşıyı geliştirmekte olan Alman CureVac ilaç şirketine, testler tamamlanıp ilaç hazır hale geldikten sonra, endüstriyel üretim ve münhasır satış haklarını devralmak için bir milyar dolar teklif etmiş.

Münhasıran. America First. Trump’ın ülkesinde silah mağazalarının önündeki kuyruklar çoğalıyor. Viski ve tuvalet kâğıdı dışında bir de silah alıyorlar. Bir metrelik mesafe düzenlemesine disiplinli biçimde uyuyorlar, böylece kuyruklar ufukta kayboluyor.

O arada Demokrat Parti, Sanders’ı yenilgiye uğratıyor ve hayatı bu hale düşüren modelin değişme umudunu da öldürüyor.

Ve Cumhuriyetçiler’in %81’i sarışın yaratık Trump’ı desteklemeye devam ediyor.

Salgın bitince ne olacağını bilmiyorum, ama bir şeyi açıkça görebildiğimi sanıyorum: Tüm insanlık Amerikan halkına karşı, 1945’den sonra Alman halkına karşı yaygınlaşan o duyguyu – insanlık düşmanı duygusunu- geliştirecek.

Bu o zaman yanlıştı, zira, birçok Alman anti-Nazi olduğu için zulüm gördü, katledildi ve ülkesinden kaçtı; bu şimdi de yanlış, zira, milyonlarca genç Amerikalı, para ve medya sistemi tarafından dışlanana kadar başkanlık için sosyalist adayı desteklediler.

Bunun yanlış olması önemli değil. Bu siyasal bir sorun değil. Tiksinti, akılcı bir karar sonucunda olmaz, istemeden hissedilir. Soykırımdan, yerinden etmeden, kölelikten doğan ulustan tiksinti.
23 Mart

Onbeş yıl boyunca kulaklarımla ilgilenen doktor olağanüstü yerinde teşhisleri olan müstesna bir cerrah: On yılda beni altı kez ameliyat etti ve her müdahalesi, duyma kapasitemi onbeş yıl uzatan kusursuz sonuç verdi. Çalıştığı devlet hastanesinden ayrılmaya karar verince ben de onun maharetinden yararlanabilmek için o zamandan sonra özel bir kliniğe gitmek zorunda kaldım. Ben bu kararı neden aldığını anlamayınca, fazla uzatmadan bana şöyle dedi: Mali durumdan kaynaklanan kesintiler nedeniyle kamudaki sistem yıkılıp gitmek üzere.

İşte bundandır ki, İtalya sağlık sistemi son nefesini vermek üzere, bundandır ki doktorların ve sağlık çalışanlarının yüzde onu enfeksiyon kaptı, bundandır ki yoğun bakım bölümleri tüm hastaları tedaviye almaya yetmiyor. Zira, on yıl boyunca yönetenler, Giavazzi[11], Alesina[12] ve şürekaları gibi ideolojik suçluların tavsiyelerine uydular. Bu sahtekârlar köşe yazılarına devam edecekler mi? Bizler, tüm halk, koronavirüs nedeniyle evde kalmayı kabul ettiysek bu şahısların da kamuya hitap etme hakları ellerinden alınsa çok mu olur?

Bu fırtınadan sağ çıkacak mıyız bilmiyorum, ama o durumda “özelleştirme” kelimesi Endlösung [nihai çözüm] kelimesiyle aynı yere kaydedilecek.

Bu krizin doğurduğu yük finansal ekonomi cinsinden hesaplanamaz.Zararları ve ihtiyaçları bir yarar kriterine göre değerlendirmeliyiz. Sorunu, finans sisteminin açıklarını kapamak değil, her bir insanın ihtiyacı olanı güvence altına almak bakımından ortaya koymalıyız.

Komünizmi hatırlattığı için bu mantıktan hoşlanmayan birileri mi var? Tamam, o halde, daha modern kelimeler bulunamıyorsa belki daha eski ama daima güzel bu kelimeyi kullanırız.

Yıkımla başa çıkmak için gerekli araçları nereden bulacağız? Benetton ailesinin kasalarından, kamu maliyesini kişisel servetlerine dönüştürmek üzere sahiplenmek için siyasetçi hempalarından yararlanan ve Cenova’daki köprünyü üzerinden geçmekte olan kırk kişiyi öldürecek kadar harap halde bırakanların kasalarından.

Psychiatry On Line dergisinde Luigi d’Elia’nın “Zorunlu Bir Kolektif Tedavi Uygulaması Olarak Pandemi” başlıklı bir yazısı yayınlandı. Onu okumanızı hararetle tavsiye ederim. Ben burada kısa bir özetle yetiniyorum.

Zorunlu Tedavi Uygulaması (ZTU) bir insanın psişik durumunun kendisi veya bir başkası için tehlike oluşturması durumunda söz konusu olur. Ancak, aklı başında her psikiyatr bunun tavsiye edilir bir tedavi olmadığını, hatta bir tedavi de olmadığını iyi bilir. D’Elia kapalı durumdaki bizlere, ZTU’dan GTU’ya (yani Gönüllü Tedavi Uygulaması) geçerek zorunlu olarak korunma altındaki şimdiki durumumuzu bir tedaviye dönüştürmeyi öneriyor. Açıkça söylersek, zorunlu kısıtlılık halini başka kimselerin otoanalizine açık bir otoanaliz sürecine dönüştürebiliriz.

Bunun sadece psikolojik bakımdan daha kesin olmakla kalmayıp aynı zamanda şimdiye dek okuduğum siyasal bakımdan da uzakgörüşlü bir öneri olduğuna inanıyorum. D’Elia daha kesin bir şey öneriyor: Analizin konusu esas olarak korku olmalı. Korku, yeri doğru saptanırsa, değişimin motorudur. Jung’un açıkça söylediği gibi korkunun olduğu yerde görev de vardır”. D’Elia böyle yazmış.

Korkunun nesnesi nedir?

Birden fazla: Hastalık korkusu, can sıkıntısı korkusu ve evden çıktığımızda dünyanın ne olacağına dair duyulan korku.

Madem korku değişimin motorudur, yapmamız gereken değişimin bilinçli olmasını sağlayacak koşulları yaratmak.

Can sıkıntısı üzerine psikolojik olarak yararlı bir çalışma yapılabilir. D’Elia’nın dediği gibi: “Can sıkıntısı apati değildir. Apati, güçsüzlüğe gösterilen rıza, dümdüz sükûnet ve hareketsizliktir. Can sıkıntısı endişedir, insanın içinin kıpır kıpır olmasıdır, tatminsizlik, huzursuzluktur. Uzanıp yatan can sıkıntısı: Burada olmamalıyım, bu hiçlikle uğraşmamalıyım. Başka yerde olmalı, başka şeyler yapmalıyım.!”

Ondört Avrupa ülkesi sınırlarını kapamaya karar verdi. Birlik’ten geriye ne kaldı? Birlik’ten geriye kalan, Avrupa ekonomisinin öngörülebilen çöküşünü engellemeye yarayacak tedbirleri tartışmak üzere bugün toplanan Avrupa Grubu (Eurogroup).

İki tez karşı karşıya: [Bunlardan biri] basiretsiz İtalyan politik sınıfının anayasalaştırdığı , bilanço dengesini temel alan o cani mali pakta bağlı kalmadan harcama yapma yetkisini talep eden virüsün en fazla vurduğu ülkelerinki.

Hollandalılar, Almanlar ve diğer fanatiklerse hayır diyor, harcama yapılabilir ama reformları yapmak koşuluyla. Yani? Örneğin, yoğun bakım bölümlerini ve hastane çalışanlarının ücretlerini daha da azaltan bir sağlık sistemi reformu gibi.

Bence, fanatiklerin fanatiği, fiziği de bu role uygun ve onun gibiler sayesinde gitgide daha fazla ihtiyaç duyulan bir sektör halini alan bir cenaze levazımatı bürosunda iş arasa iyi olacak olan mezarcı Dubrovskis[13].

24 Mart

İtalya’da, Confindustria[14], temel [işlevi] olmayan şirketlerin kapatılmasına karşı çıkarak milyonlarca kişinin her gün seferber olup enfeksiyon tehlikesiyle karşılaşmasına sebep olurken, başgösteren soru, pandeminin ekonomik etkileri. New York Times’ın baş sayfasında, Thomas Friedman’ın yazısı “Amerika İş Başına – Hem de Hızla” (Get America back to Work – and fast) çok şeyler anlatıyor.

Henüz hiçbir şey durmadı, ama fanatikler acele etmeyle, işbaşına hızla geri dönülmesiyle ve özellikle önceden olduğu gibi çalışılmasıyla ilgililer.

Friedman’ın (ve Confindustria’nın) kendilerinden yana iyi bir savları var: Üretim etkinliklerinin uzun süre bloke olması ekonomik, örgütsel ve siyasal bakımdan hayal edilemez sonuçlar doğuracak. Malların seyrekleştiği, işsizliğin yaygınlaştığı vb. bir durumda tüm en kötü senaryolar gerçek olabilir.

Böylece, Friedman’ın görüşü akıllıca değerlendirildikten sonra, akıllıca bir kenara kaldırılmalı. Niçin? Faaliyetler sadece iki hafta süreyle durdurulup sonra fabrikaya geri dönülürse hışımla geri gelecek salgının milyonlarca insanın ölümüne yol açıp toplumu sonsuza dek darmadağın edecek olmasından dolayı değil. Bu marjinal bir görüş olmaktan öte bir şey değil bana göre.

Bence daha önemli olan (uzantılarını önümüzdeki haftalarda ve aylarda daha da geliştirmek zorunda olduğumuz) görüş ise şu: Normalliğe bir daha dönmemeliyiz.

Daha en başta, normallik denen şey, gezegenin bedenini kırılgan hale getirip pandemiye yol açan şey.

Aynı zamanda, daha pandemi patlak vermeden “tükeniş” kelimesi yüzyılın ufkunda görünmeye başlamıştı. Yine pandemiden önce, 2019 yılında, Kasım ayında, New Delhi’de soluk almayı imkânsızlaştıran kâbus, Avustralya’da korkunç yangınla zirveye ulaşan çevreyle ilgili ve toplumsal çöküş zirveye ulaşmıştı.

15 Mart 2019’da birçok kentin sokaklarında ölüm makinesini durdurma talebiyle yürüyen milyonlarca çocuk bir şey elde etmiş oldular: İklim değişikliğinin dinamikleri ilk kez kesintiye uğradı.

Bir aylık kapanmadan sonra Po havzasının havası soluk alınır hale geldi. Ne pahasına? Kaybolan hayatlar, yaygın bir korku pahasına, ve yarın eşi görülmemiş bir depresyonla ödemek pahasına.

Ancak, bu, kapitalist normalliğin etkisiyle oldu. Kapitalist normalliğe dönüş, tükenişin hızlanmasıyla ödenecek devasa bir aptallık olur. Po havzasının havası felaket sayesinde soluk alınabilir olduysa, Po havzasının havasını soluk alınmaz, kanserojen ve eninde sonunda viral salgına yem olacak hale getirecek o merkezi yeniden çalıştırmak devasa bir aptallık olur.

Üzerinde hızla ve önyargısız düşünmeye başlamamız gereken sorun budur.

Pandemi finansal bir krize yol açıyor. Tabii borsalar düşüyor ve düşmeye devam edecek ve kimileri onları (geçici olarak) kapatmayı öneriyor.

Zachary Warmbrodt, POLITICO’da çıkan“Akla Gelmeyen” (Unthinkable) adlı yazısında borsaların kapanması ihtimalini korkuyla ele alıyor.

Ancak gerçek en radikal varsayımlardan daha gerçek: Borsalar açık da olsa ve spekülatörler, Cumhuriyetçi senatörler Barr ve Lindsay’in yaptıkları gibi, iflas ve felaketler üzerine bahis oynayıp kirli dolarlar kazanıyor olsalar da finans [piyasası] kapandı.

Gelmekte olan krizin, 2008’deki, finans matematiğinde oluşan dengesizliklerden kaynaklanan sorunla hiç ilgisi yok. Gelmekte olan depresyon insan bedeninin ve insan zihninin kapitalizmi tolere edememesinden kaynaklanıyor.

Şimdiki kriz, kriz değil. Bir Reset. Makineyi kapatıp birazdan yeniden çalıştırmak söz konusu. Ancak yeniden çalıştırınca, eskisi gibi çalışmasına karar verip sonucunda yeni kâbuslarla karşılaşabiliriz. Yahut da onu bilim, bilinç ve duyarlılıkla baştan programlamaya karar verebiliriz.

Bu hikâye sona erdiğinde (ve bir bakıma sona ermeyecek, zira virüs yok olmayıp geri gelebilecek, bir aşı üretebiliriz, virüs yine yok olmayıp mütasyon geçirecek) her hal-ü kârda olağanüstü bir depresyon dönemine gireceğiz. Normale döndüğümüzü iddia edersek şiddet, totalitarizm ve katliam olacak ve insan ırkı yüzyıl sonra yokolup gidecek.

Bu normallik geri gelmemeli.

Borsalarda, borç ve kâra dayalı ekonomide nelerin yolunda gittiğini sormayalım. Finans kıçüstü, onun adını bile duymak istemiyoruz. Neyin yararlı olduğunu kendi kendimize soralım. “Yararlı” sözcüğü, üretim, teknoloji ve eylemlerin a’dan z’ye içinde olmalı.

Boyumdan büyük şeyler söylediğimin farkındayım ama ölçüye gelmez tercihlerle yüzleşmeye hazır olmalıyız. Bu hikâye sona erdiğinde [olacaklara] hazır olmak için neyin yararlı olduğu ve onu çevreye ve insan bedenine zarar vermeden üretmenin nasıl mümkün olacağı üzerine kafa yormalıyız.

Hepsinden daha hassas olan şu soruya kafa yormalıyız: Kararı kim veriyor?

Dikkat, kararı kim veriyor sorusu sorulunca meşruiyetin kaynağı ve ondan sonrası da sorulmuş oluyor.
Devrimleri başlatan soru bu.
İsteyelim ya da istemeyelim sormak durumunda olduğumuz soru da bu.

[1] Jess Henderson: asıl adı Ruth Les (d. 1991). Dijital dünya ve yaratıcı ekonomi üzerine araştırmalar yapan Hollandalı yazar. [ÇN]
[2] Eylül 2020’de yayımlanması beklenen kitabın tam adı: Offline Matters: A Less- Digital Guide to Creative Work.
[3] Sara Mesa (1976) İspanyol yazar ve şair.
[4] Cristina Morales (1985) İspanyol romancı.
[5] Leila Slimani (1981) Faslı –Fransız yazar ve gazeteci.
[6] Djevani (?)
[7] Orlando Furioso (Öfkeli Orlando) : Ludovico Ariosto tarafından XVI. Yüzyıl’da yazılmış, 46 şarkıdan oluşan, şövalye hikâyeleri anlatılan destan.[ÇN]
[8] Caporetto Muharebesi (1917): I. Dünya Savaşı’nda, İtalyan ordusuna karşı Avusturya- Macaristan, Almanya ittifakının zafer kazandığı, bugün Slovenya’da bulunan Kobarind kasabası civarında verilen savaş. İtalyan askeri tarihinin en büyük yenilgisi olarak bilinir. [ÇN]
[9] Amador Savater (1974): Sosyal eylem ve felsefe üzerine kitapları olan İspanyol aktivist ve felsefe profesörü, ünlü İspanyol felsefeci Fernando Savater’in oğlu.
[10] The Thing (1982): Bill Lancaster’ın metninden John Carpenter’ın çektiği ABD bilimkurgu filmi.
[11] Francesco Giavazzi (1979) : Ekonomi profesörü, İtalya Ekonomi Politikası Araştırma Merkezi üyesi.
[12] Alberto Alesina (1957) : Çeşitli uluslararası finans kuruluşlarına danışmanlık yapan Harvard Üniversitesi ekonomi profesörü.
[13] Valdis Dubrovskis: Letonya Başbakanı.
[14] Confindustria: İtalyan biyik sanayi finans kuruluşlarının üye olduğu işveren konferedasyonu. [ÇN]

***

***

İnfaz yasası ve eşitlik

Editörden
Aa
+

Aynı miktar cezayı alan iki hükümlüden biri, suçunun türü nedeniyle infaz yasasında yapılan koşullu salıverme ve denetimli serbestlik gibi değişikliklerden yararlanıp cezaevinden tahliye olurken, başka bir gruptaki hükümlü cezasını çekmeye devam edecek.

(Rıza Türmen’in bu yazısı T24 internet gazetesinin sitesinden alınmıştır.)

Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 15 Nisan 2020 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. CHP, yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

Yasanın amacı gerekçede belirtilmiyor. Ancak amacın cezaevlerini boşaltmak olduğu, iktidar partisi sözcülerinin konuşmalarından anlaşılıyor.

Türkiye’de cezaevlerinde yaklaşık 300 bin hükümlü ve tutuklu bulunmakta. Bu sayının yüzde 70’i hükümlü, yüzde 30’u tutuklu. Her şeyden önce, cezaevlerindeki bu aşırı doluluğun nedenleri üzerine eğilmek gerek. Bu yapılmadan çıkarılan af ya da infazla tahliye yasaları geçici bir önlem olmaktan öteye geçemez. Cezaevleri kısa bir süre içinde aynı doluluğa ulaşır. Daha şimdiden İnfaz Yasası ile salıverilenlerin yeniden suç işleyerek cezaevine döndüğünü görüyoruz.

Sorun, tutuklular bakımından ayrı bir önem taşıyor. Yaklaşık 90 bin tutuklamaya gerçekten gerek var mıydı? Başka adli kontrol önlemleri uygulanarak bu sayı azaltılamaz mıydı? AİHM’den çıkan tutuklamaların, özgürlüğün ihlali olduğuna ilişkin çok sayıda karar da göz önünde bulundurulursa, 90 bin tutuklamanın hukuk devletiyle ne denli bağdaştığını sorgulamak büsbütün önem kazanıyor.

Yasa birçok yönden eleştirilebilir. Bu bir İnfaz Yasası. İnfazda suç değil, suçlu esas alınır. Örneğin, suçlunun iyi hali nedeniyle cezanın indirimine gidilir. Oysa, İnfaz Yasası’nda suç esas alınmış. Suça göre gruplandırma yaparak cezalarda indirim ve tahliyeler gerçekleştirilmiş. Gruplandırma yanlış olunca, eşitsizlik ve ayrımcılığa kapı açılmış.

Yasanın infaz yasası mı, yoksa resmi af yasası mı olduğu tartışmalı. Doğurduğu sonuç bakımından bu bir af yasası. Ayrıca, koşullu salıverme için iyi halin aranmaması da yasaya af yasası niteliği vermekte. Anayasa Mahkemesi (AYM), kararlarında belirttiği gibi, önüne gelen düzenlemeye verilen adla ya da nitelemeyle bağlı değildir. Dolayısıyla, yasayı şekil bakımından, yani af yasası olduğu ve Anayasa’nın 87. Maddesi gereğince beşte üç çoğunlukla kabul edilmediği için iptal edebilir.

Ya da, AYM, yasaya Anayasa 10. Maddedeki eşitlik ve 2. Maddedeki hukuk devleti ilkelerine aykırı olduğu için iptal edebilir.

Eşitlik, sadece ilke değil aynı zamanda bir temel insan hakkı. Bireylerin devletin keyfi işlemlerine karşı korunmasının, devletin ayrımcılık yapmasının önlenmesinin de aracı. Devletin keyfi davranması ve bireylerin hak ve özgürlükleri bakımından ayrımcılık yapması hukuk devletiyle bağdaşmaz. O nedenle eşitlik hukuk devletiyle de yakından bağlantılı.

Gerek AYM, gerek AİHM’in kararlarında belirtildiği gibi, eşitlik aynı hukuksal durumda olan kişilerin aynı kurallara tabi olması. Aynı durumda olanlara farklı kurallar uygulanmasının bir hak ihlali oluşturmaması için haklı nedenler gerekir. Haklı nedenlerin oluşması için farklı davranış meşru bir amaca dayanmalı ve meşru amaçla farklı davranış arasında orantılı bir bağlantı bulunmalı. Bu konuda ispat yükü, farklı işlemi yapan hükümete ait.

AYM 12.12.1991 tarih ve 21079 sayılı kararında şöyle demekte: “… cezanın çektirilmesi, işlenen suçun türüne bağlı olmaksızın, suçlunun topluma uyum sağlamasını ve topluma yeniden kazandırılmasını amaçlar. Bu amacın gerçekleştirilebilmesi, suça bağlı kalınmadan ayrı bir programın uygulanmasını gerektirir. … Bu program, suça göre değil, suçlunun infaz süresince gösterdiği davranışlarına ve gözlenen iyi durumuna göre düzenlenecektir. Bu da infazın, mahkûmların işledikleri suçlara göre bir ayrıma gidilmeden, aynı esaslara ve belirli bir programa göre yapılmasını ve sonuçların gözlenmesini gerektirir. Aynı miktar cezayı alan iki hükümlüden birinin, sırf suçunun türü nedeniyle daha uzun süre ceza çektikten sonra şartla salıverilmesi, cezaların farklı çektirilmesi sonucunu doğurur ve bu iki mahkûm arasında eşitsizliğe neden olur.”

Bu ölçütler yeni yürürlüğe giren İnfaz Yasası’na uygulandığında, yasanın birkaç nedenle Anayasa’nın 10. Maddesindeki eşitlik ilkesine aykırı olduğu ortaya çıkmakta.

Her şeyden önce yasanın tutukluları kapsam dışı bırakması eşitlik ilkesine uygun değil. Tutuklu olan kişiler, hüküm giymemiş, masumiyet karinesinden yararlanan kişiler. Bu kişilere uygulanabilecek yurt dışına çıkma yasağı, ev hapsi gibi başka adli kontrol tedbirleri var. Sonra, Sulh Ceza Hakimliklerince verilen tutuklama kararlarının pek çoğunun muhalifleri sindirmek, göz dağı vermek, gazetecileri cezalandırmak gibi siyasal nedenlerden kaynaklandığı mahkeme kararıyla sabit. AİHM iki kararında (Demirtaş ve Kavala) tutuklamanın siyasal nedenlerle yapıldığı sonucuna vardı. Ayrıca, pek çok davada, tutuklamanın hukuka aykırı olduğuna karar verdi. Dolayısıyla tutukluların tahliyesi mevcut haksızlıkları gidermek ve bir toplumsal barış sağlamak için gerekli. Bunun yanında, koronavirüsün doğurduğu sağlık sorunları var. Koronavirüs döneminde çıkarılan yasanın aceleyle yürürlüğe konulmasının bir nedeni de hastalığın cezaevlerinde yayılması kaygısı. Geçici 9. Maddenin 5. Fıkrasında bu kaygı açıkça ifade ediliyor. Böyle bir sağlık riski, hükümlü bile olmayan tutuklular için de geçerli değil mi? Bu nedenle tutukluların yasa kapsamına alınarak öncelikle serbest bırakılmaları gerekirdi.

Yasanın geçici 9/5 maddesi hükümlüler açısından da ayrımcılığa yol açmakta. Buna göre, açık ceza infaz kurumunda bulunan ya da bulunmaya hak kazanan ve denetimli serbestlikten yararlanan hükümlüler, “Covid-19 salgın hastalığının ülkemizde görülmüş olması sebebiyle” 31.05.2020 tarihine kadar izinli sayılacaklar. Bu süre Adalet Bakanlığı tarafından iki ayı geçmemek üzere üç kez uzatılacak. Bu madde kapsamına girmeyen hükümlüler ise korona virüse yakalanarak ölmekte serbestler.

Yasa, koşullu salıverme ve denetimli serbestlik bakımından da ayrımcılık yapmakta. Koşullu salıvermede üçte iki oranında ceza infaz süresi aranırken, yeni yasa ile bu süre ½ oranına indirildi. Ancak kasten öldürme, yaralama, işkence, cinsel saldırı, cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar, özel yaşama karşı suçlar, uyuşturucu imal ve ticareti suçu, casusluk suçu, Terörle Mücadele Kapsamına giren suçlar, Milli İstihbarat Kanunu kapsamına giren suçlarda koşullu salıverilme oranı üçte iki olarak kaldı.

Aynı şekilde, belirli koşullarda cezanın konutta çektirilmesini öngören özel infaz usulleri, terör suçları ile örgüt kurma suçları, cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan mahkûm olanlara uygulanmayacak.

Koşullu salıverme için infaz yasasında yapılan ve koşullu salıvermeyi belirli gruplar için kolaylaştıran düzenlemeler kasten öldürme suçları, cinsel dokunulmazlığa karşı işlene suçlar, özel yaşam karşı suçlar, devlet bütünlüğünü bozmak, anayasal düzeni ortadan kaldırmak, hükümeti devirmek, casusluk gibi devlete karşı işlenen suçlardan ve Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan hüküm giyenler için geçerli olmayacak.

Bunun anlamı şudur: Aynı miktar cezayı alan iki hükümlüden biri, suçunun türü nedeniyle infaz yasasında yapılan koşullu salıverme ve denetimli serbestlik gibi değişikliklerden yararlanıp cezaevinden tahliye olurken, başka bir gruptaki hükümlü cezasını çekmeye devam edecek. Bu durumun ortaya çıkardığı eşitsizlik, ayrımcılık, Anayasa’nın 10. Maddesindeki eşitlik ilkesine, 2. Maddesindeki hukuk devleti ilkesine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14. Maddesindeki ayrımcılık yasağına aykırıdır. Bunu haklı gösterecek makul bir gerekçe de bulunmamaktadır.

Bu nedenlerle, AYM’nin geçmiş içtihadına uygun olarak, infaz yasasındaki ayrımcılığa yol açan maddeleri iptal etmesi gerekir.

Öte yandan, hükümlü ve tutukluların ayrımcılık ve eşitsizlik nedeniyle AYM’ye bireysel başvuru yapmaları olanağı bulunmakta. Ancak, ayrımcılık şikâyeti tek başına yapılamaz. Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesindeki başka bir hak ve özgürlüğün ihlal edildiği şikayetiyle birlikte yapılması gerekir. Bu şikâyet, kişi güvenliğinin ihlal edildiğine ya da devletin tutuklu ya da hükümlü kişinin sağlığını koruyacak önlemleri almadığına ilişkin olabilir. AYM ve AİHM’in ayrımcılık nedeniyle ihlal kararı vermesi için diğer şikâyetin de ihlalle sonuçlanması gerekmez.

AYM’nin bu konuda vereceği kararlar ayrımcılığa, adaletsizliğe son vermek, hukuk devletinin hala var olduğunu göstermek bakımından önem taşıyacak.

***

***

Suriyeli doktorlar korona mücadelesine katıldı: “Tepki gösterenlere aldırmıyoruz”

Aa
+

Gaziantep’te koronavirüsüyle mücadele için 100 Suriyeli doktor ile 650 gönüllü sağlıkçılara katkı sağlıyor.

Gazete Duvar’ın ANKA Haber Ajansı’ndan aktardığı haberine göre ülkelerinden iç savaş nedeniyle ayrılan ve yıllardır Gaziantep’te yaşayan 100 Suriyeli doktor ile 650 gönüllü, koronavirüs mücadelesine gönüllü katkı sağlamak için sahaya indi.

Yedi yıldır Türkiye’de yaşayan Dr. Mustafa Lölük başkanlığında bir ekip kuran Suriyeli doktorlar, Gaziantep Valisi Davut Gül’den randevu alarak bu düşüncelerini hayata geçirmek istediklerini iletti. Vali Gül, yardımcısı Cengiz Ayhan’a talimat vererek koordinasyonu sağlamasını istedi. Tıp doktoru, diş hekimi, eczacı ve sağlık çalışanlarından oluşan Suriyelilere, halen tıp öğrencisi olanlar, ev kadınları, avukat, mühendis, esnaf ve korona virüsü dolayısı ile kapanan fabrikalarda çalışırken, ücretsiz izine gönderilen Suriyeli işçilerden oluşan 650 kişilik destek ekibi de katıldı.

Suriyeli sağlıkçılar ve gönüllüler çalışmaya ilk etapta şehrin dört giriş-çıkış noktası ve şehirde insan yoğunluğunun en fazla olduğu 8 merkezde halkın ateşlerini ölçüp, şüpheli vakaları 112’ye bildirerek başladılar. Bu kapsamda günde yaklaşık 10 bin kişinin ateşi ölçülüyor.

Suriyeli sağlıkçıların çalışmalarını planlayan Dr. Mustafa Lölük, tüm sağlık çalışanı arkadaşları ve Gaziantep’te yaşayan Suriyelilerin, kendilerine kucak açan Türkiye halkına vefa borçları olduğunu belirterek, “Bizim, ‘Gaziantep’teki Suriyeli Doktorlar’ ismi ile bir Whatsapp iletişim gurubumuz var. Oradan, pandemi ile mücadelede Türk meslektaşlarımızın yanında olmamız gerektiği konusunda bir çağrıyı yaptık. Birkaç saat içinde; tıp doktorları, diş hekimleri, eczacılar ve sağlık çalışanlarından oluşan 100’ün üzerinde Suriyeli hemen olumlu yanıt verdi. Bunun üzerine Gaziantep Valisi ile görüştük. Sahada korona virüsüyle mücadeleye katkı sağlama isteğimiz son derece olumlu karşılandı ve Vali Yardımcısı Cengiz Ayhan bu işi koordine etmek için görevlendirildi. Emniyet Müdürlüğü’ne bize yardımcı olmaları için talimat verdi.”

Nöbetleşe çalışılıyor

Suriyeli sağlıkçıların hâlihazırda Avrupa Birliği (AB) tarafından finanse edilen Göçmen Sağlığı Merkezleri’nde, “Sıhhat Projesi” şeklinde bir çalışması olduğu için hemen mobilize olduklarını belirten Dr. Lölük, şunları kaydetti: “Sadece doktorlar değil yıllardır Gaziantep’te yaşayan; Suriyeli üniversite öğrencileri, ev kadınları, avukat, mühendis, esnaf gibi meslekleri olan ve koronadan dolayı kapanan fabrikalarda çalışıp da işe gidemeyen gençlerden bir gönüllü ordusu kuruldu. Suriyeli doktorlara destek veren sivil halkımızdan gönüllü sayımız nerede ise 700 kişiye yaklaştı.”

“İşe, önce çalışma mekânları seçilmesi ve nöbet listesinin oluşturulması ile başladık. Gaziantep’in dört giriş çıkış noktası ile şehir içinde halkın yoğun olduğu 8 merkez belirledik. Korona virüsünün en açık belirtisi olan ‘yüksek ateşli insanları’ tespit etmek için ölçümlere başladık.”

“Her ekibin başına sorumlu bir doktor verirken, gönüllüler ve sağlık çalışanlara korona virüsü belirtilerinin yer aldığı bilgilendirme formları dağıttık. Şehrin dört giriş-çıkış noktası ile merkezinde günlük 10 bin civarında insanın ateşini ölçtük. Şu ana kadar sadece 1 vakaya rastladık onun da polisin çağırdığı sağlık ekibi ile hastaneye nakledilmesini sağladık.”

“Doktorlarımızın önemli kısmı Suriye’deki savaştan dolayı kriz anlarında sağlık hizmeti konusunda deneyimliler. Göçmen Sağlığı Merkezi’mizde 72 doktor görev yaparken bir o kadar doktor haftada 48 saatlik çalışma mesaisi üzerinden Fırat Kalkanı Bölgesi’nde yer alan Cerablus, El Bab, Azez, Mare, Afrin, Çobanbeyli’deki Türk hastanelerinde görev yapıyor. Bu doktorlarımızın hepsi Gaziantep’te yaşıyorlar. Bir kısım doktor arkadaşımız ise çeşitli fonlardan hibe alan derneklerde Suriyeli hastaları muayene ediyor. Ben Gaziantep’e geleli 7 sene oldu. Suriye’de aile hekimi ve sağlık merkezi müdürüydüm. Şimdi işime burada devam ediyorum ve birçok Türk arkadaşım var. Herkes beni arayarak korona virüsü mücadelesine verdiğimiz destek için tebrik ediyor.”

“Sokakta ‘Bunların ne işi var, ne yapmaya çalışıyorlar?’ deseler de Türk halkı da çalışmamızı takdirle karşılıyor. Tepki sadece Türklere özgü değil, bizim Suriyelilerden bazı kendini bilmezlerden dahi ‘Türk devletinin başı sıkıştı, sizleri hatırladı, şimdi sokakta ateş ölçtürüyorlar’ diyenler oldu. Bu bir insanlık ve dünya sorunu. Ben ve arkadaşlarım, bu olumsuz tepkileri verenlere ve sosyal medyada bizi kötü eleştirenlere sadece gülüp geçiyoruz. Biz, içinde olduğumuz toplumun sağlığı için sonuna kadar görev yapmaya da hazırız.”

08:02 Eduardo Galeano: Kadınlar / Çeviren Süleyman Doğru / Sel Yayıncılık

“Kabilemizin hikâye anlatıcısı” benzersiz yazar Galeano’ nun yeryüzündeki harikulade konukluğundan bizlere kalan son eserinden her sabah bir hikâyeyi Açık Gazete’nin açılışında okuyarak güne başlamanın hepimize iyi geleceğini düşünüyoruz.

08:30 – 08:45 Korona Günleri: Selim Badur’la Hafta İçi Her Gün

korona-gunleri-20200427

Korona Günleri

***

27 Nisan 2020

Olası bir aşının hedef bölgesi mutasyonu uğruyor. İnterferon insanı savunacağına virüsü savunuyor. Avrupa’da tedbirlerin gevşetilmesi için alınan son kararlar.

***

“Olası bir aşı çöp olabilir”: Koronavirüsün RNA polimeraz enzimini kodlayan gende mutasyon

Aa
+

Selim Badur, Korona Günleri programında çok önemli iki çalışmadan bahsetti.

Selim Badur'la Korona Günleri

Selim Badur’la Korona Günleri

podcast servisi: iTunes / RSS

(27 Nisan 2020 tarihinde Açık Radyo’da Korona Günleri programında yayınlanmıştır.)

Ömer Madra: Günaydın Selim Badur, merhabalar.

Selim Badur: Günaydın, iyi yayınlar, iyi haftalar.

Özdeş Özbay: Günaydın, teşekkür ederiz.

SB: Günaydın Özdeş.

ÖM: Teşekkür ederiz. Nasıl gidiyor vaziyetler?

SB: Doğrusunu isterseniz bu hafta sonu bir virolog olarak, bir laboratuvar çalışanı olarak benim önemsediğim, hatta çok önemsediğim iki tane yayın çıktı, belki de Korona Günleri’ni yapmaya başladığımızdan beri en önem verdiğim iki yayın. Bunlardan bir tanesi Journal of Translational Medicine’de çıktı Maria Fashetti ve arkadaşları. Bunlar başından beri hep dillendirilen “Koronavirüslerde acaba mutasyon olacak mı, olmayacak mı, oldu mu, olmadı mı?” sorusunun yanıtı idi.  Bu konu tartışılırdı ve bugüne dek farklı yerlerden farklı ülkelerden izole edilen binlerce koronavirüs SARS-CoV-2 virüsleri dizi analizleri sekanslama yapılarak genomu incelenmiş ve önemi olan mutasyona uğramadıkları söylenmişti. Bu ekip Maria Fashetti ve arkadaşları farklı coğrafyalardan, Asya’dan, Avrupa’dan ve Amerika’dan 220 tane virüsü almışlar ve bunları incelemişler. Bir kere sekiz tane yeni mutasyon saptanmış bu çalışmada, saptanmış olması önemli değil bazen mutasyon oluyor ama bu mutasyonun herhangi bir ‘yaptırımı’ olmuyor; yani önemli bir davranış değişikliğine yol açmıyor virüste. Bu sekiz mutasyonun beşi Avrupa, üçü de Kuzey Amerika’dan gelen virüslerde saptanmış. O zaman bu çalışmayı yapan ekibin teorisi Asya’dan hareket eden orijinal virüs Avrupa’da biraz, daha sonra Amerika’da biraz daha mutasyona, değişime uğradığı şeklinde. Bu belki çok önemli kısmı değil ama çalışmanın en önemli kısmı bana kalırsa bu virüsün RNA-bağımlı RNA polimeraz enzimi diye bir enzimi var, uzatmayayım bir polimeraz enzimine sahip bu virüs; bu enzim virüsün çoğalması, replikasyonunda önemli rol oynayan bir yapı. Bu enzimi kodlayan gende mutasyon saptanmış, önce İngiltere’de ve daha sonra da İtalya’dan elde edilen virüslerde. Ne önemi var diyeceksiniz, şurada önemi var, bu RNA polimeraz enzimini kodlayan gendeki mutasyon, bugün geliştirilmeye çalışılan birçok olası ilacın hedef bölgesi. Şimdi siz eğer o bölgede mutasyonla karşılaşırsanız bu demektir ki bu polimeraz üzerine etkili olacak ilaçlara direnç gelişecek. Bu çok önemli bir nokta, şu anda üzerinde çalışılan 7 tane ilaç bu RNA polimeraz enzimini hedef alıyor; bu mutasyon bulgularına göre virüs bu araştırmalardan bir adım önde; çünkü o bölgede değişiklikler yaparak sizin bulacağınız ilaçlara şimdiden, daha siz ilacı bulmadan bu ilaçlara karşı dirençli kılıyor kendisini.

ÖM: Yani bu olumsuz bir gelişme değil mi?

SB: Tabii tabii.

ÖM: Ben bunu aslında bu yeni bulgudan sonra belki de olumlu bir şey olarak düşünmüştüm ama ilaçlara direnç geliştirme noktalarından bahsediyoruz?

SB: Evet. İlk kez bu kadar önemli bir mutasyon saptanıyor geliştirilmekte olan ilaçların hedef aldığı bölgeyi… Daha ilaç piyasaya çıkıp kullanılmaya başlanmadan virüs değiştiriyor o bölgeyi ve sizin ilaçlarınız etkisiz kalabilir. Bu tip değişimi yaşayan virüsler için, bu önemli bir nokta. Bir laboratuvar çalışanı olarak heyecanlandırıcı bir diğer çalışma, önemli ve saygın bir dergi olan Cell Dergisi’nde Carly Ziegler ve arkadaşları bir yayın yaptılar. Bu tıp camiasında çok alışılagelmiş bir durum değil çünkü 60 yazar var, yani dünyanın her yerinden 60 yazar ve makalenin uzunluğu benim için oldukça çarpıcı ve ilginç bir yenilik: 63 sayfa. Yani 63 sayfalık makaleler 1950’li yıllarda yazılırmış tıp dergilerinde ama günümüzde hiç öyle 63 sayfayı filan kimsenin okuduğu yok. Ancak bu yazıda bu kadar fazla bilim insanı farklı ülkelerden bir araya gelip şöyle bir yayın yapıyorlar, diyorlar ki “Bir viral enfeksiyon sırasında bir virüs bizi enfekte ettiği zaman vücudun savunma mekanizmalarından ilk aşamada hücreler interferon denilen bir madde salgılarlar. Biz interferonun tedavi amaçlı olarak ilaç formatını biliyoruz ama doğal bağışık sistemin sentezlediği bir ürün aslında, bir sitokin bu interferon. Herhangi bir virüs bir hücreye girip de onu enfekte ettiği zaman o hücre interferon salgılar ve salgıladığı o interferon gidip komşularını yani çevresindeki diğer hücreleri korur enfekte olmaktan. Savunma mekanizmasının ilk ayağıdır interferon sentezi viral enfeksiyonlarda. Ancak SARS-CoV-2 enfeksiyonunda ilginç bir şey oluyor, bizi savunması için ortaya çıkmasını beklediğimiz interferon ilginç bir şey yapıyor, hücreler yüzeyindeki ACE2 reseptörünün sayısını arttırıyor, bu reseptör virüsün bağlandığı giriş kapısı.” Kısacası “bizi koru ey interferon!” diye sentezlenen bu madde bizi koruyacağına, gidip virüsün giriş kapılarının sayısını arttırıyor. Bu da bildik viral enfeksiyonlardaki klasik seyri, klasik gidişatı çok değiştiren bir şey. Bizi savunacağına kalkıp virüsle iş birliği yapıyor interferon! Bu da çok önemli bir şey.

ÖM: Bu da çok olumsuz bir gelişme.

SB: Tabii.

ÖM: Hangi dergi demiştiniz? Bir daha adını alabilir miyiz?

SB: Cell Dergisi, çok önemli bir dergidir, moleküler düzeydeki çalışmaları yayınlar ve tabii 60 yazar 63 sayfa, bu hiç alışılmış bir şey değil. Evet hep kötü ve karamsar şeyler söyledim ama bir tane daha ilave edeyim istiyorsanız?

ÖM: Lütfen.

SB: Hayır, bu kez bir tane sevindirici ya da gülümsetici bir haber, bir tıp dergisi olan JAMA’da ilginç bir yazı çıktı; pandemi filmlerini incelemiş, sinemada tarih boyunca 1931 yılından itibaren pandemi ya da salgınlar konusunda 130 filmi almış ve sınıflandırmış. İşte bir kısmında enfekte olanlar zombiye dönüşüyor, bir kısmı Nazilerden başlayarak insanlar üzerindeki deneysel çalışmaları inceliyor, bir kısmı devletlerin hastalar üzerindeki baskısı Cassandra Geçidi filminde olduğu gibi, damgalama, sosyal sınıfları yok edilmesi gibi farklı farklı kategorilere ayırmış. İlgilenenler JAMA Dergisi’nden bulabilirler bu haftaki sayısından.

ÖM: Yani Amerikan tıp dergisi değil mi?

SB: Evet, The Journal of the American Medical Association isimli, kısaca JAMA olarak bilinen dergi. Yasakların kalkmasıyla ilgili tartışılan bir konu var, Avrupa’daki uygulamalarını siz de belirtiyorsunuz, farklı ülkeler örneğin Avusturya önlemleri gevşeten ilk Avrupa ülkesi, 14 Nisan’da 400 metrekareden küçük dükkanların açılmasına izin verdi, ilginç sektörleri açıyor Avrupa ülkeleri, örneğin Avusturya bahçe ve onların malzemelerini satan dükkanlarını açıyor, Almanya daha çok bisiklet satan ve kitapçıları açıyor, Danimarka 15 Nisan’da kreşleri ve anaokullarını açıyor, daha sonra kuaför ve güzellik salonlarını açıyor, dövmecileri açıyor niyeyse? Dövme önemli orada herhalde?

ÖÖ: İsviçre’de kuaförler açıldı.

SB: Evet farklı yaklaşımlar var Özdeş. Norveç’te 20 Nisan’da kreşler, 27 Nisan’da liseler, İtalya’da 20 Nisan’da çocuk giysileri ve sağlık malzemeleri satılan yerler ve kitapçılar açılıyor, İspanya’da internet üzerinden çalışmanın mümkün olmadığı sektörler açılacak, Fransa’da da…

ÖÖ: Kütüphaneler ve müzeler var.

SB: Evet şimdi farklı ülkeler açıyor ve birdenbire ülkemizde de bu çok konuşulmaya başlandı. Demek ki dünyada özelikle Avrupa’da böyle bir “artık bitti bu iş, ya da yavaşlıyor” diye bir eğilim var. Ancak kendisini yakinen tanıdığımız ve gençlik yıllarında iş birliği yaptığımız, aynı hastanede çalışıp, en az 2 yayında ortak imzamız olan bir Fransız var Dr. Jean Francois Delfrassy. Kendisi şu anda üniversitedeki görevinden ayrıldı ve Fransa’da COVID-19 Bilim Kurulu Başkanlığı’nı yapıyor, yani önemli bir konumda. Fransız hükümetinin aldığı bütün bu kararlara karşın Fransız Bilim Kurulu’nun açıklamasını yaptı Defrassy; hafta sonu 25 Nisan’da topluma açıkladılar. 42 sayfalık bir metin, az buz değil ve söyledikleri “bu dükkanların açılması ve yaşama peyder pey, kademe kademe geçiş Bilim Kurulu’nun görüşü değildir ve biz bunun çok erken olduğunu düşünüyoruz” diye daha ayrıntısını okuyamadım ama böyle sert ve dimdik ayakta duran bir bilim dünyasının yanıtı, Fransız COVID-19 Bilim Kurulu’nun raporu. Bunun dışında ilginç bir rapor da Dünya Çalışma Teşkilatı’ndan geldi, ben bilmiyordum sizler belki bu konudan haberdarsınızdır, dünyada aktif olarak çalışan insanların yüzde 61’i yani 2 milyar kişi informel işte çalışıyormuş, yani güvencesi olmayan işte çalışıyormuş, bu korkunç bir oran!

ÖM: Dünya nüfusunun yaklaşık ¼’ünden fazla aslında, çalışanlarınsa yarısı filan herhalde?

SB: Evet, 2 milyar kişi ve hiçbir güvenceleri yok bu insanların, bir yere kayıt değiller.

ÖÖ: Aslında kuzey ülkelerinde var olan bir yöntem, bir kere oradan başlıyor zaten.

SB: Afrika’nın yüzde 85,8’i, Asya’nın yüzde 68,2’siymiş. “Bu insanlar güvencesiz çalışıyorlar ve dünya elitleri, ya da aydınları, entelektüelleri bunu görmüyorlar” diyor raporda. “COVID-19 karantina önlemleri özellikle gelişmekte olan güney ülkelerinde çalışanlar ile küreselleşmiş orta sınıf arasında uçurumun açılmasına yol açıyor” diye bir yazı Leila Choukrone, Le Monde’de bir yazı yazdı, böyle bir yazı ilginç, öneririm ya da ben size ileteyim. Başka haber istiyor musunuz bilmiyorum, süremiz de bitti galiba?

ÖM: Bütün bunları şimdi ben de ufak duyuruda bulunmuş olayım, Korona Günleri programımızı bundan böyle mümkün olan en kısa zaman içerisinde deşifresini, çözümünü tamamlayıp internet sitesinde de zaten COVID-19 dosyamız da var, ayrı bir bölümde yayınlamaya karar verdik sizin de denetiminizden geçtikten sonra tabii.

SB: Önce Sağlık’ı da yapacağız galiba?

ÖM: Evet. Onu da yapacağız aynı şekilde onu da koyacağız internet sitemize her hafta. Bir de her gün mümkün olduğu oranda, hızlı bir şekilde bunları yansıtmaya çalışacağız.

SB: Teşekkürler, sağ olun!

ÖM: Çünkü çok talep de var, arayanlar da var, onu da söylemek istedim.

ÖÖ: Özellikle burada bahsettiğiniz araştırmalara, makalelere çok kişi talepte bulunuyor ulaşmak için, dolayısıyla iyi olacak herhalde.

SB: Belki böyle bir şey de yapılabilir, Cell Dergisi’nden bahsettik, önemli bir yayın dedik, belki PDF formatının Açık Radyo’dan edinmelerini sağlamamız yönünde bakalım ne yapabiliriz

ÖM: Link verebiliriz.

SB: İki noktaya daha değineyim, siz bahsettiniz Trump tarafından dillendirilen dezenfektan içilmesi konusu; birtakım insanlar içmişler New York’ta Poison Control Center, toksikoloji ya da zehir merkezi 30 kişinin içerek hastaneye kaldırıldığından bahsediyor. Bir de son bir haber de Lancet Dergisi’nde Sharmila Devi bir yazdı; şu anda 47 ülkeye hiçbir uçuş yapılmıyor, hava sahasını ve hava alanlarını kapatmış durumda; bazı ülkelerde farklı uçuşlar yapılıyor ama 47 ülke tamamen kapatmış durumda. İlginç olan Médecins Sans Frontières (Sınırsız Doktorlar Kuruluşu) başta olmak üzere birçok grup ya da kuruluş “biz çalışanlarımıza ya da ihtiyacı olan bölgelere medikal malzeme gönderemiyoruz. Bu olmaz, bunun bir kısmı açılmalı” diyorlar. Bu da ayrı bir sorun, yani öngörülmeyen bir sorun, medikal kargo hizmetlerinin aksaması konusunun da ileride gündeme geleceği ve tartışılacağı anlaşılıyor.

ÖM: Programı bir an önce bitirmeliyiz yoksa kaçmaya hazırlanmak gerekecek.

SB: Felaket haberlerim vardı bugün. Peki efendim o zaman yarın daha ilginç haberlerde görüşmek üzere iyi haftalar, iyi yayınlar, sağ olun.

ÖM: Görüşmek üzere teşekkürler.

ÖÖ: Görüşmek üzere.

 

————————

Açık Gazete’nin köşelerinden Selim Badur’la Korona Günleri’ni hafta içi her gün saat 08.30’da dinleyebilir, program sayfası ve podcastlerine buradan ulaşabilirsiniz.

08:55 – 09:00 Psikoçöküntü Günlükleri / Yazan: Franco Bifo Berardi, Çeviren ve Okuyan: Serhan Ada

ar-arsiv-psikocokuntu-gunlukleri-27.04.2020

Franco Bifo Berardi’nin salgın notları “Psikoçöküntü Günlükleri”nden seçmeler yazarın izniyle, Serhan Ada’nın Türkçesi ve sesinden Açık Radyo yayınında.

***

15 Mart

Sabahın sessizliğinde güvercinler kilisenin damında kararsız bekleşiyor, şaşkın görünüyorlar. Çöle dönmüş kenti anlamakta zorlanıyorlar.

Jess Henderson’un[1] Offline’ının[2] provasını okuyorum. Birkaç ay içinde çıkacak (yani, çıkması gerekiyor, sonrasına bakılır). “Offline” kelimesi felsefi bir anlam kazanıyor. Gerçeğin fiziksel boyutunu sanal boyutunun karşısında ya da ondan çıkararak tanımlama biçimi.

Pandeminin yayılımı boyunca offline-online ilişkisinin nasıl değişmekte olduğu üzerine düşünüyorum.Ve sonrasını hayal etmeye çalışıyorum.

Son otuz yılda insan etkinliklerinin ilişkisel, proksenik [konuşma mesafesi ile ilgili], bilişsel doğası derinden değişti: Artan sayıda etkileşim -fiziksel, birarada olmaya değgin- içinde linguistik alışverişin belirsiz ve çiftanlamlı (ve böylelikle sonsuza dek yorumlanabilir) olduğu, üretici eylemde fiziksel enerjinin kullanıldığı ve bedenlerin birararadalık akışı içinde birbirlerine temas edip değip geçtiği- boyuttan, linguistik işlemlerin enformatik makineler aracılığıyla dijital formatlara uygun olarak gerçekleştirildiği, üretim etkinliğinin kısmen otomasyonla yürütüldüğü ve insanların, bedenleri karşılaşmadan, gitgide yoğunlaşan bir etkileşim içinde olduğu bağlantı boyutuna doğru yer değiştirdi.İnsanların gündelik varoluşu muazzam veri yığınlarıyla korelasyon içinde elektronik olarak düzenlenen konjeniklerle zincirleme bağlı hale geldi. İknanın yerini yayılma aldı, psikosferin sinirlerine infosfer akışları hakim oldu. Bağlantı, enformasyon virüslerinin yarıda kesip yönünü değiştirebileceği, ancak, ne fiziksel bedenlerin belirsizliğinden haberdar olan ne de kesin olmama imkânından yararlanan, pürüzsüz, tüysüz ve tozsuz bir kesinliği varsayıyor.

Şimdi, toplumsal olanın içine giren biyolojik bir etmen onu içe doğru patlatıp eylemsizliğe zorluyor. Bağlantı teknolojileri yüzünden birarada olma halinin alanının daralmış olması salgının nedeni. Fiziksel mekânda birarada olma, ne pahasına olursa olsun, mutlak tehlike haline geldi. Biraradalığın önünde etkili engeller var.

Evden çıkma, dostlarla buluşma, iki metre uzaklığı koru, sokakta kimseye dokunma…

İşte bu durumda görülen (bu haftalardaki deneyimimizin de gösterdiği gibi) online olarak geçirilen zamanın müthiş yayılması. Zaten, duyularla, üretimle ve eğitimle ilgili ilişkilerin birbirimizle temas etmediğimiz ve biraraya gelemediğimiz alana taşınmak zorunda kalındığı durumda başka türlüsü de olamazdı. Salt bağlantıya dayalı olmayan hiçbir toplumsal [durum] kalmadı.

Ya sonra? Sonrasında ne olacak?

Ya bu aşırı bağlantı yükü keyfi bozacak olursa?

Şunu demek istiyorum: Pandemi sona ermeden önce ya da sonra (bunun gerçekleşeceğini kabul edersek, diyelim İtalya’da 25 Nisan’da) acaba online geçirilen hayatı hastalığın kendisiyle mi özdeşleştireceğiz? Acaba büyük ölçüde genç nüfusun içinde olacağı, talihsiz ve yalnız bir dönemin anısı olarak gördükleri ekranları kapatıp kendiliğinden bir kucaklama hareketi mi başlayacak?

Kendimi fazla ciddiye almıyorum. Ama bunu düşünüyorum.

09:00 – 09:30 Pazartesi  Ali Bilge’yle Ekonomi Politik

ekonomi-politik-20200427

Ekonomi Politik kayıt arşivi

***

Türkiye çok önemli bir eşikte: Hukuk kırıntıları ile hak ve adalet arayışı içindeyiz

Ekonomi Politik
Aa
+

Açık Gazete’nin köşelerinden Ekonomi Politik’te Ali Bilge, gündeme ilişkin görüşlerini paylaştı.

Ekonomi Politik

Ekonomi Politik

podcast servisi: iTunes / RSS

(27 Nisan 2020 tarihinde Açık Radyo’da Ekonomi Politik programında yayınlanmıştır.)

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhaba.

Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş.

Özdeş Özbay: Günaydın.

AB: Günaydın, iyi yayınlar herkese.

ÖM: Bugün gene her zaman olduğu gibi Pazartesi’leri oldukça yoğun bir Türkiye ve dünya gündemi var ama öncelikle bu en büyük adalet ve eşitlik sorununu tartışalım biraz yaratan infaz yasası meselesi. İsterseniz onunla başlayalım.

AB: Evet. İnfaz yasası ile ilgili düzenlemeler TBMM’de kabul edildi. Parlamento da yasasın kabul edilmesinden sonra, 45 gün boyunca kapandı. İnfaz düzenlemesi kamu vicdanını çok inciten bir düzenleme oldu, toplumsal bir yara halinde. TBMM’de kabul edilen yasanın pek çok maddesi de anayasaya aykırı bulunuyor, Anayasa ile uyuşmaz yönleri CHP tarafından Anayasa Mahkemesi’ne taşındı, başvuru yapıldı. İnfaz yasası değişiklikleri Anayasaya ve temel yasalara aykırı bulunduğu gibi aynı zamanda uluslararası yasalara da aykırı bir düzenleme olarak da kabul ediliyor. Demokratik hukuk devleti olan bir ülkede olmaması gereken düzenleme olarak karşımıza çıkıyor. Anayasa Mahkemesi’nin kararı bu açıdan önemli. Son yıllarda yaşadığımız rejim değişiklikleriyle demokratik hukuk devleti olma özelliğini yitirmiş adeta bir istibdada dönüşmüş ülkedeyiz. AYM’nin bu yasa için alacağı karar, ileriye dönük demokrasi ve hukuk devleti alanında bir beklenti oluşturmuş durumda. Anayasa Mahkemesi’nin bu yasayı ele alış biçimi ve karara bağlaması son derece önemli bir eşik.

Gezi’den bu yana aşamalarla, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra gelen OHAL ve sonrasında Anayasal rejim değişikliğiyle birlikte bir hürriyetsizlik içerisinde yaşamaktayız. Yeni rejimle birlikte iktidar, yeni suç türlerini devreye sokmaya başladı. Yeni düşünce suçlarımız oldu, demokratik hukuk devleti uygulamalarının hâkim olduğu, demokrasinin hakim olduğu bir ülkede düşünce suçu diye bir durum söz konusu değildir, düşüncenin suç olmasının bir karşılığı yoktur.

Otoriter rejime doğru ilerlerken ve geçtikten sonra memlekette yeni ve çeşitli düşünce ve terör suçları yaratıldı, düşünce ile terör arasında zorlayıcı bağlantılar kuruldu. Bu nedenle son yıllarda gazetecilerin, düşünen insanların, kanaat önderlerinin tutuklamalarına, siyasetçilerin hüküm giymelerine tanık olduk.

Tutuklamalar ve yargılamaların artması hapishanelerdeki kompozisyonu da etkiledi, yaratılan yeni suçlarla bir tutuklu haznesi geliştirildi. Normal bir ülkede olsa tutuksuz olarak yargılanması gereken insanlar tutuklu olarak yargılanmaya başladı, yargılanmaya da devam ediyorlar. Hapishanelerde çok ciddi bir hacim artışına neden oldu. Türkiye hapishanelerinde bulunan insan sayısı 300 binlere ulaştı, bu sayıyla Türkiye Avrupa birincisi, dünya sıralamasında da onuncu. Hapishane mevcudiyetinin yüzde 30’u tutuklu pozisyonunda biraz önce bahsettiğim kapsam dahilinde, normal bir ülkede tutuksuz yargılanması ya da hiç yargılanması gerekmeyen insanlar.

Salgınlarda hapishaneler öne çıkan mekanlardır. Korunmasız yerlerdir. Bu tür salgınlarda devletlerin düzenleme yapması gereken alanlardandır. Çünkü orada insanlar kendi iradeleriyle durmuyorlar. Dolayısıyla salgınlarda devletlerin hapishanelere bazı tedbirler alması ve düzenlemeler yapması gerekiyor. Ayrıca, bu mekanların zaten yetersizlikleri bilinmektedir, yaşam koşulları ve beslenme koşullarının yetersizliği hep konuşulur, 30 kişilik koğuşlarda 60 kişi kalması gibi nedenlerden dolayı salgının yayılmasına elverişli ortamlar olarak nitelendirilir. Bu yüzden pek çok ülke, hapishanelere ilişkin tedbirler aldı.

Bu tedbirler alınma şekli infaz yasası düzenlemeleri ile yapılıyor. Ceza indirimleri ve cezalarda bazı hususlar gözetilerek salıverilme imkanları gündeme getiriliyor. Türkiye’de de yapılan düzenlemenin amacı sözde buydu. Ancak yasa, Covid19 gözetilerek değil, iktidarın, yeni yaratılan düşünce suçlarıyla kendisine muhalefet edenleri kapsama dahil etmemesi ile yapıldı. Türkiye toplumunu, toplum vicdanını yaralayan bir düzenleme oldu.

Yasa; yargılanması gerekmediği halde yargılanan, üstelikte tutuklu yargılananlardan daha çok, bizatihi suçluların ve ağırlıklı olarak hükümlülerin salıverilmesini sağladı. Mafya çete reisleri, uyuşturucu ticareti yapanlar, şiddet eylemcileri, kadına şiddet, taciz gibi suçlardan hapishanelerde olanlar kapsama dahil oldu. Bu bağlamda da sanıyorum 90 bin kişi salıverildi. Yasada ayrıca cezalarındaki infaz tedbirleri ve karar mekanizmaları yeniden organize edildi. Hakimlerin karar verdiği ceza indirim süreçlerine başsavcılığın karar vermesi gibi pek çok husus eklendi.

Bu yasanın, pek çok yönüyle mevcut anayasaya, yani 2018’den beri devam eden mevcut otoriter rejimi inşa eden anayasaya bile aykırı olduğu ortaya konuyor. Sözde infaz düzenlemesi olan bu yasa aslında belli suçlara, belli kesimlere bir af yasası haline dönüşmüş durumda. Adı af değil ama içeriği af yasası, tespit edilen önemli bir husus bu. Mevcut anayasa, af yasasının kabulü için TBMM 3/5 çoğunluğu gerekli kılıyor. Ancak yasa bu çoğunlukla kabul edilmedi. Yasa, bu nedenle şekil yönüyle anayasaya aykırı bulunuyor. Ayrıca anayasaya en önemli aykırılık, tutuklu ve yükümlü ayrımı yapılması olarak belirtiliyor. Yasa, eşitliği gözetmemesi, ayrımcılığa yol açması nedeniyle eleştiriliyor, anayasaya aykırı bulunuyor.

Pandemi nedeniyle çıkarılan bu yasa, rejimin niteliğini göstermesi bakımından önemli bir yasa, otoriter rejim muhaliflerinin hapishanelerde kalmasını itiyor, muhaliflerin pandemiden etkilenmesi iktidarı ilgilendirmiyor. Zaten bu insanlar otoriter rejimin tarafından yaratılan, terör suçları nedeniyle hapishanelerde bulunuyor. İstibdat rejimlerinde rastlanan bir durum, demokratik rejimlerde rastlanmayan bir durum.

Saygın hukukçularımızın Rıza Türmen’in, İbrahim Kabaoğlu’nun, Köksal Bayraktar gibi hukukçuların işaret ettiği gibi uluslararası sözleşmelere, kurallara, anayasaya aykırı bir düzenleme yapıldı. TBMM’nin kabul ettiği bu kanunu Anayasa Mahkemesi’nin öncelikle gündeme alması gerekiyor,- ki gündeme alması meselesi de önemli. Çünkü örneklerini yaşadık, Anayasa Mahkemesi üzerine yapılan kuşatma ile bazı durumlarda yapılan itirazları gündeme almamayı uygun gördü. Bu nedenle birinci aşama yüksek mahkemenin başvuruyu gündemine almasıdır, – ki almaması için hiçbir sebep yok çünkü mevcut haliyle anayasaya aykırı olduğu çok açık.

Türkiye çok önemli bir eşikte bulunuyor, serçe kırıntıları haline gelen hukuk kırıntıları ile hak ve adalet arayışı içindeyiz. Hukuk devleti olmaktan çıkan bir ülkede, yüksek yargının hiçe sayıldığı ve tek adama göre şekillendiği bir ülkede, Anayasa Mahkemesi’nin infaz-af yasasına ilişkin vereceği karar, demokratik hukuk devleti özlemleri içinde olan toplumumuzda önemli bir beklentiye yol açıyor. Beklenti gerçekçi midir, değil midir, o ayrı bir konu ama durum budur.

ÖM: Ben de ufak bir ilavede bulunayım. Biraz önce sözünü ettiniz zaten çok sayıda önde gelen hukukçu ve bu işlerle ilgilenen uzman diyebileceğimiz kişilerin de yazılarına sık sık rastlanıyor. Yani AİHM’nin eski yargıcı Rıza Türmen 25 Nisan tarihli T24’deki yazısında CHP’nin yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurduğunu söyledikten sonra bazı önemli hususları altını çizmiş. “Yasanın amacı gerekçede belirtilmiyor ama ceza evlerini boşaltmak iktidar partisi sözcülerinin konuşmalarından anlaşılıyor amacın böyle olduğu. Türkiye’deki ceza evlerinde sizin de söylediğiniz gibi yaklaşık 300 bin yükümlü ve tutuklu var, %70’i yükümlü %30’u tutuklu. Yani her şeyden önce bu aşırı doluluğun nedenlerine eğilmek gerekiyor. Yani geçici bir önlem olmaktan öteye geçemez, zaten kısa sürede aynı doluluğa ulaşır ceza evleri. Daha şimdiden infaz yasasıyla salıverilenlerin yeniden suç işleyerek ceza evlerine döndüğünü görüyoruz ki biz de bunu Özdeş’le beraber bu konunun üzerinde durmuştuk. Sorunun tutuklular bakımından ayrı bir önem taşıdığını yani 90 bin tutuklunun hukuk devletiyle çok bağdaşıp bağdaşmadığını sorgulamak önemli. Bu bir infaz yasası, infazda suç değil suçlu esas alınır, örneğin suçlunun iyi hali nedeniyle ceza indirimine gidilir. Oysa infaz yasasında suç esas alınmıştır. Bence bu son derece önemli bir nokta, suça göre gruplandırma yapılarak cezalarda indirim ve tahliyeler gerçekleştirilmiş, gruplandırma yanlış, o zaman eşitsizlik ve ayrımcılığa kapı açılmış. Yani af yasası olduğu şekil bakımından ve anayasanın 87.maddesi gereğince 3/5 çoğunlukla kabul edilmediği için iptal edebilir bir kere Anayasa Mahkemesi” diyor sizin de söylediğiniz gibi. “Ayrıca anayasanın 10.maddesindeki eşitlik ve 2.maddesindeki hukuk devleti ilkelerine aykırı olduğu için de iptal edebilir en temel insan haklarından biri eşitlik zaten bütün uluslararası evrensel belgelerde olduğu gibi. Bir de tutukluluğun özellikle geçici 9.maddenin 5.fıkrasında açıkça kaygı ifade edilmiş; koronavirüsün doğurduğu sağlık sorunları, böyle bir sağlık riski hükümlü bile olmayan tutuklular için de geçerli değil mi? Bu nedenle tutukluların yasa kapsamına alınarak öncelikle serbest bırakılmaları gerekirdi” diye son derece hem hukuk hem de evrensel mantık açısından, normlar açısından net bir şey söylemiş. Bir de şunu söylüyor “yasanın geçici 9.maddesi 5.fıkrası hükümlüler açısından da ayrımcılığa yol açıyor, yani Covid-19 salgın hastalığın ülkemizde görülmüş olması sebebiyle açık ceza infaz kurumunda bulunan kişiler ya da hak kazananlar denetimli serbestlikten yararlanıyorlar. 3 kez de uzatılabiliyor adalet bakanlığı tarafından. Oysa bu madde kapsamına girmeyen hükümlüler ise koronavirüse yakalanarak ölmekte serbestler” diye bir değerlendirme yapmış. Sonuç olarak Milli İstihbarat Kanunu kapsamına giren suçlarda, terörle mücadelede, koşullu salıverilme oranı değiştirilmemiş. Yani 2/3 oranında ceza infaz süresi aranırken koşullu salıvermede yeni yasada bu %50 oranında indirilmiş ama terörle mücadele dedikleri ve Milli İstihbarat Kanunu kapsamına giren suçlarda 2/3 olarak kalmış, bu da büyük bir eşitsizlik. Yani sonuç olarak diyor ki aynı miktar cezayı alan 2 hükümlüden 1’i suçunun türü nedeniyle infaz yasasındaki koşullu salıverme ve denetimli serbestlik gibi değişikliklerden yararlanıp tahliye olurken başka bir gruptaki hükümlü cezasını çekmeye devam edecek, bu da hem anayasanın 10.maddesindeki eşitlik ilkesine, 2.maddesindeki hukuk devleti ilkesine, AİHM sözleşmesinin 14.maddesindeki ayrımcılığa aykırıdır. Makul gerekçesi de yoktur, iptal etmesi gerekir Anayasa Mahkemesi’nin” diyor. “Ayrımcılığa, adaletsizliğe son vermek ve hukuk devletinin hâlâ var olduğunu göstermek bakımından önem taşıyacak” diye bitiriyor. Önemli bir yazı, bunu internet sitesinde de yayınlayacağız.

AB: Anayasa Mahkemesi’nin infaz-af yasasını inceleyip aykırılığı gören bir kararı vermesi, Türkiye’nin demokrasiye yeniden kavuşma mücadelesi açısından çok önemli bir gösterge olacaktır. Dünya çapında bir salgında hapishaneler için yapılan infaz-af düzenlemesi, rejimin niteliğini doğruladı, AYM kararı da rejimin daha nereye evirileceğini göstermesi açısından çok önemli. AYM kararı önümüzdeki döneminin nasıl gelişeceğine ilişkin fikir verecek.

Tek adama dayalı otoriter rejim muhaliflerinin hapishanelerde Covid19’la karşılaşmasını problem etmiyor. Anayasa Mahkemesi ciddi bir karar eşiğinde.

Ayrıca, Covid-19 salgınının hapishanelerde nasıl seyrettiğine dair doğru dürüst bilgimiz yok, şu ana kadar 17 vakadan söz ediliyor ama hapishanelerin durumu, hapishanelerden salıverilenlerin Covid-19’la ilgili durumları hakkında da bilgi sahibi değiliz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin 58. kuruluş yıldönümü nedeniyle bir mesaj yayınlamış; “Bundan önce olduğu gibi 2023 hedeflerimize yürüyüşümüzde Anayasa Mahkemesi’nin ülkemizin ve milletimizin ufkunu genişleten bir misyonla hareket edeceğine inanıyorum” diyor. Son olarak bu mesaja ve bu cümleye dikkat çekelim ve birazda Covid-19 nedeniyle yaşanan ekonomik meselelere değinelim.

ÖM: Evet lütfen.

AB: Pandemi ve yoksulluk -açlık ilişkisine değinmek istiyorum. Salgın nedeniyle işsizlik korkunç boyutlarda. İşsiz insan bir süre sonra yoksullaşıyor, kategori değişiyor, yoksullar açlık sınırına geliyor, açlık sınırındakiler bir süre sonra açlığa geçiyor. Birleşmiş Milletler Program Direktörü David Beasley, “Bugün Covid-19 yüzünden sadece küresel bir sağlık pandemisi değil ayrıca küresel bir “açlık salgınıyla” karşı karşıyayız” değerlendirmesinde bulundu. Küresel ateşkes çağrısında bulunan Beasley, “821 milyon kişi her gece yatağa aç giriyor ve kronik açlık çekiyor” dedi. BM’nin yan örgütü Dünya Gıda Programı (WFP) “Dünyayı Eski Ahit’te yazılan türden bir kıtlık bekliyor” uyarısında bulundu. Covid-19 pandemisi gıda kıtlığını iyice artıracağı ifade edildi. 2020’de 265 milyon insanın açlık sınırında yaşayacağı belirtildi. Bu rakam 2019’da 135 milyonmuş

İklim değişmeleri, çekirge istilaları, tarıma verilen zararlarla birlikte ve Covid-19’un büyüttüğü ekonomik buhran inanılmaz boyutlara yükseliyor. İşsizlik, yoksulluk ve açlıkla birlikte ilerliyor.

ÖÖ: Sanırım bu eklemelerin ciddi bir kısmı artık zengin kuzey ülkelerinden gelecek gibi duruyor. Mesela Amerika’da ilk kez bir dizi belediye gıda yardımı yapmaya başladı yoksul mahallelere. İngiltere’de zaten ‘food banks’ denilen gıda bankaları var, bunlara destek açıklamak durumunda kalmıştı hükümet.

ÖM: Buna karşılık bir de ILO’nun yani Dünya Çalışma Örgütü’nün biraz önce Selim Badur’la da konuştuk o söyledi, 2 milyar kişinin yaklaşık, yani dünyanın çalışan nüfusun neredeyse yarısının aslında açlık tehlikesi içinde olduğunu “Afrika’da %85, Asya’da da %62” dedi yanılmıyorsam. Yani böyle bir açıklama da var, durum fevkalade kaygı verici yani.

ÖÖ: Bu sigortasız işlerde çalışanların oranı. Tabii bunlar aynı zamanda güvencesiz oldukları için açlık riskine de en açık kesim.

ÖM: Maruzlar evet.

AB: Dünya Bankası’nın yoksulluk tanımına göre yoksullar günde 1,25 doların altında geliri olanlardır.

ÖM: Yayını biz alamıyoruz. ILO’nun 2 milyara yakın dünya nüfusunda insanların güvencesiz çalıştığını, bunun Afrika’da %85, Asya’da da %62 olduğundan bahsediyorduk. Yayında bir sorun var sanıyorum o yüzden Ali Bilge’yi duyamıyoruz.

ÖÖ: Şu anda yeniden bağlamaya çalışıyor Robi. Biz devam edelim, bağlandığında duyarız herhalde Ali beyi.

ÖM: Nedir durum? Bizim üzerinde duracağımız en önemli konulardan bir tanesi de

AB: Beni duyuyor musunuz?

ÖM: Şimdi duyabiliyoruz, bir kesinti oldu Ali Bey. Son birkaç cümlenizi de rica edersek.

AB: İşsizlik, yoksulluk ve açlıkla ilgili Türkiye’deki duruma geçiş yapmak istiyordum, ancak vakit kalmadı. Türkiye’de de orta sınıf yoksulluğa ve yoksullarda açlık sınırına ve açlığa geçiş yaptığını söylemek pekâlâ mümkün. Türkiye de yaşanan ekonomik buhran bu sınırları zorluyor.

Son olarak şunu ekleyelim, koronavirüs salgını süresinde ABD’de bazı insanlarının servetleri toplam 282 milyar dolar artmış, şirketlerinin toplam değeri 3,2 trilyon dolara ulaşmış.

ABD’de dolar milyarderleri Covid-19 günlerinde servetlerini ortalama yüzde 10 oranında artırırken, ülkede 26 milyondan fazla kişide işini kaybederek işsizlik fonuna başvurmuş durumda. Bunun da altını çizerek programı kapayalım isterseniz. Kesilmelerle biraz kayıplarımız oldu ama süreyi doldurduk.

ÖM: Evet gerçekten henüz şeyin ucu, ufukta bir aydınlanma durumu görüldüğüne dair iletişimler erken olabilir. Özellikle çeşitli yetkililerin gerek ABD’de gerekse Türkiye’de de “bu işin sonu göründü” şeklindeki açıklamaları, özellikle mesela turizm meselelerini ayrıca konuşmamız gerekiyor herhalde.

AB: Evet, evet, yangına körükle gidiyorlar.

ÖM: İtalya açmaya karar vermiş ama çok kısıtlı bir turizme açılış olabileceğini söylüyorlar İtalya’dan yapılan açıklamalarda. Almanya’dan baş uzman ikinci bir dalga gelmekte olduğunu söylüyor mesela, gelmesinin çok muhtemel olduğunu söylüyor Viroloji Enstitüsü’nün Berlin’deki müdürü kendisi. Pek çok ölüm tehdidi aldığını söylüyor bunları söylediği için de sadece, Almanya’da bile böyle bir durum var. İtalyan bakan da “2020’de uluslararası turizm olmayacak, vatandaşlara tatil ikramiyesi ödemeyi planlıyoruz” demiş. Yunanistan’da da ayın şekilde yeni turizm kuralları koronavirüsüyle ilgili uygulanacağı belirtiliyor ama durum kritik olmaya devam ediyor. Peki böyle bu şekilde bitirebiliriz Ali Bey, çok teşekkür ederiz.

AB: İyi yayınlar, hoşça kalın.

ÖÖ: Görüşmek üzere.

09:50 – 10:00 İzel Rozental ile Haftanın Karikatürleri (Açık Gazete’de yeni köşe)

haftanin-karikaturleri-20200427

Sevgili dostumuz çizer İzel Rozental dünyadan ve Türkiye’den seçtiği haftanın karikatürlerini radyoda anlatıyor.

facebook.com/izel.rozental

***

Seyahat kısıtlamasına son! Yarın sabah Bodrum’dan Florida’ya, Washington’dan Tokyo’ya, Tahran’dan İstanbul’a keyifli bir yolculuk sizi bekliyor. “Haftanın Karikatürleri” pazartesi sabahları 94.9 AÇIK RADYO, Açık Gazete programında… üstelik artık tam vaktinde, saat 9.40’ta başlıyor…

Fotoğraf açıklaması yok.
***

Haftanın karikatürü Kevin Kallaugher’in ‘Trump’ çalışması

Aa
+

Açık Gazete’nin köşelerinden Haftanın Karikatürleri’nde yer alan İzel Rozental’ın seçtiği karikatürler burada.

Haftanın Karikatürleri

Haftanın Karikatürleri

podcast servisi: iTunes / RSS

10:00 – 10:30 Kirli Çıkı / Utkan Çınar ve Gülşah Görücü Oldies

10:30 – 11:00 Kamusla Güreş (Yeni program) / Hazırlayanlar: Didem Gürzap ve Kerem Doğan

kamusla-gures-20200427

Kelimelerin, hayata dokunan anlamları, güncel ve geçmişe dayalı anlam ve çağrışımlarıyla tekrar ele alınacağı bir program.

zz8

Kamusla Güreş kayıt arşivi

Kamusla Güreş Twitter

Didem Gürzap Twitter

***

zz31

Karantina, izolasyon, dezenfeksiyon, sterilizasyon, aşı. Didem Gürzap (@DGrzapq) ve Kerem Doğan’la (@kdleme) #KamuslaGüreş (@kamuslagures) az sonra (10.30-11.00) Açık Radyo’da

***

zz32

İzolasyon sözcüğü Latince İnsulatus/İnsula’dan geliyor. Köken anlamı ada. Kamusla Güreş ev adasından Açıkradyo dinleyicilerine sesleniyor .Bugün de Corona günleri korunma sözcükleri…

***
zz33
zz34
zz35
Karantina günleri 40 günü bulmuşken…
***
zz36

Evlerimizde, odalarınızda seyahatimize eşlik edecek bir kitap önerisi… Xavier de Maistre’den Odamda Seyahat

***
zz37
zz38
zz39
Dünyaya hükmeden virüs konulu distopik filmlerin gerçek olduğu günler yaşıyoruz. Birkaç film örneği…
***
zz40
zz41

Edward Jenner, Alexander Fleming, Howard Florey.. Tıp tarihinden borçlu olduğumuz isimlerden sadece birkaçı.

11:00 – 12:00 Bisiklet Zinciri (Yeni program) / Hazırlayan: Muzaffer Çorlu

Müzik programcımız Muzaffer Çorlu yıllar sonra heyecanlı bir dönüş yapıyor. Programda müzik, film ve bilim üst şemsiyesi altında besteciler, bilim insanları ve dahi siyasetçiler nöro-bilimdeki yeni gelişmelerle birlikte ele alınıyor.

Bisiklet Zinciri kayıt arşivi

12:00 – 13:00 Jazz Club (Yeni program) / Hazırlayan: Dağhan İş

Önceki dönemlerde dansın peşinde koşturan Dağhan İş bu yayın döneminde “İçinden caz geçenler”in peşine düşüyor.

12:55 – 13:05 Yerdeniz Öyküleri – Tehanu / Okuyan: Tolga Korkut

Amerikalı usta yazar Ursula LeGuin 22 Ocak 2018’de aramızdan ayrıldı. Yazarın Çiğdem Erkal çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan 6 kitaplık kült fantastik serisi Yerdeniz Büyücüsü’nün dördüncü kitabına bir süre önce başladık. Ne zaman biter, orası hâlâ meçhul.

13:00 – 14:00 Babil’den Sonra / Hazırlayan: Ercüment Gürçay

babilden-sonra-20200427

156-ali-ekber-cicek-1035-2006

Dünyanın her yanından rüzgâra bırakılmış sesler bu yayın döneminde Pazartesi günleri saat 13.00’te.

zz6

archive.org/details/@babil_den_sonra?tab=uploads

facebook.com/ercumentgr

***

[BABİL’DEN SONRA] ALİ EKBER ÇİÇEK’İN ANISINA SAYGIYLA…

Ali Ekber Çiçek, 26 Nisan 2006’da hakka yürüdü. Edremit Körfezine bakan bir tepede, Tahtakuşlar Köyü mezarlığında toprağa verildi.

Ali Ekber Çiçek, bir kaynakta kendisini şöyle özetliyordu: ”Gerçekleri göstermek, gerçeğe kavuşmak ve gerçeği olduğu gibi insanlara anlatmak için çalışmış bir insanım. Cahilden uzak, kâmile yakın oldum; büyüklerime saygı ile küçüklerime sevgiyle yaklaştım. Konuşulan her kelâmı ibadet gibi dinledim, kimseyi acizlik ve bilgisizlikle itham etmedim… Bu icraatım boyunca hiçbir maddi menfaat sağlamadan, insanların duygularını sömürmek gibi bir yanlışlığa meydan vermedim.”

27 Nisan Pazartesi 13:00’de Açık Radyo’da “Babil’den Sonra”da Ali Ekber Çiçek türküleri dinleyeceğiz. Öğrencisi Celal Yılmaz programda onu anlatıp bir türküsünü seslendirecek. Yine Sivas’tan bir halk müziği sanatçısı Bülent Çatalkaya da Ali Ekber Çiçek’den söz edip bir türküsünü seslendirecek…
***
https://youtu.be/CSVs1-SGlRk
***

Derviş Ali, Sivas, Şarkışla, Emlek yöresi halk şairlerindendir. Derviş Ali’nin bu şiirinde 1856 tarihi geçmektedir. Bu nedenle 19’uncu yüzyılda yaşadığı tahm…
14:00 – 14:30 Hamişden Sesler / Şenay Özden ve Özhan Önder / Suriye ve Suriyeliler hakkında sürgünden sesler

Hamişten Sesler kayıt arşivi

14:30 – 15:30 Opus 94 9 / Berna Uzunoğlu

Daha önceki dönemlerde her bölümünü dâhi bir besteciye ayrılan programda, 39. yayın döneminden itibaren her bölümünü bir müzik enstrümanına ayrılıyor.

15:30 – 16:30 Yolgeçen Rahmi Öğdül ve Evrim Altuğ / Hayatî ve kitabî patikaların kesiştiği yol ağızlarında ayaküstü konuşmalar

yolgecen-20200427

16:30 – 17:00 Hariçten Sanat (Yeni Program) / Gezegenden Kültür-Sanat Haberleri  / Hazırlayan: Çelenk Bafra

haricten-sanat-20200427

acikradyo.com.tr/program/144512/kayit-arsivi/hariçten-sanat

Programda özellikle Türkiye’yi ilgilendiren ve/ya Türkiye’den katılımcılara yer veren uluslararası sanat gündeminden bir kesit sunulacak. Müzeler, bienaller ve sergilere özellikle odaklanarak geniş bir perspektifle sanat, mimarlık, tasarım ve müzecilik alanlarındaki yeni gelişmeleri, haberleri ve güncel tartışmaları incelenecek.

Hariçten Sanat kayıt arşivi

facebook.com/celenk.bafra

***

#HariçtenSanat Açık Radyo Pazartesi 16:30’da SALT’ın 2011’den bu yana web ve çevrimiçi için özel geliştirdiği projelere odaklanıyorum. Avrupa müzeler konfederasyonu L’Internationale ile 15 sanatçının yaşam ve çalışma alanlarından sundukları #KarantinadanBildirenler programını ise Amira Akbıyıkoğlu ve Farah Aksoy anlatıyor. @amira_arzik @farahaksoy @salt_online @internationaleonline #celenkbafra #acikradyo #radio #pandemic @acikradyo 27.04.2020 PS: #artwork #sanjaivekovic

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, oturuyor ve açık hava

17:00 – 18:00 Dünyanın Cazı / Duygu Argın, Sanat Deliorman, Başak Yavuz, Levent Öget ve Ceyhan Usanmaz

18:00 – 18:10 Gezegenin Geleceği / Uygar Özesmi / Ekoloji Günlüğü

gezegenin-gelecegi-20200427

facebook.com/uygar.ozesmi.page

Gezegenin Geleceği kayıt arşivi

***

İsviçre’deki FFF aktivistlerinden parlamento önünde ayakkabılı eylem

Aa
+

Fridays for Future (Gelecek için Cumalar) aktivistleri koronavirüs önlemleri kapsamında uygulanan karantina nedeniyle İsviçre Parlamento binası önündeki eylemlerine ayakkabılarıyla katıldı.

Gezegenin Geleceği

Gezegenin Geleceği

podcast servisi: iTunes / RSS

Koronavirüs nedeniyle pek çok ülkede karantina uygulanırken ve toplu etkinlikler yasaklanırken her iklim için cuma okul grevine çıkan öğrenciler eylemlerini farklı taktiklerle sürdürüyor. İsviçre Zürih‘te her cuma iklim için okul grevlerine çıkan Fridays for Future (Gelecek için Cumalar) aktivistleri koronavirüs önlemleri kapsamında uygulanan karantina nedeniyle Parlamento binası önündeki eylemlerine ayakkabılarıyla katıldı. Bilimin uyarılarını dikkate alarak toplu etkinlikler düzenlemediklerini belirten eylemin organizatörlerinden Fiona Chiappori “Her krizin böyle görülmesini ve uygun şekilde ele alınmasını talep ediyoruz” dedi. Meydanda yüzlerce aktivistin yerini çöl botları, çok renkli parmak arası terlikler ve bağcıklı botlar aldı. Az sayıda insanın şahsen çok sayıda insanın ayakkabıları ile katıldığı eylem polis tarafından dağıtılmadan önce aktivistler “Uyan: İklim Hareketi Şimdi!” yazılı pankart açtı.

Ekosfer Derneği: Nükleer santral inşası durdurulmalı

Ekosfer Derneği Çernobil nükleer faciasının 34. yıldönümünde bir açıklama yaptı: “26 Nisan 1986 yılında Çernobil Nükleer Santralı’nda meydana gelen kaza nükleer enerjinin gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Kontrolden çıkan 4 numaralı nükleer reaktörden etrafa yayılan radyasyon, başta Ukrayna, Belarus ve Rusya toprakları olmak üzere tüm dünyayı kirletti. Radyasyon bulutları 2 Mayıs’tan itibaren Türkiye’yi de etkisi altına aldı, başta Karadeniz bölgesi olmak üzere ciddi sağlık sonuçlarına yol açtı. 34 yıl önce gerçekleşen Çernobil nükleer felaketi milyonlarca kilometre kare toprağı kirletirken, binlerce insanın da hayatına mal oldu. Bu kazayla nükleer santrallerin çevreye verdiği zarar ilk kez bu ölçüde gözler önüne serildi ve nükleer enerjiye ilgi azaldı. Geçtiğimiz hafta meydana gelen yangınlar da böyle bir kazanın etkisinin yıllarca sürdüğünü bir kez daha hatırlattı. Nükleer  santral yatırımları kazayı takip eden yıllarda yavaşladı. 1986 yılında küresel elektrik üretiminin yüzde 14,5’i nükleer enerjiden sağlanıyordu. Kazadan sonra yeni siparişlerin sayısı azalsa da yapımı devam eden reaktörlerin devreye girmesiyle bu oran 1996 yılında yüzde 17,5 ile nükleer enerjinin gördüğü en yüksek seviyeye ulaştı. Bu tarihten sonra ise düşüş başladı. 2018 sonunda nükleer enerjinin küresel elektrik üretimindeki payı yüzde 10,1’e geriledi. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bile, 2050 yılında bu payın yüzde 5, hatta yüzde 3’e bile düşebileceğini belirtiyor. Şubat 2020 itibarıyla dünyada 414 nükleer reaktör çalışıyor. Bu rakam çok gibi görünse de mevcut filonun ortalama yaşı 30,5ve filodaki birçok nükleer reaktörün tasarım ömrü 40 yıl. Önümüzdeki yıllarda çok sayıda reaktör emekliye ayrılacak. Yeni yapılan reaktör sayısının azlığı nedeniyle de nükleer santrallerin elektrik üretimindeki rolü azalmaya devam edecek”. Uluslararası Atom Nükleer enerjinin yerini güneş, rüzgar ve biyokütle gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının aldığını belirten Ekosfer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Özgür Gürbüz, “2018 yılında dünyada yeni elektrik üretimi kapasitesine yapılan yatırımlarda yenilenebilir enerji kaynaklarına (büyük hidroelektrik santrallar hariç) 272 milyar dolar harcandı. Nükleer enerjiye yapılan yatırımlar ise 33 milyar dolarda kaldı. Nükleer santrallar 70 yıla yakın geçmişine rağmen küresel elektrik üretiminin yüzde 10’unu karşılarken hidroelektrik hariç, rüzgar, güneş, biyokütle, jeotermal ve deniz enerjisi toplamda yüzde 10,5’ini karşılayarak kısa tarihlerine rağmen şimdiden nükleer enerjiyi geride bıraktı. Sadece bu rakamlar bile Türkiye’nin nükleer enerjiye bel bağlayarak nasıl yanlış bir yola girdiğini göstermeye yetiyor. Çernobil ve Fukuşima’dan ders alıp Rusya’nın Mersin’de nükleer santral inşa etmesi durdurulmalı” dedi.

Hava kirliliği ve koronavirüs ölümleri bağlantılı

Tüm dünyada etkisini gösteren koronavirüs pandemisinin insan sağlığını nasıl etkilediğini araştıran bilim insanları hava kirliliği ile koronavirüs ölümleri arasındaki bağlantıyı keşfetti. Harvard Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre, hava kirliliğine neden olan yani parçacık madde yani PM yoğunluğunun artışı koronavirüs ölümlerini tetikliyor. ABD genelinde 3 bin farklı lokasyondan alınan örneklerde PM oranı yüksek bölgelerdeki koronavirüs ölümlerinin, PM oranı düşük bölgelere göre yüzde 15 artış kaydettiği gözlemlendi.

The Economist’ten iklim serisi

The Economist gazetesi, öğrenciler için altı hafta sürecek ve haftalık olarak yayımlanacak “Climate Briefs” (İklim Özeti) adlı eğitici serisini tanıttı. İlk başta yılın ilerleyen zamanlarında çıkması planlanan Climate Briefs serisi, The Economist’in COVID-19 salgını esnasında daha aktif çalışmasıyla birlikte öne çekildi. Climate Briefs, The Economist’in en güncel beş iklim haberini de içeren iklim değişikliği merkezinin bir parçası olacak. Climate Briefs, yazılı diziler sona erdiğinde haftalık olarak yayımlanacak ve iklim değişikliğini en ayrıntılı şekilde ortaya koyacak olan Economist Films’in üç açıklayıcı videosuyla devam edecek.

Greenpeace ve Youth for Climate’tan ortak eylem

Uluslararası çevre örgütleri Greenpeace ve Youth for Climate, iklim krizinin aciliyetine dikkat çekmek için Brüksel’de hologramlı eylem yaptı. COVID-19 nedeniyle toplantılarını internet üzerinden sürdürmeye devam eden söz konusu çevre örgütleri Avrupa kurumları ve Belçika Parlamentosu önünde toplanarak siyasi yetkililere seslerini duyurmaya çalıştı. “Hologram yürüyüşü” yapılarak siyasi yetkililerden koronavirüs krizi sonrasında çevre konularına odaklanmaları talep edildi. Youth for Climate sözcüsü Toon Lambrecht, “Evimizde kalırız ancak sessiz kalamayız. COVID-19 veya iklim krizi için siyasi yetkililerin bilim insanlarını dinlemelerini istiyoruz” dedi. Eylemde daha önce yapılan protesto yürüyüşlerinden videolar da gösterildi.

18:10 – 20:00 Açık Dergi / İlksen Mavituna – Seçil Türkkan – Feryal Kabil / Hergün İstanbul’da Ne Var Ne Yok

Açık Dergi kayıt arşivi

Açık Dergi Pazartesi Murat ‘Mrt’ Şeçkin ile Kadıköy Postası

Kadıköy’deki kültür-sanat takviminin tutulduğu programda Tayfun Polat’ın Kadıköy’den göçüyle oyuncu değişikliğine gidildi. Yine bir Kadıköylü Murat ‘Mrt’ Seçkin aramıza katıldı.

Açık Dergi Pazartesi Ebedi Yokoluş / Forever Extinct / Virginia Patrone ve Çiğdem Fidan

ebedi-yokolus-20200427

Ebedi Yokoluş programında, insanlar yüzünden nesli tükenmiş ya da tehlike altında olan ve hiçbir şey değişmeden böyle giderse; kısa zamanda ebediyen yok olacak olan türler hakkında konuşuyoruz. Her hafta yokolan bir türün tarihine ve sesine kulak veriyoruz.

zz7

acikradyo.com.tr/program/ebedi-yokolus-forever-extinct

instagram.com/virginiapatrone/

Extinction Rebellion / Ebedi Yokoluş Spotify Kanalı

instagram.com/ebedi_yokolus/

***

zz50

Sağlık sorunları nedeniyle bir süredir program yapamıyor, tekrarlarla devam ediyorduk. Yayın dönemini bir kapanış yapmadan bitirmek istemedik zira önümüzdeki yayın döneminde bir ara veriyoruz.
.
.
.
Bu akşamki programda değindiklerimiz: .
.
.
* Covid 19 ile türlerin yokoluşu arasındaki bağlantı.
* Ronald Wright – İlerlemenin Kısa Tarihi & Surviving Progress belgeseli
* David Orr “Gezegenin daha çok başarılı insana ihtiyacı olmadığı apaçık bir gerçek. Ancak, daha çok barışçıl insana, şifacıya, sağaltıcıya, hikaye anlatıcılarına ve her türlü sevgi dolu
insana ihtiyacı var.”
* Mayıs 2019 IPBES raporu
.
.
.
Son olarak da sizi dünyaya kuşbakışı bir göz atmaya çağırıp Johnny Cash’ten We’ll Meet Again adlı şarkıyla kısa bir süreliğine hoşçakalın diyoruz.
.
.
.

Bu akşam 19.00’da görüşmek üzere!
.
.
.
En kısa zamanda toparlanıp çok sevdiğimiz radyomuzda yayın yapmaya devam etmek istiyoruz.
.
.
.
çiğdem & virginia

***

Kapanış: Eğer bir şeylerin değişmesini istiyorsak, bu kafayla düşünmeye devam edemeyiz

Aa
+

Çiğdem Fidan ve Virginia Patrone’nin hazırlayıp sundukları Ebedi Yokoluş.- Forever Extinct programı, bazı sağlık sorunları nedeniyle kapanış bölümü gerçekleştirdi.

Ebedi Yokoluş - Forever Extinct

Ebedi Yokoluş – Forever Extinct

podcast servisi: iTunes / RSS

V: Ebedi Yokoluş / Forever Extinct programına hoş geldiniz.

Ç: Merhaba.

Ç: Bir süredir sağlık sorunlarım nedeniyle programa ara vermek zorunda kalmıştık, tekrar yayınlarıyla radyodaydık. Yayın dönemi sonuna geldiğimiz bu hafta, Ebedi Yokoluş / Forever Extinct programının ilk bölüm finalini yapıyoruz ve bu bölümden sonra, önümüzdeki yayın döneminde de programa biraz ara vereceğiz. Ben toparlandıktan sonra çok severek hazırladığımız bu programı, parçası olmaktan büyük gurur duyduğumuz Açık Radyo’da yapmaya devam etmek istiyoruz.

V: Bugüne kadar yaklaşık 40 program hazırladık, bir sürü farklı türün hikayesinden bahsettik. Bulduklarımızın seslerini paylaştık. Her hafta ele aldığımız türün illüstrasyonunu yaptım ve sosyal medya üzerinden bunları sizinle paylaştık.

Ç: Ebedi Yokoluş/Forever Extinct programını yapma amacımız, yalnızca, nesli tehlike altındaki ya da tükenmiş türler hakkında bilgi verip geçmek değildi; günümüzdeki çevresel felaketle ve dolayısıyla türlerin tükenişi ile yaşam tarzımız, politik seçimlerimiz ve kafa yapımız arasında bir bağlantı olduğunun altını çizmek istedik.

V: Şu anda biz bu programı yaparken, Covid-19 salgını sebebiyle, neredeyse tüm dünyada evlere kapanmalar söz konusu.

Ç: Uzmanlara göre, günümüzdeki çevre felaketi ve küresel ısıtmanın ardında yatan nedenler ile bu zoonoziye (yani virüsün yaban hayvanlarından insana geçmesine) yol açan nedenler birbirlerinden bağımsız değiller. Peki ne bu nedenler? Sosyal gelişmenin ekonomik büyüme anlamına geldiği düşüncesi ve insan nüfusunun dur duraksız ve müthiş artışı bu nedenlerden bazıları. Ekonomik büyümenin bu hızlı ivmesi, insanlar arasında sosyal sorunlara neden olurken çevre açısından da yaşam alanlarının kaybı ve türlerin yokoluşu gibi felaketlere neden oluyor.

Surviving Progress adlı belgesele de esin kaynağı olan İlerlemenin Kısa Tarihi adlı kitabında Ronald Wright’ın yazdığı gibi taşın ilk kez yontulmasından, demirin ilk kez eritilmesine yaklaşık 3 milyon yıllık bir zaman geçti ama demirin ilk eritilmesinden ilk hidrojen bombasına varmak yalnızca 3 bin yılı aldı… Teknolojiyle ilgili sorunların çoğunda olduğu gibi, kirlilik bir ölçek meselesidir. Biyosfer pis eski dostlarımız kömür ve petrolü yavaş yavaş yakmış olsaydık, onları tolere edebilirdi. Peki ama biyosfer, bu gezegenin karanlık tarafının uzayın karanlığında körüklenmiş bir kor gibi ışıldamasına yol açacak kadar çılgın bir tüketim furyasına daha ne kadar dayanabilir?

V: İşte şunu fark etmiyoruz, yaban hayatının yaşam alanı daraldıkça zoonozi riski artıyor ve Antoninus vebasından, HIV’ye ve Covid-19’a kadar, bugüne kadar yaşanan salgınların birçoğunda bu oldu.

Ç: Doğanın kendine has bir dengesi muhakkak ki var ancak bu yaşadığımız salgın doğanın bir intikamı filan değil, aksine bizim dengesiz yaşam tarzımızın, seçimlerimizin ve kafa yapımızın bir sonucu ve tekrarlanmasının önüne geçmek için uluslararası ve yerel politikalarımızın öncelik sıralamasında doğanın ahengini en başa koymalıyız.

V: Yıllar önce David Orr’un bir sözünü okumuştum. David Orr bir çevre aktivisti ve Oberlin College profesörü. Bu sözü çok sevdim, bakış açımı oldukça derinden etkiledi.

The plain fact is that the planet does not need more successful people. But it does desperately need more peacemakers, healers, restorers, storytellers, and lovers of every kind. It needs people who live well in their places. It needs people of moral courage willing to join the fight to make the world habitable and humane. And these qualities have little to do with success as we have defined it.

Gezegenin daha çok başarılı insana ihtiyacı olmadığı apaçık bir gerçek. Ancak, daha çok barışçıl insana, şifacıya, sağaltıcıya, hikâye anlatıcılarına ve her türlü sevgi dolu insana ihtiyacı var. Düzgünce bir hayat süren insanlara ihtiyacı var. Dünyayı daha yaşanır ve daha müşfik kılma kavgasına katılacak etik cesareti olan insanlara ihtiyacı var. Tüm bu niteliklerinse bizim bugünkü başarı tanımımızla pek bir alakası yok.

Ç: Bu Orr’un ‘Çevresel okuryazarlık: Sürdürülebilir bir dünya için çocuklarımızı eğitmek’ adlı kitabından bir söz. Orr, kafalarımızdaki / toplumumuzdaki başarı standartlarını kesinlikle yeniden tanımlamamız gerektiğini açıkça ifade ediyor çünkü ancak bu şekilde değerlerimizi dünyamızın ve toplumumuzun ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleyebiliriz. Dünya vatandaşları olarak, insanlığın bugünkü işleyişi ile bize hayat veren çevre arasındaki dengeyi kurabilmek açısından Orr’un söyledikleri çok önemli.

Birçok insan çevreci olmanın insanlık eliyle gerçekleşen çevresel adaletsizliklere karşı savaşmak anlamına geldiğini, yoksa türümüzün yaşayabileceği bir yerin olmayacağını, insan türü olarak sonumuzun geleceğini düşünüyor.

V: Bizi bu hale getiren, işte, tam da bu insan merkezli düşünce yapısı değil mi? Eğer bir şeylerin değişmesini istiyorsak, bu kafayla düşünmeye devam edemeyiz.

Ç: Onun yerine, zihnimizdeki sıralamayı yeniden düzenlemeliyiz ve güzel gezegenimiz üzerinde yaşamaya hakkı olan tüm dünya ahalisinin bir parçası olduğumuzu kabul etmeliyiz. Önceliklerimizi de – başarı tanımlamamızı da – etrafımızı saran yaşamla kol kola olacak şekilde yeniden düşünmeliyiz.

Bunu yapmaya etrafımızı saran yaşama neler yaptığımızın farkında olmakla başlamamız lazım. Dünyanın 45 ülkesinden 145 uzmanın hazırladığı ve 2019’un Mayıs’ında yayımlanan IPBES (Intergovernmental Science-Policy Platform on Biodiversity and Ecosystem Services – Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Konulu Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu) raporuna göre, bugün 1 milyonun üzerinde hayvan, bitki ve böcek yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Rapor bir nevi hepimiz için açık olan bir gerçeği, ‘yaşam ağının giderek daraldığı’ gerçeğini su yüzüne çıkarıyor çünkü ekosistemler küçülüyor ya da yok oluyor.

V: Bu da belli bir alanda yaşayan canlıların kaybına neden oluyor. Üstelik bu, günümüzde doğrudan insan faaliyetlerinin bir sonucu.

Ç: Bu daralma dünya üzerindeki sayısız türün yaşamını tehdit ettiği gibi dünyanın farklı köşelerinde yaşayan insanların yaşamı için de doğrudan bir tehdit oluşturuyor.

Raporda belirtildiği üzere, bir fark yaratmak için çok geç değil ancak geç kalmak istemiyorsak, ‘doğanın korunacağı, sağaltılacağı ve sürdürülebilir olarak muamele edileceği’ şekilde, dönüştürücü bir harekete hemen geçmemiz lazım.

V: Bizi harekete geçirecek olan şey belki de olaylara daha geniş bakmayı öğrenmek olabilir. Türkçeye kuşbakışı etkisi ya da sorgulama etkisi diye çevrilen bir kavram var, overview effect.

Ç: Bu kavram, astronotların uzaya çıkıp dünyayı ilk kez uzaktan gördüklerinde, yaşadıkları bilişsel bir farkındalık değişimini anlatıyor. Bu etki sayesinde zihinsel bir netliğe kavuştuklarını ve gezegenimizdeki yaşamın bir bütün olduğunu daha iyi kavradıklarını söylüyorlar. Aynı zamanda, uzay boşluğunda asılı duran bu ‘mavi nokta’daki yaşamın aslında pamuk ipliğine bağlı olduğunun farkına varmanın sarsıcı bir deneyim olduğu söyleniyor.

Doğal olarak ve neyse ki hepimiz uzaya çıkıp bunu birebir deneyimleyemeyiz ancak bunun deneyimlemek için bugün illa da uzaya çıkmamıza gerek yok. Örneğin Açık Radyo’yu dinlemek bizde bir sorgulama etkisi yaratıyor açıkçası.

V: Bu tür bir bakış açısını edinmek için etrafımıza daha dikkatli bakmak yeterli. Yaşam ve onun bütünlüğü her an bizi kucaklıyor zaten.

Ç: Şöyle bir derin nefes alsak, uzay boşluğunda asılı duran dünyamızı, onun üstünü örten incecik atmosferi hayal etsek. Görüyor musunuz dünya ne kadar ufak, öte yandan ne kadar da hayat dolu! Yaşamın her suretiyle ayrı bir mucize olduğunu unutmayalım. Aklımızı, kalbimizi böyle bakmaya alıştırmamız lazım.

V: Dinlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz. Bu programa yer verdiği için Açık Radyo’ya çok teşekkür ediyoruz.

Ç: Ben çok uzun zamandır Açık Radyo’nun dinleyicisiyim, bu yıllar içerisinde elimden geldiğince destekçisi de oldum. Bu program vesilesiyle de programcıları arasına girdiğimiz için, bu güzel ailenin bu yolla da bir parçası olduğumuz için hem mutlu hem gururlu hissediyoruz.

En kısa zamanda yeniden görüşmeyi diliyoruz.

V: Bugünkü şarkımız Johnny Cash’ten We’ll Meet Again. Görüşürüz!

V: Ben Virginia Elena Patrone,

Ç: Ben Çiğdem Fidan.

V&Ç: Gezegendeki her şey! Çok güzelsiniz ve sizi seviyoruz!

 

Açık Dergi Pazartesi  Haftanın Albümü

20:00 – 21:00 Bir Baba Indie Lokal / Tuğçe Yapıcı ve Cihad Satıroğlu

Bir Baba Indie 27.4.2020

Yerli sahneden yeni yayınlanan müzikler, konuklar ve canlı performanslar Bir Baba Indie Lokal’de.

facebook.com/birbabaindie/

birbabaindie.com/

twitter.com/birbabaindie

instagram.com/birbabaindie/?hl=tr

***

zz14

Bir Baba Indie Lokal, 27 Nisan Pazartesi günü “Yerli Mix Özel” programıyla 11 parçalık bir seçki yayınladı.

Tuğçe Yapıcı ve Cihad Satıroğlu tarafından hazırlanıp sunulan, yerli sahneden sesler sunan Bir Baba Indie Lokal her pazartesi saat 20.00 – 21.00 arasında 94.9 Açık Radyo’da yayınlanır.

Playlist:

01. sinanılmaz – Beş ve On Yedi
02. Nilipek. – Yaprak
03. Selin Sümbültepe – Sebep Ne?
04. Can Güngör – Sesini Ver
05. Brek – İlaç Gibi
06. Elz and the Cult – Ultraviolence
07. Destroy Earth – Sabır
08. Sepya – Pürtelaş
09. Aytun, Can Menek – Urban Borderline
10. Emir Yargın – Dene Yanıl
11. Genjah, Da Poet – Jam

***

Müzik sektörünün koronavirüsle imtihanı: İyimser mi davranmalı, yoksa karamsar mı?

Aa
+

Türkiye’de ilk Covid-19 vakasının açıklandığı haftadan beri üzerinde çalıştığım bu yazı dizisini yayınlamakta aceleci davranmaktan kaçındım. Dünyada ve Türkiye’de pandeminin gidişatına dair gelişmeleri mümkün olduğunca yakından gözlemlemeye özen gösterdim. Zira müzik sektörünün geleceğini de ancak bilimsel gelişmeler ışığında yorumlayabileceğimizin farkındayım.

(Tuğçe Yapıcı’nın bu yazısı ilk olarak Bir Baba Indie’nin internet sitesinde yayınlanmıştır.)

Her ne kadar temennimiz bir an önce konser ve festival sahnelerinin önünde toplanmak olsa da bilim insanları ve otoriteler tarafından yapılan açıklamalar bunun çok yakın bir tarihte mümkün olamayacağını gösteriyor. “İyimser olmak” ve önümüzdeki yazın en azından bir noktasında konser ve festivallerin gerçekleşebileceğini “ummak” psikolojik anlamda bize iyi gelen düşünceler olsa da maalesef bilimsel bir dayanağa sahip değil. Öyleyse tam olarak şu anda ne düşünmemiz, müzik sektörü için nasıl bir eylem planı yapmamız gerek? Her şeyin sütliman olduğu illüzyonu içerisinde etkinlikleri birkaç ay sonraya ertelemek veya önümüzdeki yaz gerçekleşecek etkinliklerin planlama ve tanıtım çalışmalarına devam etmek ne kadar gerçekçi? Normal şartlarda olmadığımızı bir an önce kabullenmek ve alıştığımız söylemin dışına çıkmak, vakit kaybetmeden daha gerçekçi adımlar atabilmemiz için bize fayda sağlayacak tek yol gibi görünüyor.

10 Nisan tarihinde The New York Times Magazine‘de yayınlanan “Restarting America Means People Will Die. So When Do We Do It?” başlıklı makalede Pennsylvania Üniversitesi Sağlık Dönüşüm Enstitüsü Direktörü Zeke Emanuel‘in, konserleri de kapsayan toplu buluşmalara dair yorumu dünya basınındaki müzik yayınlarında ses getirdi. Emanuel, sosyal mesafenin korunabileceği birtakım işyerlerinin nispeten yakın zamanda mesaiye başlamasının mantıklı olduğunu; konferans, konser, spor müsabakaları gibi büyük toplanmaların ise en son geri dönecek etkinlikler olduğunu düşünüyor: “Gerçekçi olursak, bu büyük buluşmalar en erken 2021 sonbaharında yeniden başlayabilir.” Bu tür büyük etkinliklerin Ekim 2020’ye ertelendiğini duyunca insanların bunun mümkün olduğuna nasıl kanaat getirdiklerini anlamadığını da ekliyor.

Sürecin “ilk başta tahmin ettiğimizden” çok daha uzun sürebileceğini bilim insanları her ne kadar anlatmaya çalışsa da halen inkâr evresinde olduğumuzu gözlemliyorum. Bir mucize olursa ve sezon her zamanki gibi eylül ayında açılabilirse epey şanslı olacağımızı söylediğimde çevremde genellikle “karamsar” olmakla suçlanıyorum. Halbuki gerçeklerin beklentilerimizle örtüşmemesi gerçekçi bakış açılarını karamsar kılmaz. Maalesef “iyimser” olmanın bilimsel verilere ve gerçeklere kulaklarını kapatıp hep daha iyi, daha güzel, güneşli günler “ummak” ile eşdeğer görüldüğü bir hâletiruhiye içerisindeyiz. Bu “iyimser” ruh halini biraz da şimdiye kadar ülke gündeminin son senelerde sık sık sekteye uğrattığı konserlerin bir an önce yeniden başlaması için takınılan tavra benzetiyorum. Hep iyi düşünmek, umutlu olmak, bir an önce her şeyin normale döneceğine duyduğumuz “inanç”… Bir umuttu yaşatan müzik sektörünü. En azından bu topraklarda. Ta ki koronaviruse kadar.

Bu defa ise bir pandemiyle karşı karşıyayız; sınav soruları çalışmadığımız yerden geldi. Bu da demek oluyor ki içinde bulunduğumuz durumu her zamanki söylemimizle anlamlandırmaya çalıştığımızda sınıfta kalmamız kuvvetle muhtemel. 15 Nisan tarihinde The Guardian‘da yayınlanan “Should I stay or should I go: how coronavirus is jeopardising music festivals” başlıklı yazı şöyle başlıyor: “2020 festival sezonu bitti – yoksa bitmedi mi? Bazı etkinlikler sonbahara ertelenmeye çalışılıyor fakat yine de gerçekleşme ihtimalleri pek yüksek görünmüyor.” Dünyadaki uluslararası ve yerel festivallerin bir kısmı 2020 için tamamen iptal edilirken Primavera gibi bazı büyük festivaller de etkinliklerini ağustos, eylül veya ekim aylarına ertelemek için şanslarını zorluyorlar. Mayıs ayından 26-30 Ağustos tarihlerine ertelenen Primavera, bu ertelemeye rağmen bilet sahiplerine şimdilik iade hakkı bile sunamıyor. Fransa ülkenin sosyal hayata kademeli olarak döneceğini, toplu etkinliklerin ise temmuz ayından önce başlamayacağını belirtti. Danimarka 1000 kişiden fazla insanın bir araya gelmesini gerektiren etkinlikleri şimdiden eylül ayına kadar yasakladı. Almanya eylül ayına kadar tüm sosyal etkinlikleri yasakladı ve barların şimdilik kapalı kalacağını duyurdu. Uzun lafın kısası, kimi ülkeler şimdilik “en azından” hangi tarihe kadar bu etkinliklerin gerçekleşemeyeceğini belirtiyor fakat bu tarihlerin ertelenebileceği ihtimali mevcut. Kimi ülkeler ise henüz herhangi bir tarih belirtmekte zorlanıyor, şimdilik belirsiz bir tarihe kadar bu etkinliklerin gerçekleşemeyeceğini söylemekle yetiniyor.

Yukarıda bahsi geçen The Guardian makalesinde belirtilen önemli bir nokta da küresel bir endüstrinin parçalanarak devletlerin kurallarına tabi hale gelmesi. Her devletin pandemiyle mücadele kapsamında farklı önlemler almasıyla oluşan seyahat özgürlüğü konusundaki kısıtlamalar da farklı ülkelerde yaşayan sanatçıların ve elbette dünyanın çeşitli ülkelerinden büyük festivallere katılmak için seyahat eden festival katılımcılarının karşılaşacağı önemli bir engel. Önümüzdeki aylarda hangi devletin nasıl önlemler alacağı ve sınırlarını ne zaman açacağının belirsiz, açıklanan önlemlerin ise her an değişikliğe uğramasının söz konusu olduğu bir dünyada uluslararası festivallerin gerçekleşme şansının yok olduğunu itiraf etmemiz gerek. Sonbaharla birlikte başlayacak kış sezonunda da birtakım önlemlere uymak koşuluyla çeşitli ülkelerdeki performans mekanlarının açılmasına izin verilse bile yukarıda bahsettiğim kısıtlamalardan ötürü yurt dışından booking yapan mekân ve festivallerin lokal sahneye yönelip daha “bölgesel” programlar hazırlaması kuvvetle muhtemel görünüyor.

David Crosby, 14 Mart’ta GQ‘da yayınlanan “David Crosby on Being A Musician in the Age of Coronavirus” başlıklı röportajında gelecek yaz çıkacağı turne iptal olduğu takdirde çok ciddi maddi sorunlar yaşayacağını ve büyük ihtimalle evini kaybedeceğini dile getirmişti. Mayıs ayında başlayıp Noel’e kadar devam edeceği turnenin akıbeti belirsizdi, David Crosby ise konserlerinin iptal haberlerini almayı beklerken elinden hiçbir şey gelmediğini söylüyordu.

Çağan Tunalı

Yılların sanatçısı David Crosby’yi evsiz kalma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan bu pandemi; bırak dünya turnesine çıkmayı, çoğunlukla kendi şehrinde verdiği konserlerle çoğunlukla kıt kanaat, belki de borç harç içinde yaşamaya alışmış sanatçılar için nasıl bir tehlike teşkil ediyor? Youtube’taki Noiseist kanalında yayınlanan “Corona’nın Müzik Sektörüne Etkileri” başlıklı videoda Çağan Tunalı, “Müzik sektörü zaten imkansızlıklar içinde yaşadığı ve müzik sektöründeki insanlar da imkansızlıklar içinde var olduğu için şimdiye kadar nasıl kendilerini toplamanın yolunu buldularsa yine bulacaklardır” diyor. Tunalı’nın müzisyenlerin işlerine duydukları tutkuyu dayanak alarak sarf ettiği bu cümle, manasız bir iyimserlikle karıştırılmasın. Zira pek çok önemli noktaya değindiği için mutlaka tamamını izlemenizi tavsiye ettiğim videoda 2000’lerden sonra müziğin “bedava” bir ürüne dönüşmesiyle sanatçıların tek gelir kaynağının canlı performanslar haline geldiğinden de bahsediliyor. Bu da Çağan’ın deyişiyle her bestecinin, her icracının mutlaka performe etmek, dolayısıyla da sahneye çıkmak durumunda kaldığı bir dönemi beraberinde getirdi. Yukarıda bahsi geçen David Crosby’nin de aralarında yer aldığı dünyaca ünlü pek çok sanatçının streaming gelirlerinin düşüklüğü nedeniyle dijital platformları sert bir biçimde eleştirdiği de düşünülürse yerel sanatçıların büyük çoğunluğunun streaming gelirleriyle hayatlarını idame ettirmekten çok uzak bir noktada durduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hal böyle olunca 2020 yılında birçok sanatçının temel gelir kaynağını canlı performanslar oluşturuyor.

Bu süreçte sanatçıların yaşayacağı ekonomik zorlukların yanı sıra ses mühendisleri, ışıkçılar, menajerler, turne ekipleri, performans mekânı ve organizasyon şirketlerinde çalışan ekipler, müzik stüdyolarında çalışanlar, festivallerde dönemsel çalışan görevliler gibi diğer sektör aktörlerinin de geçim kaynakları çoğunlukla tamamen yok oldu. Deftones mart ayında başlayacağı Avustralya ve Yeni Zelanda turnesinin iptal olması üzerine tüm resmi Deftones ürünlerinin satışından elde edilen kârı turne ekibine takdim edeceğini açıkladı. “Turne ekibimiz sizin için yaptığımız tüm şovları gerçekleştirmemizde hayati önem taşıyor” açıklamasını yapan Deftones’un turne ekibine destek olma yöntemi kendi durumları için efektif olabilir. Türkiye’de ise merch kültürü yeraltı sahnesindeki DIY etiğini benimseyen sanatçılar dışında pek de yaygın sayılmaz; kaldı ki onların da merch satışından kendi müzik üretimlerini finanse etmeleri veya hayatlarını idame ettirecek bir gelir sağlamaları söz konusu değil. Bu dönemde destek toplamak amacıyla merch satışı yapmayı denemek elbette yerel sahne için de olası bir yöntem olmakla birlikte ekonomik krizin ve belirsizliğin giderek derinleştiği bir dönemde insanları temel ihtiyaçları dışında herhangi bir harcama yapmaya ikna etmenin kolay olmayacağını öngörmek de zor değil.

Can Kazaz

Her ne kadar müzik grupları çoğunlukla streaming gelirlerini üyeler arasında paylaştırsa da solo sanatçıların orkestralarında yer alan müzisyenler konserlerin iptal olmasıyla birlikte tüm gelir kaynaklarını kaybetmiş oldular. Anaakım veya alternatif sahnede sanatçılara eşlik eden; kafe, bar, restoran gibi mekanlarda düzenli program yapan veya ekstralara giden, buralardan elde ettikleri kaşelerin dışında herhangi bir düzenli gelir kaynakları bulunmayan müzisyenler için bu dönemde nasıl bir gelir kaynağı oluşturulabileceği ivedilikle çözüm getirilmesi gereken bir konu. Yerli sahnede bu alanda çözüm odaklı hızlı ve efektif bir adım müzik sektörünün olumlu yönde değişimi için her daim yaratıcı fikirler üretmeye kafa yoran sanatçı Can Kazaz‘dan geldi. 27 Mart tarihinde Patreon üzerinden bir kampanya başlatan Kazaz, bu platformdan elde edeceği aylık gelirleri hiç pay almaksızın birlikte çalıştığı müzisyen arkadaşlarının yanı sıra yine ekibinde bulunan ses mühendisine ve ışık & sahne tasarımcısına ödeyeceğini açıkladı. Kazaz, Patreon hesabında 500€ biriktikçe de kendi Youtube kanalından tek başına konser vereceği bir canlı yayın gerçekleştirmenin yanı sıra hamilerine özel imzalı CD, canlı sohbet, konserlerde kulis buluşması gibi ayrıcalıklar da sundu. Sürecin başından itibaren markalarla herhangi bir iş birliği gerçekleştirmeyen ve kendi sosyal medya hesaplarından canlı yayında konser vermeyen Can Kazaz, bu tercihinin sebebini şu sözlerle açıklıyor: “Bu dönemde online konserleri ve canlı yayınları kendim için bir fırsat olarak görmek yerine, yapacağınız aylık otomatik ödemeleri isimlerini yazdığım beş sahne arkadaşıma ödeyeceğim. Bütün çabam müziği canlı olarak sahneleyebilmemizi sağlayan ve stüdyo kayıtlarında icra eden emekçilerin varlığını sürdürebilmek için, isterse her sanatçının uygulayabileceği somut bir model oluşturmak adına.” Can Kazaz’ın Patreon’da başlattığı kampanya maalesef amaçladığı hedefe ulaşamadığı için 21 Nisan’da katılım düşüklüğü sebebiyle iptal edildi.

Yerli sahnede canlı konser yayınları için gerçekleştirilen marka iş birliklerinden kazandığı kaşe ile ekiplerine ve sahnede kendilerine eşlik eden müzisyenlere ödeme yapan başka solo sanatçılar ve projeler de olduğunu biliyorum. “Yardım, göstermeden yapılmalıdır” adabına dayanarak bu çalışma usulünü duyurmaya gerek duymayan veya yanlış anlaşılmaktan kaçınan sanatçılar olduğunu tahmin etmek zor değil. Oysaki içinde bulunduğumuz süreçte sanatçı ekiplerinin mağduriyetine hızlı çözüm bulmak amacıyla bu anlayışın yerleşmesini sağlamak için daha fazla dile getirilmesinin faydalı olabileceğini de göz önünde bulundurmak gerek. Bu noktada neden bu tavrın “gizlice” değil de “göstererek” yapılması gerektiğini anlamak için Can Kazaz’a bir defa daha kulak vermekte fayda var: “Konserden kazanılanların bölüştürülmesindeki iyi niyete çok saygı duyuyorum, harika bir dayanışma ama bunun sosyal bir davranışa, harekete dönüşebilmesi için ayan beyan açıkça yapılması gerekiyor bence. Çünkü bu zekât gibi veya hayır kurumu bağışı gibi bir şey değil. Emek karşılığı ödenen ufak da olsa güvence katkısı. Konser dünyasında bugüne kadar güvencesiz çalışmış tüm bu insanların fedakarlıklarının karşılığını zor zamanda ödemek ve bunu açık, meşru bir harekete dönüştürmek dışında seçenek göremiyorum.”

Birleşik Krallık’ta Musicians Union, ABD’de Sweet Relief Musicians Fund, Recording Academy’nin MusiCares‘i gibi pek çok kuruluş bağış toplama yöntemiyle müzik sektörü için destek fonu oluşturmaya başladı. Spotify, sanatçıların kendi sayfalarına Cash App, GoFundMe veya PayPal link’leri eklemesine imkân tanımak için Cash App ile bir ortaklık başlattı. Bandcamp 20 Mart tarihindeki tüm satış gelirlerini hiçbir kesinti yapmaksızın sanatçılara ödedi; saniyede 11 ürün satışıyla normal bir cuma gününün 15 katı satış gerçekleştirdi. Mart ayında abonelerin siteye yüklediği yeni kayıtlarda %50 artış gözlemleyen Souncloud, coronavirus’ün yarattığı krize çözüm sunmak amacıyla Twitch ile canlı yayın ortaklığı kurdu.

Bu esnada Türkiye’de de organizatör, menajer ve canlı müzik mekanlarının temsilcilerinden oluşan bir ekip Kültür Bakanlığı ile iletişime geçti. CES Productions‘tan Volkan Bozacı‘nın Twitter hesabından duyurduğuna göre 18 Mart tarihinde dört temsilcinin bakanlık ile gerçekleştirdiği toplantının gündemi acil sorunlara odaklanmış: “Öncelikli amaç müzik sektörü çalışanlarının işlerin durduğu bu noktada geçimlerini sağlayacak sistemleri kurmak, canlı müzik mekanlarının, organizasyon ve menajerlik şirketlerinin vergi borçlarını ötelemek, şirketleri KGF kredilerinden yararlandırmak, kira vb. giderlerini düzenlemek, müzik sektörünün devlet destek ve teşviklerinden yararlanmasını sağlamaktır. Sektörün reel ekonomiye dönüşmesi konusunda yol haritası çizilmiştir. KDV, rüsum, stopaj gibi konularda devlet desteği talebinde bulunulmuştur. Mekanların ve şirketlerin kira, çek ve senetleri konusunda destek talebinde bulunulmuştur. Önemli bir sorun olan bağımsız olarak müzik yapan müzisyenlerin şu anda geçimlerini sağlamak üzerine neler yapılabileceği konuşulmuştur. Bakanlık sertifikası yolu ile bu sektör müzisyenlerinin destek alabilecek duruma getirilmesi önerisi doğmuştur.” Ankara Büyükşehir Belediyesi ise 3 Nisan tarihinde resmi Twitter hesabından koronavirüs salgını sürecinde mekanların kapanmasıyla işsiz kalan müzisyenlere gıda desteğinde bulunmaya başladığını, ayrıca müzisyenlere nakit desteğinin de yakında başlayacağını duyurdu. MSG, MÜYORBİR ve MESAM temsilcilerinden oluşan bir heyet, 23 Mart tarihinde Kültür ve Turizm Bakanı ile yaptıkları görüşmede müzik sektörünün tedbir paketinden yararlanan sektörler arasına alınması ve tüm vergi mükellefi üyelerinin tedbir paketine dahil olması başta olmak üzere meslek birliklerinin ortak taleplerini iletti. Tabii yukarıda bahsettiklerim, müzisyenlerin içinde bulunduğumuz günlerde ve ne kadar süreceği bilinmeyen önümüzdeki dönemde ekonomik çöküş yaşamalarını önlemek için ilk etapta atılan adımlardan sadece bazıları.

27 Mart’ta yeni albümünü yayınlayan dünyaca ünlü sanatçı Dua Lipa, 2020’den tamamen vazgeçmiş olacak ki nispeten gerçekçi bir yaklaşımla 2021 Ocak ayında başlayan turne takvimini açıkladı. Taylor Swift de resmi Twitter hesabından yaptığı açıklamada dünyanın dört bir yanında sağlık kuruluşları ile hükümetlerin belirsiz bir tarihe kadar büyük çaplı toplanmaları uygun bulmadıkları için fanlarını korumak amacıyla sağlık otoritelerinin yönlendirmelerine binaen 2020’deki tüm konserlerini iptal ettiğini belirtti. Özellikle global çaptaki turne takvimleri, festival programlamaları gibi işlerin çoğunlukla minimum bir yıl önceden planlama gerektirmesi de şu anda süregiden belirsizlikte sektörün yalnızca bu sene için değil, 2021 ve daha sonrasının programlamaları için bile elini kolunu bağlayan faktörlerden birisi. Günler ilerledikçe yaz aylarındaki küçük, orta ve büyük ölçekli global veya yerel festivallerin yaz sonu veya sonbahar aylarına ertelenme ya da 2020 için tamamen iptal edilme haberlerini alıyoruz. Ne zaman toplu buluşmaların bir sağlık tehdidi sayılmayacağını bilmeksizin kültür sanat ve eğlence sektörlerinde programlama yapmak ne kadar olası? Kaldı ki tüm gezegene ekonomik anlamda yüklü bir fatura çıkaracağı şüphesiz olan bu pandeminin tam göbeğindeyken geleceğe dair herhangi bir bütçe planlaması yapabilmek mümkün mü? Kendisini Amerika’nın en büyük bağımsız promoter’ı olarak tanımlayan ve Outside Lands gibi festivaller düzenleyen Another Planet Entertainment CEO’su Gregg Perloff, Rolling Stone‘a verdiği röportajda bazılarının geleceği tamamen yanlış yorumladığını, bu krizin ardından çok büyük fırsatlar doğacağını belirtiyor. Coronavirus’ün uzattığı limonlarla limonata yapmak istediklerini ekleyen Perloff, bu krizin sonunda canlı performans işinde hayatta kalanların yalnızca Live Nation ve AEG gibi devler olmayacağını, bu dönemde krizi iyi yönetebilen ve diğerlerinden daha çok çalışanların ayakta kalabileceğini, oluşacak boşlukların da yeni şirketler tarafından doldurulacağını belirtiyor: “Amerika’daki restoranların %40’ının batacağını söylüyorlar. Bunu duyduğunda gerçekten korkunç bir istatistik olduğunu düşünebilirsin ama öte yandan ‘işte benim için bir fırsat, her zaman bir restoran açmak istemiştim’ diyen birileri de olacaktır.” Salgının hemen ardından canlı müzik sektöründe yeni fırsatlarla dolu güllük gülistanlık bir ortam doğar mı yoksa bu kendi deyişiyle “iyimser bakış açısı” yalnızca Perloff’un hüsnükuruntusundan mı ibaret şimdilik bilinmez ama uzun vadede hem yerel hem de global tekellerin yıkılması, bağımsız yeni aktörlerin oyuna girebilecek olması yönünde kayda değer bir okuma sayılabilir.

16 Nisan’da NME‘de yayınlanan “The only show in Europe: inside Sweden’s controversial socially distanced gigs” makalesi şu an Türkiye’de de can çekişen mekanların açıldıktan sonra izleyebilecekleri stratejilere dair ilham verebilecek nitelikte bilgiler içeriyor. İsveç’in üçüncü büyük şehri olan Malmö’de bulunan Plan B isimli bağımsız performans mekânı konserlere devam ediyor. NME’deki yazıya göre şu anda Avrupa’daki tek konserler Plan B’de gerçekleşiyor. İsveç’te sokağa çıkma yasağı uygulanmasa da sosyal mesafelenme anlamında birtakım kısıtlamalar getirilmiş. 50 kişiden daha fazla insanın bir araya gelmesini yasaklayan genelgeye göre masaya servis yapmak ve sosyal mesafe koşullarını gözetmek şartıyla bar ve restoranlar açık kalabiliyor. İsveç’teki müzik mekanlarının büyük çoğunluğu mart ayının ikinci haftasından itibaren kapanmaya başlamış. Plan B ise 7 Nisan’da tamamen yasal olarak sahnesini sanatçılara, kapılarını konser izleyicilerine yeniden açmış. Normal şartlarda 350 kişi kapasiteli mekânda seyirci sayısı 40 kişiyle sınırlandırılmış. Böylelikle grup üyeleri, ses mühendisi ve mekân personeliyle birlikte 50 kişi kuralı çiğnenmemiş oluyor. Seyirciler arasında sosyal mesafe korunuyor, konser esnasında içki almak için bara gitmek yasak, POS makinesi ve siparişler personel tarafından ayağınıza getiriliyor. Elbette bu zor şartlara rağmen mekânı açık tutmakta ısrarcı olmak maceraperestlikten değil. Mekân sahibi Carlo Emme, içinde bulundukları durumu NME’ye şöyle anlatıyor: “İronik bir biçimde mekanımız Plan B’nin bir B planı yok. Eğer mekânı açmazsak ve kimse buraya gelmezse mekan batar. Bu kadar basit.” DIY müzik kültüründe yaratıcılıkla yoktan var etmenin yolunu bulmayı hayat tarzı olarak benimsedikleri için yine hayatta kalmanın bir yolunu bulacaklarını ekliyor. İsveç’te mekanlar açık, fakat insanlara evde kalmaları tavsiye ediliyor. Carlo Emme, mekanların temel masraflarını karşılayabilecekleri herhangi bir devlet desteğinin söz konusu olmadığını belirtiyor.

Türkiye’de şu an can çekişen ve belirsizlik içerisinde geleceğe dair herhangi bir plan yapamayan tüm bağımsız mekanların benzer durumda olduğunu söylemek mümkün. Türkiye’de şimdilik mekanlar 30 Nisan’a kadar bir genelge ile kapatılmış durumda olsa da yasağın uzayabileceğini tahmin etmek zor değil. Mekanların kapalı kalacağı süre uzadığı takdirde hayatta kalma şansları da azalacak. Er ya da geç mekanlar yeniden açılabileceğinde ise geriye kalanların eskisinden daha yaratıcı yollarla mevcudiyetlerini sürdürmeleri gerekeceği şüphesiz. Bu anlamda Türkiye’de sektör aktörlerinin iletişim içerisinde kalıp birlikte çözüm üretmeleri kadar dünyanın başka ülkelerindeki örneklerin incelenmesi de ilham kaynağı olacaktır. Halihazırda zor şartlarda ayakta kalmayı başaran mekanların pandemiyle mücadele kapsamındaki sosyal alan kısıtlamaları ve derinleşecek ekonomik kriz de eklenince işleri eskisinden çok daha zor olacak. İyimserliğin devreye girmesi gereken nokta bana kalırsa tam burada başlıyor. Vizyon sahibi, yaratıcı oluşumların her türlü zorluğa karşın önümüzdeki dönemde de hayatta kalmanın yollarını bulmaları elbette imkânsız değil.

Uzun yıllardır Kadıköy’deki Karga ile özdeşleşmiş isimlerden biri olan Murat Mrt Seçkin, 5 Nisan’da Facebook’ta bu sürece dair yayınladığı notlarında yine her zamanki gibi deneyimlerinin ışığında ve rasyonalite çerçevesinde akıl yürütüyor: “Doğal olarak tüm bu mekanlar STK değil, ticarethane ve para kazanması lazım ki devam etsin. Ama artık, en azından uzunca bir süre illa içki / bilet satışlarından her konserde veya müzik dışı etkinlikte delicesine kazanmak zorunda değilsiniz. Bu işin devamlılığı için sıfır zarar (ki bunu sağlayacak kişiler toplu içerikler vs. ile zaten içerik-sanat yönetmenleri) ve anlayış yeterli olacaktır. Mekânın beklentilerinin ve karşı tarafa baskısının azaldığı gibi performansçının da bazı enteresan kulis ve teknik isteklerinden vazgeçmesi zamanla daha gerçekçi ve öngörülebilir bir lokal sahnenin oluşmasında etkili olacaktır.” Murat Mrt Seçkin’in yukarıdaki satırları bu dönemi geride bıraktığımızda hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını vurguluyor. İçine gireceğimiz yeni dönemde nasıl mekanlar için eski koşulları sürdürmek mümkün olmayacaksa sanatçılar için de kaçınılmaz biçimde yeni koşullara adapte olma gerekliliği doğacak.

Katılımcılar arasındaki sosyal mesafeyi korumak koşuluyla mekanların normal kapasitelerinin altında seyirci ağırlaması her ne kadar yaratacağı ekonomik zorluklar bakımından parlak bir çözüm değil gibi görünse de geçiş döneminde en azından bazı mekanlar için denenebilecek bir yöntem. Elbette bu şartlarda da konser biletleri ve menüdeki fiyatların artması kaçınılmaz olacak, ekonomik kriz ile birlikte seyircinin alım gücünün de düşeceği hesaba katılınca uygulanabilirliği tartışılır. Bu noktada dijitalden başka reklam alanı bulmakta zorlanan markaların görünürlüklerini artırmak için bu az katılımcılı butik etkinlikleri değerlendirmeleri, mekanların varlıklarını sürdürmelerinde hayati önem taşıyabilir.

İçinde bulunduğumuz dönemde müzik sektörüne destek olmak isteyenlerin yapabileceği önemli hareketlerden birisi de önceden bilet aldıkları halde ertelenen veya iptal olan etkinlikler için iade talep etmemek. Mekân ve organizasyonların toplu iadeler için büyük zorluklarla boğuştuğunu unutmamak gerek, dünyadaki en büyük festival ve organizasyonların bile bazıları ertelenen ve iptal olan konserler için ilk etapta bilet iadesi şansı tanıyamayacak kadar zor durumda. Ayrıca mekanların kapalı kaldıkları dönemde ve ekonomik zorluklarla mücadele etmek durumunda kalacakları önümüzdeki aylarda merch satışı yaparak müdavimlerinin desteğini rica etmeleri de ilk etapta önerilen yöntemler arasında. Bu dönemde sanatçılara destek olmak isteyenlerin performans mekanlarına ve festival organizasyonlarına da destek olmayı ihmal etmemeleri gerekiyor ki sosyal tecrit dönemi sona erdiğinde sanatçılar konser verecek yer bulabilsinler. Zira bu krizden ancak sektörün bileşenleri hep birlikte ayakta kalarak çıkabildiği takdirde sektör işlevselliğini koruyabilir. Birtakım parçaları kenarda unutulup yok olmuş bir sistemin geride kalanlar için de parlak bir tablo sunamayacağını unutmamakta fayda var.

 

———————————-

Referanslar:

https://djmag.com/news/artists-earned-43-million%C2%A0-bandcamp-last-friday

https://www.gq.com/story/david-crosby-coronavirus-touring-interview

https://www.kerrang.com/the-news/deftones-to-donate-merch-profits-to-road-crew/

https://www.nme.com/features/plan-b-coronavirus-social-distancing-gigs-sweden-2646993

https://www.nytimes.com/2020/04/10/magazine/coronavirus-economy-debate.html

https://www.patreon.com/cankazaz

https://pitchfork.com/news/spotify-announces-in-app-artist-fundraising-feature/

https://www.rollingstone.com/music/music-features/how-to-support-artists-coronavirus-guide-968378/

https://www.rollingstone.com/music/music-features/outside-lands-another-planet-gregg-perloff-coronavirus-976685/

https://www.theguardian.com/music/2020/apr/15/abort-retry-fail-how-coronavirus-is-jeopardising-music-festivals

https://www.youtube.com/watch?v=Zv5dIlZzmjM

***

Müzik sektörünün koronavirüsle imtihanı: Canlı konser yayınları ne işe yarıyor?

Aa
+

Gerek bağış toplama platformları aracılığıyla gerekse de marka iş birlikleriyle ve bundan sonra doğacak muhtemel yeni yollarla online konserlerin önümüzdeki dönemde sanatçılar için en önemli gelir kaynaklarından biri haline gelmesi şaşırtıcı olmaz.

(Tuğçe Yapıcı’nın bu yazısı Bir Baba Indie’nin internet sitesinden alınmıştır.)

Uzak Doğu, İran ve İtalya’nın ardından ABD, Birleşik Krallık, İspanya gibi ülkelerle birlikte Türkiye’de de pandeminin neredeyse eş zamanlı olarak ilk kez görüldüğü ve yükselişe geçtiği mart ayının ortasından itibaren Chris Martin, John Legend, Elton John gibi isimlerin başı çektiği canlı konser yayınları dünyanın dört bir yanındaki sanatçılara ilham verdi. Çoğunlukla Youtube Live, Facebook Live, Instagram Live, Twitch gibi platformlar üzerinden gerçekleştirilen bu yayınlar, bir anda evlere kapanıp sosyal hayatından kopmak durumunda kalan insanların sosyal etkileşimi devam ettirmesine imkan sağladığı için şaşırtıcı olmayan şekilde ilgi çekti. Yalnızca Twitch’in bile 8-22 Mart tarihleri arasında Müzik ve Performans Sanatları kategorisindeki canlı yayınlarının 92.000 ortalama izleyiciden 574.000 ortalama izleyiciye yükseldiğini görmek ne denli büyük bir patlamayla karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Markalar da ultra hızlı bir biçimde değişen koşullara uyum sağlayarak halihazırda devam etmekte olan konser serilerini dijital projelere uyarladı veya yeni projeleri çoğu insanın eve kapandığı 16 Mart haftasından başlayarak hayata geçirdi. Elbette yükselen her trend gibi canlı yayınlar da çok geçmeden eleştiri oklarına maruz kalmaktan kaçınamayacaktı.

8 Nisan’da Vox‘ta yayınlanan “How ‘quarantine concerts’ are keeping live music alive as venues remain closed” başlıklı makalenin alt başlığı iddialı bir tespitte bulunuyor: “Sosyal medya sağ olsun, canlı müzik şimdi hiç olmadığı kadar samimi.” Makaleye göre sanatçıları makyajsız, pahalı kostümleri olmaksızın, ev ortamlarında, düşük ses ve görüntü kalitesinde izlediğimiz bu ev konserleri sanatçıların normal şartlarda alışık olmadığımız gündelik yaşantılarına şahit olma fırsatı sunuyor. Konserler çoğunlukla belirli bir akış ve önceden hazırlanmış bir setlist’ten ziyade istek parçalar, canlı yayındaki izleyici yorumları, sohbet, soru & cevap şeklinde ilerliyor. Sanatçılar çoğu zaman izleyici yorumlarını okumak ve yanıtlamak için oldukça uzun vakit harcıyor. Hüküm süren bu “samimi” atmosfer, daha yaratıcı ve çeşitli içeriklerin üretilmesine de uygun zemini sunuyor. Canlı performans dışında yalnızca izleyicilerle sohbet, konuklarla söyleşiler, soru & cevap, kitap okuma, enstrüman dersi veya yemek tarifi verme gibi başlıklarda canlı yayınlar yapmayı tercih eden sanatçılar da azınlıkta değil. İçeriği ne olursa olsun canlı yayın sonrasında kaydedilip sanatçıların kalıcı video içerik de üretmesine imkân tanıyan canlı yayınlar salgın günlerinde hızlı bir biçimde sektörde geniş bir yer tutmaya başladı. Bugünlerde albüm tanıtım konserleri bile artık bu yolla gerçekleşiyor. Bu yazıda temel olarak canlı konser yayınlarının ardında yatan motivasyonları, bu yayınların yapılmasına ve bu yayınlar aracılığıyla fon toplanmasına imkân tanıyan dijital platformları, marka iş birliklerini, olumsuz eleştirileri ve konser kültürü üzerindeki potansiyel etkilerini inceleyeceğim.

Sanatçıların bu yayınları planlamasının ardında çok çeşitli motivasyonlar bulunabilir. Konfirme olmuş konserleri travmatik biçimde aniden iptal edilen, bir daha ne zaman konser verebileceğinin meçhul olduğunu idrak eden sanatçılar bana kalırsa öncelikle bu kayıpla başa çıkmak için soluğu canlı yayınlarda aldı. Tarihi ve saati önceden belirlenen bu konserler için duyurular yapmak, prova yapmak, evde gerekli ortamı hazırlamak, kendine çeki düzen vermek, yayın esnasında seyirci etkileşimi sayesinde dış dünyayla bağlantını koparmadığını hissetmek gibi faktörler düşünüldüğünde hiçbir maddi gelir söz konusu olmasa bile online konser yayınları sanatçıların sosyal tecrit dönemindeki haletiruhiyesi adına sağlıklı bir girişim. Kaldı ki bu online konserler belirsiz bir süre için eve kapanarak konser vermekten yoksun kalan sanatçılar için boşa geçecek vakti değerlendirip sosyal medyada dinleyicileriyle iletişimlerini sağlamlaştırmanın ve yeni dinleyicilere ulaşmanın akıllıca bir yöntemi. Ayrıca marka iş birlikleriyle gerçekleşen projelere dahil olmak isteyenler için de evvela kendi hesaplarından canlı yayın yapmak etkili bir yol.

Yukarıda saydığım tüm sebeplerin yanı sıra bu dönemde kaybolan konser gelirlerinin yerine alternatif bir gelir kaynağı yaratmak da söz konusu olunca sanatçılar ve ekipleri yaratıcı yollar bulmak için hızlı çözümler üretmek durumunda kaldı. Indie pop sanatçısı L Devine, iptal olan turnesinin yerine Instagram, Twitter, Facebook, TikTok ve YouTube platformlarını kapsayan iki haftalık bir online turne programı yayınladı. Tek bir platformda karar kılmak yerine tüm platformlardaki dinleyicilere ulaşmayı hedefleyen bu tür yaratıcı fikirler canlı yayın yapmak isteyen ama nasıl bir yol izlemesi gerektiği konusunda kararsız kalan sanatçılara da ilham verebilir. Herhangi bir mecrada yaptığı canlı yayınlarda Venmo, PayPal, GoFundMe gibi bağış platformları aracılığıyla fan’larından diledikleri miktarda bağış yapmalarını rica eden sanatçılar olduğu kadar Stageit, Key gibi canlı yayın platformları üzerinden konser vererek sanal bilet veya tip jar uygulamalarını tercih eden sanatçılar da mevcut. Sanal biletlerin sanatçı tarafından belirlenen veya tavsiye edilen bir fiyatı olabiliyor ya da miktarı belirlemek tamamen izleyiciye de bırakılabiliyor. Online radyo istasyonu Gimme Radio gibi bu dönemde sanatçıların kendi programlarını hazırlayıp sunmaları için kapılarını açan platformlar da seçenek dahilinde. Türkiye’de de henüz Kasım 2019’da hizmet vermeye başlayan hitym adındaki platform aracılığıyla bağımsız sanatçılar için online konserler düzenlemek ve dinleyicilerden aylık olarak destek almak mümkün. Bu dönemde hem globalde hem de yerel pazarda artan canlı yayın ve fonlama ihtiyaçlarına yönelik pek çok yeni oluşumun kurulacağını öngörmek zor değil.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde bahsettiğim, Can Kazaz’ın bu dönemde ekibini desteklemek amacıyla başlattığı kampanyayı konumlandırdığı Patreon ise Kickstarter ve Indiegogo gibi tek seferliğine belirli bir hedefe ulaşmayı amaçlayan kitlesel fonlama platformlarının aksine aylık veya üretim başına fon toplamanızı sağlayan bir üyelik platformu olarak vazife görüyor. Bir sanatçının dinleyicilerinden rica edeceği desteğin sürdürülebilirliğini de en iyi şekilde organize edebilmek adına Patreon’un aylık otomatik ödeme sistemi ideal görünüyor. Görüldüğü üzere aslında bağımsız sanatçılar için hiçbir marka ile iş birliği yapmaksızın canlı konser yayınlarını kendi başına veya varsa ekibiyle birlikte planlamak, dinleyici desteğiyle fon bulmak, kreatif canlı yayın projeleri üreterek alternatif gelir kaynağı yaratmak pekâlâ da mümkün.

Yazının giriş bölümünde de bahsettiğim gibi markaların bu süreçteki uyumlanma ve yeni dijital projeler yaratma hızı hakikaten takdire şayan. Pazarlama bütçelerinden konser sponsorlukları için ayrılan kaynakları hızlı bir kararla dijital projelere tahsis eden markalar olduğu gibi sıfırdan yeni projeler hayata geçiren, tek günlük veya birkaç gün süren ve birden fazla sanatçıyı içeren festival gibi line-up’lar oluşturan markalar ve marka sponsorluklarından yararlanan bağımsız oluşumlar sosyal tecrit günlerinde timeline’larımızı domine etti. Önümüzdeki aylardaki konserleri belirsiz bir tarihe ertelenen, dolayısıyla gelir kaynakları beklenmeyen bir biçimde kesilen müzisyenler için akut bir alternatif gelir kaynağı yaratan bu projeler en azından bazı sanatçılar için Hızır gibi yetişti desek yeridir. Tabii bu projelerde kendisine yer bulabilen ve bütçeli iş birlikleri yapabilen sanatçıların çoğunlukla sosyal medyada etkileşimleri ve takipçi sayıları yüksek isimler olduğunu belirtmekte fayda var. Bu nedenle online konserler alanındaki bütçeli marka iş birliklerinin henüz tüm sanatçı ve müzisyenler için alternatif bir gelir kaynağı olmaktan uzak bir noktada durduğunun da altını çizmek gerekir. Öte yandan, fiziksel konserler söz konusu olduğunda da izleyici kitlesi daha büyük ve “garanti” olan sanatçıların kendilerine mekân ve festival programlarında daha rahat yer buldukları düşünülürse her iki durumda da benzer şartların hüküm sürdüğünü söylemek mümkün.

Madalyonun her zamanki gibi bir de diğer yüzüne bakmak gerekirse, marka iş birlikleriyle oldukça hızlı bir geçiş sürecine maruz kalan sanatçılar, kendilerini henüz kaba tabirle “piyasası oluşmamış”, şartları belirsiz bir ticari anlaşmalar sürecinin içinde buldular. Marka iş birlikleriyle gerçekleştirilen online konserlerin yayın hakları konser sonrasında kimde kalacak, yapılan canlı yayınlar şayet daha sonra yayınlandıkları platformlarda kalıcı olacaksa markanın mı yoksa sanatçının kanalından mı yayınlanacak, telif gelirlerinin hak dağılımı nasıl belirlenecek, görüntüler marka tarafından daha sonra başka amaçlarla kullanılabilecek mi, projede branding şartları nasıl olacak, sanatçının tanıtım için yapmakla yükümlü olduğu paylaşımların nicelik ve içerikleri neler olacak, marka tarafından teknik ekipman desteği sağlanacak mı gibi soruların canlı konser yayınları iş birliklerinin konfirme edilmesinden önce taraflar arasında açıkça belirlenmesi ve sözleşmelerle üzerlerinde mutabakat sağlanması önem teşkil ediyor. Kaşelerin neye göre belirleneceği ise daha büyük bir muamma. Online bir konser için sanatçı daha düne kadar fiziksel konserler için verdiği kaşenin aynısını mı vermeli? Fiziksel bir mekân ve sahne, backline, ulaşıma harcanan zaman, ulaşım ve konaklama masrafları gibi lojistik giderler, eşlik eden müzisyenlerin kaşeleri, roadie, ses mühendisi, ışık tasarımcısı, tur menajeri gibi teknik ekip giderleri online bir konserde çoğunlukla resmin dışında kaldığı ve sanatçı, konseri kendi evinden verdiği için kaşeler daha mı düşük olmalı? Yoksa bu durumda fiziksel konserler için sanatçılara ayrılan sponsorluk bütçeleri değil, sosyal medyada influencer’lara verilen bütçeler üzerinden mi değerlendirme yapılmalı? Sanatçının sosyal medya erişimi online konserlerin bütçeleri üzerinde ne kadar belirleyici olmalı? Şayet influencer bütçeleri baz alınacaksa da sanatçının yaptığı işin artistik değeri değerlendirmenin dışında mı kalacak? Görüldüğü üzere bu yeni alan göz alabildiğine sorularla dolu. Bu soruların birçoğunun da ivedilikle kendisine alternatif bir gelir kaynağı yaratmak isteyen bazı sanatçılar ve ekipleri tarafından henüz hiç düşünülmediğini tahmin ediyorum.

Ayrıca markaların bu süreçte “acil olarak” dijital içerik üretmek için gösterdikleri çaba, rahatlıkla öngörebildikleri büyük ekonomik krizi de hesaba katarak kimi durumlarda bu içeriklerin acil olduğu kadar “bütçesiz” üretilmesi konusunda bir talebe de yol açabiliyor. Markaların, kendi şartları açısından değerlendirdiklerinde kendilerine makul görünen bütçesiz içerik üretme teklifleri maalesef sanatçı tarafından bakıldığında çoğu zaman pek de makul görünmüyor. Milyonlarca takipçiye sahip ve dolayısıyla yüksek etkileşim vadeden global markaların sosyal medya hesaplarından yayınlanmak üzere bütçesiz içerik üretme teklifleri alan sanatçılar elbette e-mail kutularını dolduran bu teklifleri artılarıyla eksileriyle değerlendirmekte özgürler. Yine de ilk etapta kurulan iş birliklerinin uzun vadede bu yeni alanda hüküm sürecek şartları şekillendirmekte hayati önem taşıyacağını da unutmamakta fayda var. Hele ki önümüzdeki aylarda derinleşecek ekonomik krize paralel olarak markaların pazarlama bütçelerini kısmaları veya tamamen kapatmaları da kuvvetle muhtemel olduğu için sanatçıların bütçesiz tekliflerle daha sık karşılaşabileceklerini tahmin etmek zor değil. Öte yandan, bilim insanları tarafından önümüzdeki 1,5 ila 5 yıllık süreçte aralıklı olarak da olsa sosyal tecritin hayatlarımızın bir parçası haline gelebileceğinin öngörüldüğünü hatırlarsak, markaların pazarlama bütçelerinin büyük bir yüzdesini dijitale ayırmaları kaçınılmaz. Özgün dijital içerik üretme konusunda markalar üzerinde son senelerde giderek artan baskı ise şüphesiz ki çok daha yüksek seviyelere ulaşacak.

Sanatçı menajerleri, PR uzmanları, booking agent’lar veya bu işlerini kendi adına yürüten bağımsız sanatçılar, markalarla dijital projelerde eskisinden daha sık iş birliği yapacakları bu yeni dönemin başlangıç aşamasında verecekleri kararların uzun vadede bu alandaki marka-sanatçı ilişkilerinin şartlarının oluşmasında belirleyici olacağını unutmamalılar.

Yukarıda saydığım tüm haklı sebeplere rağmen birdenbire pıtrak gibi beliren canlı yayınların gerek çokluğu gerekse de teknik yetersizlikleri birtakım sanatçılar arasında hoşnutsuzluk da yaratmadı değil. Çoğu insan için bu sosyal tecrit günlerinde insanlıkla yakınlık kurma aracı vazifesi gören bu canlı yayınlara dair bıkkınlık belirten çok sayıda paylaşıma sosyal medyada rastladım. Back on Stage dergisinin nisan ayı korona özel sayısında Londra’dan bildiren sanatçı Dolunay Obruk, “Susmak Bazen…” başlıklı yazısında online konserleri anlamlandıramamaktan yakınmış: “Bizim ülkemizde olduğu gibi, burada da çılgın bir online canlı konser furyası başladı. Normal şartlarda tek bir parçanın kaydı için kılı kırk yaran, stüdyoyu, mühendisi, mikrofonu, cihazları beğenmeyen, dünyanın öbür ucunda mastering yaptırmak için paralar döken hassas müzisyenlerin, şimdi yangından mal kaçırır paniği içinde, varlığını ispatlamanın ötesinde bir değer içermeyen, düşük ses ve görüntü kalitesine sıkışmış acele-canlı-online konserleri bana oldukça çaresiz görünüyor. Bunu burada İngiltere’de de yapmaya başladılar. Var olan bir performansın canlı yayınlanmasından farklı bir durum bu. Pencereden trompet solo atan İtalyan’ın doğallığından uzak. Bu nedenle anlamlandırmakta zorlanıyorum.” Öncelikle olağanüstü haller içerisinde olduğumuz bugünleri “normal şartlar” ile kıyaslayarak anlamlandırma çabasına girersek başarılı olamayacağımızı rahatlıkla söyleyebilirim. Yukarıda da bahsettiğim gibi hem bireysel olarak dört duvarın arasına hapsolma travmasıyla başa çıkmaya çalışırken hem de mesleki ve ekonomik anlamda kendisini korkutucu bir belirsizlik içerisinde bulan sanatçıların panik içinde davranması da, marka iş birliklerini değerlendirerek alelacele kendilerine alternatif gelir kaynakları yaratmaya çalışması da son derece anlaşılabilir eylemler. Death Cab for Cutie‘den Ben Gibbard, 17 Mart’ı takip eden iki hafta boyunca her gün gerçekleştirdiği canlı yayınların kendisine bir yaşam amacı verdiğini söylüyor. 31 Mart’ta Rolling Stone‘da yayınlanan “Ben Gibbard on His Daily Livestreams: ‘It’s Given Me a Purpose’ ” başlıklı röportajda “Bu belirsizlikle dolu zamanlarda her gün 16.00’da bir işim olduğunu ve insanları hayal kırıklığına uğratmamak için bilgisayarın başına geçip müzik yapmam gerektiğini bilmek akıl sağlığıma çok yardımcı oldu” diyor. Seyirciyi de yorumlarla performansın içerisine dahil etmek suretiyle çoğu zaman bir söyleşi havasında geçen interaktif canlı konser yayınları, sanatçının varlığını ispatlaması dışında elbette başka anlamlar da taşıyor.

Online konserler son senelerde bağış toplamak, sosyal medya etkileşimlerini artırmak, hatta çevre duyarlılığı gibi çeşitli sebeplerle sanatçılar tarafından halihazırda tercih edilen bir araç haline gelmeye başlamıştı. Örneğin Coldplay geçen yıl çevre duyarlılığı nedeniyle son albümü “Everday Life” için bir turne gerçekleştirmeyeceğini, uçuşların neden olduğu karbon emisyonu sorununu çözmeden önümüzdeki bir iki sene boyunca turneye çıkmak istemediklerini belirtip bunun yerine Ürdün’de verdikleri albüm tanıtım konserini Youtube Live üzerinden ücretsiz olarak canlı yayınlamayı tercih etmişti. Üstüne üstlük şimdi bir de ne kadar süreceği belirsiz olan bir sosyal mesafelenme süreciyle karşı karşıya kalmış olmamız fiziksel dünyadaki konser, festival, spor müsabakaları gibi toplu buluşmaların geleceğini en iyi senaryoyla önümüzdeki aylarda tehlikeye sokuyor. Bu dönemin toplumlarda bırakacağı izlerin yaratacağı davranışsal dönüşümü de şimdiden okumaya çalışırsak online konserler belki de yeni başladığımız on yılın en önemli performans sahnesi halini alabilir. Bu nedenle bugün bu alanı erkenden deneyimlemeye gönüllü olan tüm sanatçılar aslında müzik sektöründe zaman içerisinde dönüşerek daha iyi şartlara ulaşabilecek yeni bir sahnenin temel atma kısmında emek veriyor sayılırlar.

Online konserlerin seyirciyi “kolaycılığa sürükleyip” bu süreç bittikten sonra da kitlelerin fiziksel olarak konsere gitme alışkanlığını olumsuz etkileyeceği yönünde endişeler de yok değil. Her ne kadar online konser izleme alışkanlığının normal şartlarda fiziksel anlamda kapalı bir mekân konserinde veya açık hava festivalinde bulunmayı yaşam tarzı haline getirmiş kemik konser izleyicisi kitlesini olumsuz etkilemeyeceğini düşünsem de bu durum elbette daha nadir konsere giden izleyicilerin konserlere katılım alışkanlıklarında bir düşüşe yol açabilir. Tabii böyle bir salgın deneyimi ve sosyal mesafelenme sürecinin ardından insanların kamusal alanlarda bulunma eğilim ve alışkanlıklarının değişim göstermesi de endişe yaratan konulardan bir diğeri. Toplu buluşmalara dair sınırlamalar kaldırıldıktan sonra da hijyen kaygısı nedeniyle konser ve festivallere katılımda düşüş yaşanması ihtimali tüm dünyada müzik sektörünün yakın geleceğe dair temel kaygılarından biri haline geldi. Şehrinizdeki konserleri keşfetmenizi sağlayan Bandsintown platformu tarafından yapılan araştırmaya göre, konserlere gitmek güvenli kabul edildiği takdirde katılımcıların %65’inden fazlası pandeminin yeniden kamusal alanda toplu buluşmalara katılma isteklerini azaltmayacağını belirtmiş. Spor ve etkinlik araştırma firması Performance Research ve Full Circle Research Co. ortaklığında gerçekleştirilen ve 1.000 tüketiciyi kapsayan araştırmaya göre ise katılımcıların %56’sı güvenli kabul edildikten sonra bile büyük kapalı konser mekanlarına yeniden gitmelerinin “birkaç ay” ila “muhtemelen hiçbir zaman” aralığında gerçekleşeceğini söylemişler. Ayrıca katılımcıların üçte biri salgın sona erdikten sonra da kapalı konser mekanlarına daha az gideceklerini belirtmiş.

Öte yandan, şayet içinde bulunduğumuz süreç birkaç senelik bir döneme yayılırsa “konser” kavramıyla ilk kez online konserler sayesinde tanışan genç neslin “konser” algısı da bu çerçevede şekillenebilir. Örneğin, kendi adıma online konserlere adeta fiziksel bir konser izler gibi sessizce iştirak edip rahatsızlık vermeden yayından ayrılma eğilimi göstersem de izleyicilerde yayın esnasında sanatçılarla etkileşime girme eğiliminin baskın olduğunu gözlemliyorum. Online konserlerde sanatçı ile performans esnasında direkt olarak etkileşime geçmeyi ve şarkı aralarında sanatçıdan sorularına cevap, yorumlarına reaksiyon almayı normalleştiren izleyici, online konserlerden edindiği etkileşim alışkanlıklarını fiziksel konserlere taşıma eğilimi gösterebilir veya fiziksel konserlerin online konserlerden farklı dinamikleri karşısında hayal kırıklığına uğrayabilir. Konunun kültürel boyutlarını incelerken sosyo-ekonomik yönlerini ele almayı da unutmamak gerek. Ücretsiz konser izleme alışkanlığı fazlasıyla yerleştiği takdirde fiziksel konserler için belli bir ücret ödeyip bilet alma zorunluluğu seyirciye “gereksiz bir külfet” gibi görünmeye başlayabilir. Dijital platform abonelikleri dışında müziği büyük ölçüde “bedava” bir ürün olarak görmeye alışan 2010’lar müzik dinleyicisinden sonra konserleri de aynı kefeye koyan ve ücretsiz erişimini norm haline getiren bir 2020’ler müzik dinleyicisi ile karşılaşmamız sürpriz olmaz. Bu anlamda şu dönemde gözlemlediğimiz online konser yoğunluğunun ve bu konserlere katılım koşullarının 2020’lerde konser izleyicisi davranışı üzerinde belirleyici etkileri olabileceğini söylemek mümkün. Bandsintown’ın araştırması, müzikseverlerin toplu buluşma sınırlamaları kalktıktan sonra da internet üzerinden canlı konser yayınlarını izlemeye sıcak baktıklarını gösteriyor. Araştırmaya katılanların %74’ü, fiziksel konserler yeniden başladıktan sonra da düzenli olarak canlı yayın konserlerini izlemeye devam edeceklerini belirtmiş. Tüm bu bilgilerin ışığında, online konserleri sosyal tecrit döneminin bitmesini beklerken oyalandığımız ve fiziksel konserlerin boşluğunu doldurduğumuz bir alternatif olarak yorumlamak fazlasıyla bugüne sıkışmış bir bakış açısı olur. Uzun vadede kendimizi içerisinde bulacağımız tabloyu bugün ıskalamamak için romantizmden uzak okumaları tercih etmek faydalı olacaktır.

Aynı araştırma kapsamında, sanatçılara gelir sağlamak amacıyla canlı yayınlara erişim için ödeme yapma konusunda da katılımcıların %70’inden fazlası olumlu yanıt vermiş. Yine de anketlerde katılımcıların yapacaklarını veya yapmaya gönüllü olduklarını belirttikleri şeyleri yapacaklarına “kesin gözüyle” bakmanın mümkün olmadığını unutmamak gerek. Fiziksel konserler söz konusu olduğunda yaşadığı şehre konser talebinde bulunan ama konserlere iştirak etmeyen takipçilere çoğu sanatçı rastlamıştır. Sanatçıların, dinleyicilerine herhangi bir konuda kendilerine destek olup olmayacaklarını öğrenmek için gerçekleştirdikleri anketlerde de çoğunlukla, destek olacağını söyleyenler gerçekte destek olanların sayısından daha fazla çıkar. Anket sonuçları, sanatçının herhangi bir projeye maddi veya zamansal yatırım yapma konusundaki tercihlerini belirleyebileceği için dinleyicilerin anketlerdeki davranışı ile gerçek davranışları arasında oluşabilecek farkı göz önünde bulundurmakta fayda var. Kısacası, esasen takipçilerin vereceği gerçek reaksiyonları görebilmenin tek yolu -riskleri göz önünde bulundurarak ve kontrollü bir biçimde- bu tür projeleri hayata geçirmek.

Gerek bağış toplama platformları aracılığıyla gerekse de marka iş birlikleriyle ve bundan sonra doğacak muhtemel yeni yollarla online konserlerin önümüzdeki dönemde sanatçılar için en önemli gelir kaynaklarından biri haline gelmesi şaşırtıcı olmaz. Şimdilik “alternatif” bir gelir kaynağı sayılsa da, çoğu müzisyenin birincil gelir kaynağı olan fiziksel konserlerin yerini alıp alamayacağı belirsiz olmakla birlikte bu alanda kuvvetli bir aday profili çizdiğini inkar etmek yersiz olur. Sosyal tecrit günlerinde online konserlere büyük ilgi gösteren müzik dinleyicisinin bu ilgisi kalıcı olur mu veya seyirci olarak fiziksel konserlere bilet almakta gösterdiği cömertliği online konserler için de gösterir mi gibi soruların reel yanıtlarını görmek için daha fazla zamana ihtiyaç duysak da online konserlerin çağın ruhuna uygun büyük bir avantajı olduğunu da gözden kaçırmamak gerek: Son senelerde hayatlarımızın baş köşesine yerleşmiş olan ve giderek de tahtını sağlamlaştıran sosyal medya üzerinde direkt etkileşim kurma ihtiyacını tatmin etmeleri online konserleri bu yarışta bir hayli avantajlı kılıyor.

 

Referanslar

———————————————————–

https://www.billboard.com/articles/business/streaming/9360707/bandsintown-survey-fans-continue-watch-live-streams-after-crisis

https://www.hitym.com/

https://issuu.com/backonstage/docs/backonstage_nisan_no17?e=36780425/77007482

https://www.patreon.com/cankazaz

https://www.rollingstone.com/music/music-features/ben-gibbard-coronavirus-livestreams-976029/

https://www.rollingstone.com/music/music-features/livestreaming-concerts-coronavirus-967802/

https://www.nme.com/news/music/l-devine-announces-online-url-tour-after-irl-tour-cancelled-2625704

https://variety.com/2020/biz/news/coronavirus-movie-theaters-concert-venue-attendance-drop-study-1203550489/

https://www.vox.com/culture/2020/4/8/21188670/coronavirus-quarantine-virtual-concerts-livestream-instagram

21:00 – 22:00 Vertigo / Hilmi Tezgör ve Osman Öztürk / Savrulan şarkılar

vertigo500.blogspot.com/

22:00 – 23:00 Ahtapotun Bahçesi / Cem Sorguç / Alter-latif müzik

ahtapotunbahcesi.blogspot.com/

twitter.com/ahhtapot

23:00 – 24:00 Ay Palas / Tolga Yağlı / Bağımsız müzik

aypalas20200427

aypalas.blogspot.com/

***

01. Japan – Despair / Quiet Life
02. Jarboe – Illusory / Illusory
03. Roedelius – Nahwärme / Selbstportrait Wahre Liebe
04. Alva Noto – A Forest
05. Susanna and the Magical Orchestra – Another Day / 3
06. K. Leimer – This Day is The Same Day / A Figure Of Loss
07. Christophe – Les Paradis Perdus / Les Paradis Perdus
08. Cowboy Junkies – Breathing / Ghosts

hearthis.at

24:00 – 01:00 Erguvani İstimbot / Cüneyt Cebenoyan

Kayıt görünmüyor 20 Ekim 2014 sayfasında

Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz dostumuz, programcımız Cüneyt Cebenoyan’ın ardından, kendisinin 2014 yılında hazırladığı ve her bölümde bir filmi konuklarıyla birlikte ele aldığı Erguvani İstimbot programını bu yayın döneminde tekrar yayınlıyoruz.

‘Bir film, pir film’ şiarıyla yola çıkan programda Cüneyt Cebenoyan, her bölümde bir filmi  konuklarıyla ele alacak.

Açık Radyo’nun yenilenmiş sitesi üzerinden dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Radyo Garden üzerinden Açık Radyo’yu dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi Programları ve Podcast Arşivleri

Açık Radyo resmi web sitesi: acikradyo.com

Açık Radyo resmi twitter sayfası 

Açık Radyo’yu internet üzerinden ve mobil cihazlarından dinlemek isteyenler için faydalı bilgiler

Açık Radyo Arşivi için TIKLAYINIZ

Açık Radyo program blogları için TIKLAYINIZ

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi: 4 Kasım 2019 – 20 Mayıs 2020 akışı için Tıklayınız Günlük / Tıklayınız Haftalık

————————————————————————————

***

***

Tarih, hafıza ve gelecek

Editörden
Aa
+

ABD’li Ermeni tarihçi Ronald Grigor Suny, Agos için, 24 Nisan’ın 105. yıldönümü vesilesiyle kaleme aldığı yazıda, soykırıma dair hafızayı ve koronavirüs salgınının damga vurduğu gündemi bir arada değerlendirdi.

(Bu yazı Agos gazetesinin internet sitesinden alınmıştır.)

COVID-19 gibi bir salgın ve ona eşlik eden, normal hayattan, arkadaşlar, aile ve işten izole olma durumu, bir tarihçi için, geçmişte yaşanmış benzer kırılma anları üzerine düşünme vesilesi oluyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında, Jön Türk hükümeti, imparatorluğu ve iktidarını kurtarmak için, pervasızca Dünya Savaşı’na girdi ve imparatorluğun tebaası olan yüz binlerce Ermeni ve Süryani’yi gaddarca tehcir etti, katletti, zorla Müslümanlaştırdı. Talat ve arkadaşlarının imparatorluk yönetimini korumak için attığı adımlar, imparatorluğun yıkılmasına, Osmanlı toplumunun mahvına, hükümranlıkları altındaki topraklardan ellerinde kalan, sonradan Türkiye Cumhuriyeti olacak coğrafyanın (Anadolu) yoksullaşmasına neden oldu. Halk açlıktan kırıldı; topraklar ekilip biçilmedi; büyük şehirlerde yönetim işgalcilere geçti. Hıristiyanlardan boşalan kasabalara ve köylere Kürtler ve Türkler yerleşti. Memleketin en hünerli ve girişimci halklarından birinin büyük kısmını artık barındırmayan bir nüfusla, yeni bir devlet ortaya çıktı. Ülke gerilemiş, bir tür kolektif az gelişmişliğe itilmişti. Türkiye ekonomisinin düze çıkması ve Osmanlı’nın son yöneticilerinin neden olduğu toplumsal tahribatın telafi edilmesi için bir dizi otoriter hükümet ve birkaç kuşak geçmesi gerekecekti.

İnkâr ve çarpıtma ne yapar?

Salgın, salt doğal afet değildir. Kıtlıklar ve savaşlar gibi, salgınlar da insanların yaptıkları ve yapmadıklarıyla, hırs ve açgözlülükle, kayıtsızlık ve yok saymayla şekillenir ve şiddetlenir. Meseleleri olması gerektiğinden daha da zor hâle getiren, hükümetlerin bilmezliği ve yetersizliğidir. Güçlü devlet aktörleri, ülkenin aydınlarını, kendi siyasi rakiplerini, yabancı addettikleri belirli bir etnik ya da dinî grubu hapse atmaya, sürgün etmeye veya öldürmeye karar verdiklerinde, kendi gelecek kuşaklarının sırtına ağır bir yük koymuş, onları belki de ödeyemeyecekleri bir bedele mahkûm etmiş olurlar. Geçmişi inkâr ederken, tarihi çarpıtırken, hafızayı bastırırken, kendi toplumlarına karşı da suç işlerler. Hükümetlerin görevi, yönettikleri ülkenin insanlarını –ve farklı halklarını– eğitmek, aydınlatmak, korumak, onların refah düzeyini yükseltmek için çalışmaktır; bir etnik ya da dinî kimliği diğerlerinden üstün tuttuklarında veya kendilerini rahatsız eden görüşleri bastırdıklarında, ülkenin kaynaklarını tüketmiş ve ülkeyi öngörülemeyecek tehlikelere karşı savunmasız hâle getirmiş olurlar.

Ayrım gözetmeyen bir soykırım

Bir hükümet eleştirilere karşı ne kadar hassas, kendi tarih görüşünde ne kadar ısrarcı olursa olsun, geçmişte yaşananlar asla silinemez. Dürüst tarihçiler, karşı karşıya kaldıkları tehlikelere ve devletin çıkarlarına kulluk eden dalkavuk sahte aydınların saldırılarına rağmen, ülkenin tarihindeki kara delikleri aydınlatarak gerçeğe ve daha yüksek bir yurtseverlik anlayışına hizmet etmeye devam ediyorlar. Gerçek, insanı özgür kılmasının yanı sıra, dünyanın işleyişine dair, doğruluğu sorgulanmayan varsayımların sorgulanmasını sağlayan, muktedir karşısında yıkıcı, devrimci bir güç teşkil eder. Dürüst tarih bizi genel kabul gören basmakalıp görüşlerden özgürleştirerek, bulunduğumuz noktaya nasıl geldiğimizi ve nereye gittiğimizi anlamak için dönüp geçmişe bakmaya zorlar. Tünelin ucundaki ışığı görebilmek için, öncelikle tüneli bulmamız gerekir.

Ben ABD’nin iç kısımlarındaki Michigan Eyaleti’nde, küçük bir üniversite şehri olan Ann Arbor’da yaşıyorum. Güvenli, epey sıradan bir yer burası. Her gün, tanıdık mahallelerde gün bir saat yürüyorum ve her defasında, yürüyüş yapmanın çok daha ilginç ve heyecanlı olduğu İstanbul’da, İzmir’de, Van’da geçirdiğim günleri özlüyorum. Beşiktaş’tan Taksim’e gitmek için bindiğim dolmuş, milliyetçilik ve imparatorluk üzerine bir ders verdiğim Bilgi Üniversitesi’ne gitmek için bindiğim otobüs geliyor aklıma. Hrant Dink’in mirasını yüklenip onun çalışmalarını sürdüren, Türkiye için daha iyi bir gelecek hayal eden Agos’un yürekli çalışanlarını düşünüyorum. Bir yandan da, dünyayı kasıp kavuran bu salgının, ayrım gözetmeyen bir soykırıma benzeyen bu pandeminin getireceği sonuçları merak ediyorum.

Koronavirüs ve iki ülke

Kırılma anları hem tehlikeler, hem de fırsatlar barındırır (Çincede ‘kriz’ anlamına gelen karakter [危机] bu ikisinin, yani ‘tehlike’ ve ‘fırsat’ anlamındaki karakterlerin yan yana getirilmesiyle oluşturulur). Tehlike, eski uygulamalar ve yaklaşımların olduğu gibi kalması, görmezden gelme ve kişisel çıkara dayalı politikaların geleceğe aktarılmasıdır. Krizin sunduğu fırsat ise, kamu yararını esas alan bir yönetim biçimine yönelik bir siyasi ve toplumsal değişim için alan açar. Zamanında, bir kurt siyasetçi “Hiçbir iyi kriz boşa harcanmamalı” demişti. ABD’nin mevcut yönetim biçimi, savaş ve ticaret mantığına dayanıyor: Düşmanlarını yok et, iktidardakiler için kârlı olan neyse onu yap! Fakat Amerika’nın siyasi elitinin dışında, tıbbi bakım ve eğitim olanaklarını genişletmeye, çevreyi ve en savunmasız durumdaki vatandaşları korumaya, sıradan insanların siyasete katılımını yükseltmeye dönük hareketler var. Hangi alternatifin üstün geleceği, bireysel ve kolektif eylemliliğe, insanların içinde bulundukları tecrit durumunu bir harekete dönüştürüp dönüştüremeyeceğine bağlı.

Hem ABD’de hem de Türkiye’de, mevcut hükümetler ve korudukları toplumsal sistemler, nüfusun büyük kesimlerine toptan ayrımcılık uyguluyor. Kurbanları toplumsal olarak dezavantajlı kesimler veya belirli bir etnik ya da dinî kimlik taşıyan halklar olabiliyor. Yoksullar ve etnik azınlıklar arasında, Koronavirüs’e bağlı ölümlerin, varlıklılara ve devletin kayırdığı kesimlere kıyasla daha sık görüldüğü bir ülke düşünün. Milyonlarca insanın okulda anadilinde eğitim alamadığı bir ülke düşünün. Aslında bu ülkeleri tahayyül etmeniz gerekmiyor; ikisi de zaten var, ben ikisinde de yaşadım.

Hafızanın barındırdığı gelecek

Salgınlar bizi hiç beklemediğimiz, çoğu zaman da en hazırlıksız olduğumuz anlarda yakalar. 1915 yılında, Ermeniler ve Süryanilerden, oğulları, kocaları, ağabeyleri, kardeşlerinin Osmanlı üniformalarıyla savaştığı, iktidarı altında yaşadıkları hükümetin; kendilerini yok etmek üzere olduğunu sezenlerin sayısı çok sınırlıdır. 1915’in başlarında, Talat ve Enver hükümeti ilk olarak Ermeni askerleri hedef aldı. Ordudaki Ermeniler terhis edilip üniformaları alınarak Amele Taburlarına sevk edildi ve ardından öldürüldü. Ermeni ulusunun ‘kas gücü’ bu şekilde yok edilir edilmez, Osmanlı hükümeti aydınlara yöneldi. 24 Nisan’da yüzlerce aydın tutuklandı, tutuklananların çoğu daha sonra öldürüldü. Böylece ulusun beyni ortadan kaldırılmış oldu. Ardından, kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve diğerleri, şehirler, kasabalar ve köylerden alınıp kitlesel olarak tehcir edildi, Doğu Anadolu’nun dağlarında ve vadilerinden yürütülerek Suriye çöllerine sürüldü; binlercesi yolda ve çölde hayatını kaybetti. 1914’te, imparatorluğun sınırları içinde iki milyonu aşkın Ermeni yaşıyordu; bugün Türkiye’de, onların soyundan gelen –ve Ermeni kimliğini koruyan– sadece 50-60 bin kişi kalmış durumda. Ancak ülkenin doğusunda, ailelerindeki Ermeni ninelerin, amcaların hikâyelerini anlatan Kürtler, Araplar ve Türkler var. İnkâr edilen geçmişin maskesinin altında hafızalar varlığını sürdürüyor ve gizlenen geçmiş, farklı bir geleceğe dair olasılıklar barındırıyor.

09:00 – 10:00 Gezgin’in Şarkısı / Rönesans’tan Barok Dönem’e yaratıcı dehanın keşfi / İlknur Akman Erk

Rönesans’tan Barok Dönem’e uzanan uzun, çok yaratıcı ve verimli bir çağın bestecilerini, eserleriyle birlikte tanıtmayı amaçlayan bir program bu dönem Açık Radyo’da yayında.

gezgininsarkisi@gmail.com

facebook.com/gezgininsarkisi/

***

Açık Radyo’da bu sabahki yayınımızda dinlediğimiz eserlerden Antonio Vivaldi’nin RV 531 eser sayılı İki Çello için Sol Minör Konçertosunu dinliyoruz.
Nicolas Krauze yönetiminde Orchestre de Chambre de la Nouvelle Europe, çellistler Henri Demarquette ve Claire-Lise Démettre ‘ye eşlik ediyor.
https://www.youtube.com/watch?v=8QysvzwP-NU

Henri Demarquette et Claire-Lise Démettre interprètent le concerto pour deux violoncelles en sol mineur de Vivaldi. Orchestre de Chambre de la Nouvelle Europ…
Bu internet sitesi hakkında

 

YOUTUBE.COM
Henri Demarquette et Claire-Lise Démettre interprètent le concerto pour deux violoncelles en sol mineur de Vivaldi. Orchestre de Chambre de la Nouvelle Europ…

10:00 – 10:30 Bir Dolap Kitap / Banu Aksoy ve Yıldıray Karakıya / Her yaş için çocuk kitabı

birdolapkitap.com/

birdolapkitap.com/radyo-arsivi/

podcast.app/bir-dolap-kitap

10:30 – 11:00 Botanitopya (Yeni program) / Sesli Doğa Tarihi Müzesi / Hazırlayan: Benan Kapucu

botanitopya-26.04.2020-edit.-24.04.2020

Bitkiler âleminin tuhaf ve muhteşem dünyasını belgeleyen botanik sanatına dair her şeyin konuşulacağı bir program.

zz5

Botanitopya kayıt arşivi

twitter.com/botanitopya

Botanitopya Spotify Kanalı

instagram.com/botanitopya/

botanitopya@gmail.com

***

zz9

zz10

zz11

Birazdan Louvre müzesinin galerilerinde dolaşıp, çiçek hikayelerinin peşine düşüyoruz @botanitopya‘da… 10:30’da, 94.9 @acikradyo‘da buluşalım

***

zz12

Sonraki eserde, MÖ yaklaşık 710 yılına Asurlular dönemine geliyoruz. Asur Kralı II. Sargon zamanına ait sarayın kalıntıları arasında, Irak’ta, Asurluların başkenti olan bugün Horsabad olarak bildiğimiz Dur-Sharukkin’de bulunmuş bir kabartma bu.

***

zz13

Evrenin dengesini simgeleyen kutsal bir ağaç, iki tarafında da ona şükranlarını sunan cinler var. Kabartmanın sağ kısmı eksik; soldaki figür bir eliyle niyaz ederken bir elinde de üç haşhaş kapsülü tutuyor.

***

Antik uygarlıklar, haşhaşın uyuşturucu, sakinleştirici etkisinin farkındaydı bu yüzden düşler tanrısı Morpheus gibi uykuyla ve düş görmeyle ilgili kutsal varlıklarla birlikte anılıyor. Kabartmadaki bu sahneden de anlaşılacağı üzere Asurlularda dinsel anlamlara da sahip.

***

zz14

Şimdi karşımıza MS 5. yüzyıla ait, mermer ve kireç taşından 6×4.5 metre boyutlarında bir taban mozaiği parçası çıkıyor. Bu taban mozaiği antik kent Daphne’den, yani Antakya Harbiye’den “gitmiş” bir tarihi eser.

***

Zümrüdü Anka kuşunun etrafında bir sayısız güller bir desen oluşturmuş. Bordüründe birbirine bakan keçi figürlerinin aralarında yine güller var. Şüphesiz burada antik dönemlerden beri şairlerin ve yazarların methiyeler düzdüğü “çiçeklerin kraliçesi” gül onurlandırılmış

***

zz15

zz16

15. yüzyıldan Pisanello’nun Genç Bir Prensesin Portresi. Kimi tarihçiler, elbiseye takılmış ardıç dalının, bunun Ginevra d’Este’nin portresi olduğunu kanıtladığını düşünüyorlar. 15. yüzyıl İtalya’sında bu bitkiye ginevero deniyormuş.

***

Aynı zamanda, ardıç ağacı barışın ve mutluluğun simgesi, adını temsil etmekten daha fazla anlam yükleniyor böylece. Etrafında kelebekler ve pembe haseki küpeleri koyu yeşil zemin üzerinde, -dönemin önemli duvar halılarını anımsatan- dekoratif bir desene dönüşmüş.

***

zz21

Çiçeklerin bir dili olduğunu düşünülürse, bu resmin nişan ya da evlilik töreninin kutlanması olarak da kabul edilebilir. Karanfil çiçeği evlilik sözünü ya da sadakati; Haseki küpesi İsa Mesih’in çilesini temsil ediyor. Ama haseki kadınla ilişkilendirildiğinde tutkuyu anlatıyor

***

zz22

Sıradaki eser, Albrecht Dürer’in Devedikeni Tutan Sanatçı adlı ahşap üzerine yağlı boya resmi. 1493 tarihli bu resimde Dürer henüz 22 yaşındadır. Kendini, duygularını, düşüncelerini gözden geçirme aracı olarak ömrü boyunca tekrar tekrar yapacağı otoportrelerinin ilklerinden…
***
Sağ elinde tuttuğu deniz boğadikeninin Almanca adı, sadakat anlamına gelen “Mannertrau”. Dürer seyahatteyken, babası evlilik koşullarını belirlemiş ve onun için uygun bir eş bulmuş. Resmin Nürnberg’deki nişanlısı Agnes Frey’e gönderilmek üzere yapıldığı sanılıyor.
***
Bunun da ötesinde Hıristiyanlık ikonografisinde bu bitkinin İsa’nın çilesi ve günahların affedilmesini simgeliyor. Üstte, Dürer’in el yazısıyla “İşlerim, yukarının yazdığı yolda ilerler” ibaresi var. Deniz boğadikeni, ” kaderinin tanrının elinde olduğu düşüncesini” de vurguluyor
***
zz23
16. yüzyıldan, Meryem, Çocuk İsa ve Vaftizci Yahya resminde Raphael, gerçekçi bir atmosfer için zengin ve parlak renkleri, ışık ve gölgelerle güçlendirdiği natüralist kompozisyon yaratmış. Kırda, ön planda gördüğümüz bitkilerin her birinin de simgesel anlamı var.
***
Halı gibi yayılmış çiçekler arasında iddiasız, alçakgönüllülük hatta mahcubiyet ile özdeşleşmiş, belli belirsiz görünen bir menekşe var. Burada menekşe, Meryem’in ve İsa’nın tevazusunu anlatıyor bize.
***
Kırda çocuk İsa’nin ayakları altında çileklerin üçlü yaprakları kutsal üçlüye gönderme yaparken, beyaz çiçekleri masumiyeti, kırmızı meyveleriyse yine İsa’nın Çilesi’ni anlatıyor.
***
zz24
16. yüzyılın başına ait “mille fleur” stili bir goblen… Doğanın ehlileştirildiği yani bitkilerin, hayvanların ve insanların uyum içinde yaşayabildiği cenneti; merhametin vücut bulduğu, günahlardan arındırılmış mükemmel bahçeyi anlatmak istiyor+++
***
Ortaçağ bahçelerine özgü çayırlık, “mille-fleur” dokumanın esin kaynağı. Yüksük otları, kadifeler, kardelenler, papatyalar, Cezayir menekşeleri, müge çiçekleri, hercai menekşeler, çilekler, mavi kantaronlar ve dahası… O zaman bilinen 100 kadar bitki bu goblenlerde görülebiliyor.
***
zz25
Ve Louvre’dan, 1540-1555’lere tarihlenen İznik işi bir tabak. 1546’da Anadolu’ya gelen Fransız botanikçi ve kaşif P. Belon, “İznik çini ustalarının desenleri nakşederken önlerine hep vazoda canlı çiçekler koyduğunu, canlı bitkiyi gözlemleyerek desene aktardıklarını” rapor etmiş.
***
zz26
Balthasar van der Ast’ın Çiçekler, Kabuklar, Kelebekler ve Çekirgeler (1640-1650) resmi. Basit gibi görünse de bu buket, insanın kibrine karşı sert bir eleştiri içeriyor. Nergisin ön planda olduğu aranjmanda kendi suretine aşık Narkissus’a atfen, benmerkezciliğe gönderme var.
***
zz27
Değerli Semper Augustus laleleri de gösteriş budalalığı ve ekonomik çöküş yaratan Tulipmania’ya atfen aptallığı hatırlatmak üzere bu bukette müstesna yerini almış durumda…
***
zz28
Nicolas Poussin (1594-1665) Triumph of Flora resminde, bahar tanrıçası Flora tüm kompozisyona hükmeden bir figür olarak arabasında oturuyor, ona ilahi bir emirle çiçeklere dönüşecek olan ölümlüler eşlik eder. Tema, Sophokles’in Metamorphosis / Dönüşümler eserinden…

11:00 – 12:00 Mekânlar ve Çağlar İçinde Ses / İştar Gözaydın / İskender Savaşır

facebook.com/istar.gozaydin

12:00 – 13:00 Dünyayı Dinliyorum / Zekeriya Şen / Bir dünya müziği programı (Radio MultiCult 2.0 ile ortak yayın)

soundcloudcom/tıkabasamuzik

13:00 – 14:00 Ma’nın Tınısı / Hakan Ünseven / Anadolu müziğinin çağdaş yorumları

archive.org/details/@alabanda

14:00 – 15:00 Dilden Dile Titreşimler / Emre Dağtaşoğlu / Türk halk müziği

dilden-dile-titresimler-26.04.2020

dildendiletitreimler.blogspot.com

***

(Destekçi: Evrim Gürel Süveydan)

  1. Ayrılık Hasreti – Edip Bülbül&Murat Çorak
  2. Hayal Meyal Gelir Dostun Cefası – Tolga Sağ
  3. İsmimi Cismimi Yok Ettin Sen Güzel – Hüseyin Korkankorkmaz
  4. Ateş ile Ülfet Olmaz – Hüseyin Korkankorkmaz
  5. Ağlamakla Gülmek İkiz Kardeştir – Tolga Sağ
  6. Nazar Eyle (Akıl Gel Beri Gel Beri) – Ahmet İhvani
  7. Vahdet Kaynağından Dolu İçenler – Ahmet İhvani
  8. Haydar Haydar – Ali Ekber Çiçek

15:00 – 16:00 Musıkî Arşivi / Bülent Aksoy / Musıkî icrasının geçmişine ayrıntılı bir bakış

16:00 – 17:00 Semt-i Nihavend / Klasik Türk musikisine dair / Fikret Karakaya

Usta müzisyen Fikret Karakaya Semt-i Nihavend programında bu yayın dönemi;  bazen bir makamı, bir sazı, bir bestekârı, bir icracıyı tanıtıp kayıtlarını dinletiyor. Bazen de konuklarla Türk Musıkisi üzerine söyleşiyor.

17:00 – 18:00 Modernin Sesi / Aykut Köksal / Dört yüzyıllık müzik serüvenine derkenar

18:00 – 19:00 İnsan Sesi / Aksel Tibet / Çoksesli Batı müziğinde insan sesinin yeri

19:00 – 20:00 I Can Rock and I Can Roll / Rock’n Roll’un öncü kadınları / Şenol Ayla

“Rock erkek işidir” diyenlere inat, onlar o güne dek görülmemiş biçimde, kulis odalarını değil sahneyi istediler, gitarda ısrar ettiler, tırnaklarını kısa kestiler, sahnede terlediler ve bir ‘hanımefendi‘ye yakışmayacak biçimde avaz avaz bağırdılar. Onlar Rock’n Roll’un öncü kadınlarıydı. Pek çoğu listelerin en üst sıralarına çıkan parçalar bestelediler, mükemmel gitar çaldılar, kadınların daha iyisini yapabileceğini gösterdiler… ama isimlerini Rock’ın ‘resmî tarihine’ yazdıramadılar, sadece meraklısınca hatırlandılar. Bu program, onlar için gecikmiş bir anma, hak ettikleri bir saygı duruşu.

20:00 – 21:00 The Big Easy / Aylin ve Varol Ünel / New Orleans kültürü ve müziği

New Orleans müziğinin ve kültürünün işlendiği The Big Easy bu yayın döneminde saat 20’de.

21:00 – 22:00 İstanbul’dan Gelen Telefon / Pazar gecesi biterken dinlemek isteyeceğiniz, her telden güzel şarkılar. Bazen de müzik arkeolojisi. / Altuğ Güzeldere, Mahir Ilgaz, ve Güven Güzeldere. Bu yayın döneminde Hakan Gürvit ve zaman zaman Ömer Madra’nın katkılarıyla…

İstanbul’dan Gelen Telefon bu yayın döneminde ekiplerine Hakan Gürvit ve zaman zaman Ömer Madra’yı dahil edip efsanevi müzisyen, şarkıcı, besteci ve ozan ‘Pete Seeger’a odaklanıyor. Amerikan halk müziğinin öncü isimlerinden Seeger’ın yurttaş hakları, barış ve çevre hakları peşinde 70 yılı aşkın süre geçirdiği müzik ve aktivizm serüvenine ve bıraktığı kültürel mirasa bir bakış denemesi Açık Radyo’da.

22:00 – 23:00 Sarhoş Atlar Zamanı / Akif Burak Atlar / Konu parantezinde rock

sarhosatlarzamani.tumblr.com/

mixcloud.com/SarhosAtlarZamani/

23:00 – 24:00 Jirayr’ın Walkman’i / Bilindik Ermeni müziğinin öbür türlüsü / Saro Usta ve Vartan Estukyan

Bildiğimiz Ermeni müziğinin dışında kalan Ermeni müzisyenlere, müziklere yeni üretimlere yer verilen bir program.

24:00 – 01:00 Audiocity / Türler arası / Bahadır Dilbaz

Yıllardır sürdürdüğü Kılavuz programını bitiren Bahadır Dilbaz, bu yayın döneminde 25 yıllık Dj’lik serüveninde eleğin üzerinde kalan müzikleri Audiocity’ye taşıyor.

01:00 – 02:00 Münakaşa / Elektronik müziğin türleri arasında münazara hali / Erkan Ömür

munakasa-2020-04-26

“Elektronik müziğin türleri arasında münazara hali” şiarıyla yola çıkan programda downtempo elektronik müzik, etnik elektronik, elektronika, minimal, breakbeat örnekleri dinleyiciyle buluşuyor.

Açık Radyo’nun yenilenmiş sitesi üzerinden dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Radyo Garden üzerinden Açık Radyo’yu dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi Programları ve Podcast Arşivleri

Açık Radyo resmi web sitesi: acikradyo.com

Açık Radyo resmi twitter sayfası 

Açık Radyo’yu internet üzerinden ve mobil cihazlarından dinlemek isteyenler için faydalı bilgiler

Açık Radyo Arşivi için TIKLAYINIZ

Açık Radyo program blogları için TIKLAYINIZ

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi: 4 Kasım 2019 – 20 Mayıs 2020 akışı için Tıklayınız Günlük / Tıklayınız Haftalık

————————————————————————————

09:00 – 10:30 Radyo Agos / Haftalık Agos gazetesinin penceresinden Türkiye ve Dünya gündemi. Agos’un mutfağından haberler, söyleşiler, olaylar

radyo-agos-20200425

Facebook.com/Agos

Radyo Agos kayıt arşivi

***

Radyo Agos, Açık Radyo’da başladı. Pakrat Estukyan ve Yetvart Danzikyan’ın bu haftaki konukları Maside Ocak ve Sevan Değirmenciyan. Maside Ocak ile Cumartesi İnsanları’nın mücadelesini ve geleneksel olarak her yıl bu haftayı 24 Nisan 1915’in kayıplarına ayırmalarını konuşacağız. Değirmenciyan ise 24 Nisan’da ölüm yolculuğuna çıkarılan Ermeni aydınların hayatlarından kesitler aktaracak. 94.9’da, 09.00’da. İnternet yayını için acikradyo.com.tr

10:30 – 12:00 Şansonlar (Yeni program) / Fransızca şarkılar dünyasında bir devr-i âlem / Hazırlayan: Cengiz Işılay

12079 listebaşı olmuş şarkıyı radyoya taşıyan Cengiz Işılay bu yayın döneminde Fransız Şansonlarına ve Fransız popüler müziğinin seçme örneklerine el atıyor.

12:00 – 13:00 Dünya Dönüyor / Naim Dilmener / ’Türkçe Pop’un 50 yılı

diskotek.info/(Naim abinin “Bu sitede milyon hazine var” diyerek önerdiği site)

zz11

Açık Radyo’da pop tarihi… 1800’lerden, Muzika-yı Humayun’dan başlayarak ve günümüze kadar gelerek, haftalarca/aralıksız sürecek bir pop tarihi… Kantolar, tangolar, şarkılar, yıldızlar… Hem ciddi hem de komik ayrıntılar… Kaydetmeyi unutmayın  15 Haziran’da başlıyor. 12:00/94.9

facebook.com/naimdilmener

13:00 – 14:00 Açık Deniz / Beysun Gökçin / Üç tarafı denizlerle çevrili bir radyo programı

acik-deniz-20200425

Açık Deniz kayıt arşivi

acikdenizsingle

facebook.com/beysun.gokcin

***

Burgaz Adalı Spiros Ethnopulos ya da Ruli Kaptan ile Açıkdeniz saat 13.00 de yayında olacak. 94.9 Açık Radyo

14:00 – 15:00 El Fueye / Tangonun büyülü kutusu / Ortaç Aydınoğlu

Tangonun büyülü kutusu bu yayın döneminde 15 günde bir Cumartesi günleri saat 14:00’de.

‏16:00 – 15:00 Sadânüvîs (Yeniden program) / Hazırlayan: Cemal Ünlü

Açık Radyo’nun efsane programlarından Sadanüvis geri dönüyor. Fonograf, gramofon ve taş plak kayıtları Cemal Ünlü’nün anlatımıyla Cumartesi günleri saat 15.00’de Açık Radyo’da

facebook.com/cemal.unlu2

***

25 NİSAN CUMARTESİ SAAT 15.00’TE AÇIK RADYO’DA SADANÜVİS PROGRAMINDA DİNLEYECEĞİNİZ ESERLERDEN SEÇMELER:
GÖZLERİNDEN NÛR ALIR, NAZMİYE SEDAT… Bir nev-civânsın şûh-i cihansın, Hisâr Bûselik, Rahmi Bey, Esen Altan… BEKLERİM HER GÜN BU SAHİLLERDE, İSMAİL HAKKI NEBİLOĞLU, SAİME SİNAN… Izmirli Santuri Recep, Kemani Cemal ve Udi Mustafa Beyler, İzmir Limon Cicegi Zeybegi… DÜŞTÜM BİR YOL SEVDÂSINA, ACEM-AŞÎRAN, ALİ RIZA AVNİ, AHMET ÇAĞAN… Bahçelerde saz olur, gül açılır yaz olur, ben yarime gül demem gülün ömrü az olur, Kanaryam, Mustafa Seyran… BEKLENEN ŞARKI_NİHAVEND_ZEKİ MÜREN_ZEKİ MÜREN… ığdırdan al alma aldım halk turküsü perihan altındağ ..

Görüntünün olası içeriği: 2 kişi
Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, oturan insanlar, müzik enstrümanı çalan insanlar, gitar ve iç mekan
Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yakın çekim
Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, oturuyor ve iç mekan
16:00 – 17:00 Dünyanın En Güzel Müzikleri (Yeni program) / Reha Uz’a Göre

Reha Uz’un 60 yıllık müzik dinleme serüveninden eleğin üzerinde kalanları paylaştığı çok öznel, çok özel bir müzik programı

17:00 – 18:00 Music of the World İstanbul / Refika Kadıoğlu ve Kutay Derin Kuğay / Tokyo’dan Barcelona’ya müzik ve ötesi

facebook/Kutay Derin Kuğay

facebook.com/Music-of-the-World-Istanbul-

***

Yarin, saat 17 de Music of the World Istanbul programinda dort yeni albumu tanitiyorum; Yiddish Glory, Seun Kuti’nin yeni albumu, BCUC ve Etenesh Wasse’den. Buyrun

• İnternet üzerinden radyo yayınımız mp3 ve ogg streaming formatlarından yapılıyor. Bunlar, tüm modern tarayıcıların ve masaüstü çalıcıların en yaygın olarak tanıdığı formatlar. Firefox tarayıcı ogg formatını, diğer tarayıcı ve oynatıcılar da mp3 formatını otomati…
18:00 – 19:00 Connections / Tim Hallam / 60′lar ve 70′lerde pop

connectionstr.blogspot.com/

mixcloud.com/tim-hallam/

19:00 – 20:00 Tighten Up / Simon Johns / Tematik bir müzik programı

tightenupwithsimonjohns.blogspot.com/

20.00 – 21:00 Güneyin Sesi / Salsa’dan Morna’ya, Bossa Nova’dan Nueva Canción’a Afro-Latin ezgiler… / Karaca Yiğit Pehlivanlı

guneyin-sesi-25.-program-25-nisan-2020

zz4

“Güney’in Sesi” Latin Amerika müziğinin beslendiği kültürler (Afrika, İspanya, Portekiz ve Amerikan yerli kültürü) üzerinden, geçirdiği değişimleri ve günümüze kadar hangi müzik türlerini nasıl etkilediğini ya da hangi müzik türlerinin etkisinde kalarak çeşitlendiğini anlatan; hepsinin temelinde var olan ‘yaşama sevincini’ yansıtan bir program.

facebook.com/karaca.pehlivanli

21:00 – 22:00 High Times / Ras Memo/ Reggae

22:00 – 23:00 Flow / Türler arası gece müzikleri / Özgür Özer

flow-77

Eklektik gece müziklerine yer verdiğimiz Flow bu yayın dönemi gece 22.00’de.

23:00 – 24:00 Login / Christopher Çolak / Elektronik müziğin alt türleri ve tüm renkleri

24:00 – 01:00 Lovaj / Ahmet Güneş / Elektronik ağırlıklı müzik

lovaj.com/

01:00 – 02.00 Alan Kod 212 / Türler arası / Batu Boran

Alan Kod 212 programı bu yayın döneminde haftasonuna transfer oluyor.

Açık Radyo’nun yenilenmiş sitesi üzerinden dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Radyo Garden üzerinden Açık Radyo’yu dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi Programları ve Podcast Arşivleri

Açık Radyo resmi web sitesi: acikradyo.com

Açık Radyo resmi twitter sayfası 

Açık Radyo’yu internet üzerinden ve mobil cihazlarından dinlemek isteyenler için faydalı bilgiler

Açık Radyo Arşivi için TIKLAYINIZ

Açık Radyo program blogları için TIKLAYINIZ

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi: 4 Kasım 2019 – 20 Mayıs 2020 akışı için Tıklayınız Günlük / Tıklayınız Haftalık

————————————————————————————

06:00 – 06:55 DemocracyNow!

democracynow.org/shows/2020/4/23

07: 00 – 07:20 Tehlikeli Oyunlar (Yeniden) / Yazan: Oğuz Atay / İletişim Yayınları / Okuyan: Tilbe Saran

Usta yazar Oğuz Atay’ı ölümünün 40. yılında, “Tehlikeli Oyunlar” romanının okumasının tekrarı ile anıyoruz.

07:30 – 07:50 Sabahlık / Didem Gençtürk ve Emre Aydoğdu

sabahlik.tumblr.com/

08:00 – 10:00 Açık Gazete / Ömer Madra, Özdeş Özbay, Robılınd Tayyar, Berhem Baltaş

acik-gazete-24.04.2020

Açık Gazete Spotify Kanalı

Açık Gazete Jingle

Açık Gazete kayıt arşivi

Günün Sözü

————–
“Dayanışma duygusunun yalnızlaştırıcı içe çekilmeye karşı kaçınılmaz ilaç olduğunu hissediyorum.”
————–
Yazar Orhan Pamuk “Eski Salgınlar ve Bugün Biz” başlıklı yazısında pandemi korkusunun dayanışmacı yeni bir dünyaya açılan kapının anahtarı olabileceğini anlatıyor. (T24)

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, oturuyor, gözlük ve iç mekan

***

***

Eski salgınlar ve bugün biz

Editörden
Aa
+

Her epidemi ve pandemide tekrarlanan en önemli şey ilk baştaki inkârcılık. Yerel yönetimin ve devletin her zaman geç kalması salgınların sanki birinci kuralı.

(Orhan Pamuk’un bu yazısı T24’ün internet sitesinden alınmıştır.)

Son dört yıldır 1901’de Üçüncü Veba Pandemisi denen hıyarcıklı veba salgını sırasında geçen bir roman yazıyorum. Bu salgın Asya’da milyonları öldürmüş ama Avrupa’da çok fazla insan öldürmemişti. Yazdığım bu roman Veba Geceleri sayesinde son iki ayda etrafımdaki insanlar ve gazeteciler bana sürekli eski pandemiler hakkında sorular soruyorlar.

En çok sorulan soru: Koronavirüs salgını ile eski veba, kolera salgınları arasında benzerlikler var mı? Var, hem de çok fazla. Ama tarihte ve edebiyatta salgınları birbirine benzeten şey mikrop ve virüslerin birbirine benzemesi değil bence asıl sorun biz insanların davranışlarının hep aynı kalması.

Her epidemi ve pandemide tekrarlanan en önemli şey ilk baştaki inkârcılık. Yerel yönetimin ve devletin her zaman geç kalması salgınların sanki birinci kuralı. Bu ilk başta salgını kabul etmemek için sayılarla ve kelimelerle oynamakla başlar. Salgın ve insan davranışı konusunda en eğitici eser olan Daniel Defoe’nun Veba Yılı Günlüğü’nün daha hemen başında 1664 yılı Londra’da bazı mahallelerde vebadan ölüm sayısını düşük göstermek için telaşlı yetkililerin ölüm nedeni olarak başka bazı uydurma hastalıklarla kayıtlara geçirdiğini yazar.

Veba konulu belki de en gerçekçi roman olan İtalyan Alessandro Manzoni’nin Nişanlılar’ında, 1630 Milano salgını sırasında Vali’nin bütün uyarılara rağmen tehlikeyle ilgilenmediğini, bir prensin doğum günü şenliklerini bile iptal etmediğini vatandaşların öfkesine katılarak anlatır. Manzoni salgının hızla yayılma nedenlerini bugünü hatırlatan bir bilgelikle özetler: Çıkarılan yasak ve emirlerin yetersizliği, onları uygulamada gösterilen kayıtsızlık ve yurttaşların vurdumduymazlığıdır bu nedenler.

İktidar sahiplerinin ilgisizliği, yeteneksizliği ve egoistliği neredeyse bütün veba ve salgın edebiyatında halkın duyduğu öfkenin tek nedeni olarak gösterilir. Ama ancak Defoe ve Camus gibi derin romancılar halkın öfkesinin arkasında siyasetten başka derin insani bir durum olduğunu okura sezdirirler. Defoe’nun kitabındaki hiç bitmeyen şikâyet dilinin ve sınırsız öfkenin arkasında bütün bu ölümleri, insan acılarını gören ve belki de onay veren ilahi kudrete, kadere ve olaylar karşısında tam ne yapacağını bilemeyen örgütlenmiş dine karşı bir öfke de vardır.

Söylenti çıkarmak ve yalan haberler yaymak salgınlar karşısında insanoğlunun her zaman neredeyse kendiliğinden geliştirdiği evrensel bir diğer tepki. Ama eski salgınlar ile bugünkü Koronavirüs salgını arasında söylenti konusunda önemli bir fark var: Eski salgınlarda söylentilerin temel kaynağı bilgi kirliliği ve genel resmi görememekti. Defoe’nun, Manzoni’nin kitaplarında veba günlerinde sokaklarda karşılaşan insanlar birbirlerinden uzak dururlarken birbirlerine geldikleri yörenin, mahallenin haberlerini ve söylentilerini sorarlar ve genel resmi gözlerinin önünde canlandırabilmek için gayret sarf ederler. Çünkü ölümden kaçabilmek, saklanabilinecek en iyi yeri bulmak için genel resmi bilmek gerekir.

Çoğu zaman bu genel resim, vebanın nerelerde, ne kadar yayıldığı doğru tahmin edilemediği için herkes birbirine yalan yanlış haber verir. Bazıları da sırlarını vermemek belli etmemek için bile bile yalan söyler: Burada öfke gene siyasidir ve bu salgını getirenlere, gerekli tedbirleri almayanlara, ötekilere ve ötekileştirilenlere yöneliktir.

En yaygın veba söylentisi hastalığın kim tarafından ve nereden getirildiği konusunda çıkar. Mart ayının ortalarında İstanbul’da en sonunda telaş ve korku yavaş yavaş başlarken mahallemdeki bankanın yöneticisi tabii “bunun” Çin’in Amerika’ya ve Dünya’ya ekonomik bir cevabı olduğunu söyledi bana. Veba, tıpkı kötülük gibi, hep dışarıdan gelen bir şey olarak resmedilmiştir. Daha önce başka yerlerde de görülmüştür ama ne yazık ki yeterince tedbir alınmamıştır. Thucydides Atina’daki veba salgınını anlatmaya başlarken aslında salgının çok uzak yerlerde Habeşistan ve Mısır’da başladığını söyleyerek girer söze. Salgın yabancıdır, dışarıdan gelmiştir, kötü niyetli birileri getirmiştir onu. Salgını kimin getirdiği yolundaki söylentiler ise her zaman en yaygın olan ve merak uyandıranıdır. Esrarengiz bir tavırla. Manzoni Nişanlılar da Ortaçağ’dan bu yana veba salgınlarında halkın hayal gücünde sürekli canlanan kişiyi, bir “bulaştırıcı” yı anlatır: Kötü niyetle geceleri vebalı bir sıvıyı kapı kulplarına, çeşmelere süren bulaştıran bu şeytani kişiyle Milanolular geceleri karşılaşır, onun hakkında her gün yeni söylentiler çıkarırlar. Ya da kilisede yorgunluktan yere oturan bir ihtiyar adam, bir kadının ihbarı üzerine paltosunu sürerek kiliseye veba bulaştırmaya çalıştığı için kalabalık tarafından dövülür, linç edilir.

Rönesans’tan günümüze bütün veba salgını anlatılarında bu tür beklenmedik telaş, denetlenemeyen şiddet ve söylenti patlamaları ve isyanlar olağandır. Marcus Aurelius da Roma Tanrılarını kutsamadıkları için Roma İmparatorluğu’ndaki Hristiyanları çiçek hastalığı salgını yüzünden suçlamıştır. Veba salgınları sırasında Yahudilerin kuyulara zehir attıklarını iddia ederek Yahudileri suçlamak hem Hristiyan Avrupa’da hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda yaygındı.

Acının, ölüm korkusunun, metafizik endişenin derinliği ve bilinmezlikler veba tarihlerinde ve anlatılarında halkın duyduğu öfkenin ve siyasi suçlamanın derinliğini de belirler. Eski veba salgınları gibi Covid 19 salgınında da asılsız söylenti ve milliyetçi, bölgeci suçlamalar olayların gelişiminde önemli oldu. Sağ sosyal medyanın yalanları büyütme yeteneğinin de etkisi vardır bunda. Ama bugün geçmişe göre çok önemli bir fark var, hiç unutmayalım: Bugün yaşadığımız salgın hakkında, eski salgınları yaşayanların bildiklerine kıyasla çok daha fazla doğru bilgi sahibiyiz. Bugünkü haklı ve büyük korkumuzun eskiye oranla farkı da bu. Söylentilerle değil, doğru bilgilerle korkuyoruz.

Dünya haritalarının ve yerel haritaların üzerindeki kırmızı noktalarının gittikçe çoğaldığını ve büyüdüğünü gördükçe kaçacak yerimizin kalmadığını anlıyor ve hayal bile etmeden korkuyoruz. Geometrik yükselen ölüm sayısı çizgilerinin bir türlü istediğimiz gibi kıvrılmamasından, kaçınılmaz sonun yaklaştığından endişe ediyor, korkuyoruz. Küçük İtalyan şehirlerinden krematoryumlara giden cesetlerle dolu büyük, kara askeri kamyonlar kafilesinin videosuna yaklaşmakta olan kendi cenazemize bakar gibi bakıyoruz.

Rönesans’tan yirminci yüzyılın başındaki üçüncü veba pandemisine kadarki salgınlarda kurbanlar hastalığın nerede, nasıl yayıldığını, ne derinlikte olduğunu söylentilerden ancak tahmin ederek öğrenebiliyorlardı.1665 Londra salgınında günlük toplam ölüm sayılarını ilan ediyorlardı ama okuma yazma bilmez çoğunluk gazete, radyo, televizyon ve internetsiz bir dünyada tehlikenin yerini, boyutunu ve verebileceği acıyı ancak hayal ederek çıkarıyordu. Bu hayaller herkesin korkusuna kişisel bir ses, yerel, dini, efsanevi bir şiir veriyordu.

Bugünkü güçlü korkumuz ise hayal gücüne ve kişiselliğe yer bırakmıyor ve kırılgan hayatlarımızı ve insanlığımızı şaşırtıcı bir şekilde birbirine benzetiyor. Öte yandan korku hem ölüm fikri gibi bize kendimizi yalnız hissettiriyor, hem de herkesin aynı endişelerle yaşadığını gördükçe yalnızlığımızdan çıkıyoruz. Maskeyi nasıl ve nerede takmalı, bakkaldan gelen paketleri nasıl açmalı gibi endişelerimizin Tayland’dan NewYork’a bütün insanlık tarafından paylaşıldığını bilmek de yalnız olmadığımızı hatırlatıyor bize ve bir dayanışma duygusu gelişiyor. Korkumuzun gurur kırıcı yanını değil dayanışmaya açık alçakgönüllü yanını görmeye başlıyoruz.Televizyonda dünyanın büyük hastane kapılarının önündeki insanların görüntülerine bakarken de korkumu insanoğlunun geri kalanıyla paylaştığımı hissediyorum ve kendimi yalnız hissetmiyorum. Zaman geçtikçe korkumdan daha az utanıyor, onu daha akıllı buluyorum. Korkanların daha çok yaşamasının da gene bir salgın ve veba bilgeliği olduğunu hatırlıyorum.

Kısa sürede korkuya karşı iki türlü tepki gösterdiğimi, gösterdiğimizi anlıyorum: Bazen içime çekiliyor, yalnız ve sessiz kalıyorum… Bazen de alçakgönüllü olmayı ve dayanışmayı korkumdan öğreniyorum. Dayanışma duygusunun yalnızlaşıtırıcı içe çekilmeye karşı kaçınılmaz ilaç olduğunu hissediyorum. Bilgiye, yaşama dürtüsüne dayandığı ve bizi hayatta tutacak en akıllı şey olduğu için bu korkuyu olumlu bir şey olarak görüyorum.

Otuz yıl önce bir veba romanı yazmayı ilk kez düşlerken çıkış noktam da veba ve ölüm korkusuydu. Kanuni Süleyman zamanında Habsburgların Osmanlı elçisi parlak yazar ve gözlemci Ogier Ghiselin de Busbecq 1561’de İstanbul’daki veba salgınından kaçmak için altı saat uzaktaki Büyükada’ya sığınmış ve İstanbul’da yeterince karantina tedbirleri almayan Türklerin dinleri İslamiyet yüzünden ‘kaderci’ olduğuna hükmetmişti.

Daniel Defoe de, Busbecq’ten yaklaşık bir buçuk asır sonra 1722’de yayımladığı ve 57 yıl önceki 1664-65 Londra salgınını anlatan romanında “Türkler ve Müslümanlar kadere ve her kişinin kaderinin aslında daha önceden belirlendigine (alnına yazıldığına) inanırlar” diyerek aynı Türk-Müslüman kaderciliğine dikkat çeker.

Kaderci olsunlar olmasınlar Osmanlı İmparatorluğu’nda eski salgınlarda Müslümanlara karantinayı benimsetmek Hristiyanlara benimsetmekten daha zordu. Çünkü karantinaya karşı, esnafın ve köylünün her yerdeki ticari şikâyetlerine Müslüman toplumlarda bir de kadınların ve ev içinin mahremiyeti konusu eklenir. Yirminci yüzyılın başında Müslümanlar önce “Müslüman doktor, isteriz” diye şikâyet ediyorlardı çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nda bile doktorların çoğu Hıristiyandı. Daha sonra “Karantina istemeyiz” diye isyan etmeye başladılar.

1850’lerden itibaren buharlı vapurlar yaygınlaşırken Hicaz’a hacca giden hacılar dünyadaki salgın hastalıkların en büyük taşıyıcısı ve yayıcısı oldular: Bütün bu sorunları ve Hicaz’a giden hacı trafiğini kontrol edebilmek için İngilizler yirminci yüzyılın başında İskenderiye’de dünyanın bir numaralı karantina yönetim noktalarından birini kurmuşlardı. Bütün bu tarihi durumlar, Müslümanlar hakkında yalnız “kaderci” önyargısını değil, diğer Asyalılarla birlikte onların hastalığın ve salgının hem kaynağı, hem de taşıyıcısı olduğu görüşünü yaygınlaştırdı. Suç ve Ceza’nın sonunda kahraman Raskolnikov bir veba düşlerken de işte bütün bu edebiyat geleneğinin bir parçasıdır: Raskolnikov, “Bütün dünyanın, Asya’nın derinliklerinden Avrupa’ya gelen korkunç ve yeni bir veba salgınına mahkûm olduğunu hayal etti” diye yazar Dostoyevski.

17 ve 18. yüzyıllarda haritalarda Batı dışı dünyanın başlangıç noktası olan Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırını çizen şey kabaca Tuna nehri idi. Kültürel-antropolojik sınırını çizen şeyse veba, yani Tuna’nın doğusunda vebaya yakalanma ihtimalinin çok daha yüksek olması idi. Burada Doğu ülkeleri ve Asya’ya veba ve kadercilik atfedilişi kadar, veba ve salgınların Doğu’nun ve Asya’nın karanlık derinliklerinden geldiği basmakalıp bilgisi de tekrarlanır.

Ama pek çok anlatıdan gördüğümüz, anladığımız kadarıyla en büyük veba salgınları sırasında İstanbul’da cenaze namazları kılınıyor, herkes birbirine taziye ziyaretine gidip, öpüşüp ağlaşıyor, hastalığın neden, nasıl geldiğinden çok, diğer cenaze ve namazlara hazırlık yapılıyordu. Bugünkü Koronavirüs salgını sırasında ise Türkiye hükümeti laik bir kararla salgından ölenlerin cenazelerini yasakladı ve cuma günleri hep birlikte büyük kalabalıklarla kılınan cuma namazları sırasında camilerin kapılarını hiçbir tartışmaya fırsat vermeden kapayıp kilitledi. Diğer şaşırtıcı şey hükümetin sessizce ve hızla aldığı bu radikal laik önlemlere toplumda bir karşı çıkış olmaması. Korkumuzun büyük ama akılcı ve anlayışlı olduğunu gösteriyor bu. Bu korkuyu, bu acıyı bir daha yaşamak istemiyorsak bundan sonra böyle bir salgını durduracak siyasi bir otorite kurulması şart. Bu hayal ise içimizdeki korkunun verdiği alçakgönüllülük ve dayanışma duygusuyla ancak mümkün olabilir.

08:02 Eduardo Galeano: Kadınlar / Çeviren Süleyman Doğru / Sel Yayıncılık

“Kabilemizin hikâye anlatıcısı” benzersiz yazar Galeano’ nun yeryüzündeki harikulade konukluğundan bizlere kalan son eserinden her sabah bir hikâyeyi Açık Gazete’nin açılışında okuyarak güne başlamanın hepimize iyi geleceğini düşünüyoruz.

08:30 – 08:45 Korona Günleri: Selim Badur’la Hafta İçi Her Gün

selim-badurla-korona-gunleri-24.04.2020

Korona Günleri

***

24 Nisan 2020

ABD’de otopsi sonuçları açıklanmaya başlandı, ölümler bilinenden önce başlamış. Fransa’da orta okullar açılacak, karar ailelerde. Britanya’da hayatını kaybeden sağlık çalışanlarının yarısını göçmenler oluşturuyor. En az iki belirti gösteren kişilerin yüzde 60’a yakını sokağa çıkıyor.

08:55 – 09:00 Psikoçöküntü Günlükleri / Yazan: Franco Bifo Berardi, Çeviren ve Okuyan: Serhan Ada

ar-arsiv-psikocokuntu-gunlukleri_24.04.2020

Franco Bifo Berardi’nin salgın notları “Psikoçöküntü Günlükleri”nden seçmeler yazarın izniyle, Serhan Ada’nın Türkçesi ve sesinden Açık Radyo yayınında.

***

13 Mart

Esprili bir tip Facebook profilime şu cümleciği post etmiş: Ee BIFO, emeği ortadan kaldırdılar.

Gerçekte emek yalnızca az sayıda insan için ortadan kalktı. Sanayi işçileri, maske ya da başka bir koruma olmaksızın birbirlerinden yarımşar metre uzaklıkta, her zamanki gibi fabrikaya gitmek zorunda olduklarından isyan halindeler.

Çöküş ve sonra uzun tatil. Nasıl çıkacağımızı kim söyleyebilir?

Birilerinin öngördüğü gibi, buradan mükemmel bir tekno-totaliter durumla çıkabiliriz. Timothy Snyder Kara Yeryüzü (Black Earth) kitabında, totaliter rejim için, herkesin hayatta kalıp kalmamasının söz konusu olduğu bu uç olağanüstü  halden daha iyi bir koşul olamayacağını anlatıyor.

AIDS fiziksel temasın uzaklaşması ve temas içermeyen iletişim platformlarının ortaya çıkışı için gereken koşulu hazırladı: AIDS olarak adlandırılan psişik mutasyon interneti hazırladı.

Şimdi de bireylerin sürekli izolasyon halinde olacağı bir hale geçebiliriz ve yeni kuşak öteki beden korkusunu içselleştirebilir.

Ancak terör nedir?

Terör hayal edilenin hayal gücünü tümüyle egemenliği altına aldığı durum. Hayal dünyası, kolektif zihnin fosil enerjisi, deneyimin oraya bıraktığı imgeler, hayal edilenin sınırlanması. Hayal gücü ise, yenilenebilir ve önyargıdan arınmış enerji. Bir ütopya değil ama, mümkün olanların yeniden kombinasyonu.

Önümüzdeki zamanda bir yol ayrımı var. Oradan daha düne kadar düşünülemez olan bir imkânı hayal ederek çıkabiliriz. Bu da gelirin yeniden dağıtılması ve çalışma süresinin azalması. Eşitlik, azla yetinme, büyüme paradigmasından vazgeçme, toplumsal enerjilerin araştırma, eğitim ve sağlığa yatırılması.

Neoliberalizmle, halk sağlığından kesintilerle, sinirlerin aşırı sömürülmesiyle koşullanan bu pandemiden nasıl çıkacağımızı bilemeyiz. Kesinlikle büsbütün yalnız, saldırgan ve rekabetçi çıkabiliriz.

Ama büyük bir kucaklama isteğiyle de çıkabiliriz: Dayanışmalı sosyallik, temas, eşitlik.

Virüs hiçbir siyasal vaazın doğuramayacağı bir zihin sıçramasının koşulunu yaratıyor. Eşitlik yeniden sahnenin ortasında. Onu gelmekte olan zamanın çıkış noktası olarak hayal edelim.

09:00 – 09:30 Cuma Sezin Öney’le Seyyare: Türkiye ve Dünya Olayları Arasında Paralellikler, Karşılaştırmalar

seyyare-20200424

Seyyare kayıt arşivi

09:30 – 10:00 Cuma Alp Ulagay ile Spor

spor-20200424

10:00 – 10:30 İklim Acil / Dünya Acil Durum ilan ediyor / Can Tonbil

iklim-acil-20200424

Gençler sokağa çıkıyor, yurttaşlar haklarını talep ediyor. İklim Acil, iklim aktivistleri ile beraber yeryüzündeki iklim mücadelesine panoramik bir bakış atıyor.

10:30 – 11:00 Tohumdan Hasada Ekolojik Yaşam / Leyla Aslı Ünlübay

tohumdan-hasada-ekolojik-yasam-20200424

facebook.com/bugdaydernegi/

Tohumdan Hasada Ekolojil Yaşam kayıt arşivi

***

Sağlıklı gıda herkesin hakkı.

Buğday Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Leyla Aslan Ünlübay’ın hazırlayıp sunduğu Tohumdan Hasada Ekolojik Yaşam Programı’nda bu hafta, sağlıklı gıdaya erişim hakkımızı konuşuyoruz.

Ziraat Yüksek Mühendisi Neslihan Şimşek’in konuk olduğu programımız yarın (24 Nisan) saat 10.30’da Açık Radyo’da. (94.9)

📻 Radyonuz Açık olsun!

Açık Radyo’yu internetten dinlemek için: acikradyo.com.tr

Kaçıranlar, daha önceki programların kayıtlarına buradan ulaşabilirler: bit.ly/tohumdanarşiv

#BuğdayDerneği #TohumdanHasadaEkolojikYaşam #AçıkRadyo

Fotoğraf açıklaması yok.

11:00 – 12:00 Hikâyenin Her Hali / Hayata dair cinsiyet-aşırı sohbetler / Aslı, Ayşe Gül, Didem, Kristen, Özlem ve Sema

hikayenin-her-hali-20200424

Hayatın ‘olağan akışında’ normalleşen, olağan gözüken, ‘eşyanın tabiatı gereği’ akıp gidenleri, cinsiyet-aşırı sohbet masamıza koyuyoruz. Gündemi kentte, kırda, sokakta, fabrikada, evde, mahkemede, sinemada, müzikte takip ederken, gündeme gömülen hafızayı da hikâyelerle kazıyoruz. Bugünü kadim zamanlarda arayabiliyoruz, başımızın çaresine tarihsiz antik hikâyelerin penceresinden de bakıyoruz. Program, misafirleriyle olağanda olağanüstüyü, düzende darmadağını, dertte dermanı, yasta gücü, birlikte farkı aşındırıp, kamplara bölünmüşlerin peşinden gidiyor. Masamız kalabalık, masamız renkli. Masa da, masaymış ha!

***

Konuk Hacer Foggo

***

Salgın günlerinde dip yokluk: En büyük ihtiyaçlar neler ve nasıl yardım yapılabilir?

Aa
+

Derin yoksulluk; açlık sınırının altında yaşayan, düzenli bir geliri ve iş güvencesi olmayan, geçici işlerde çalışan, günlük kazanan ve barınma, yiyecek, temiz su, sağlık ve eğitim ve gibi temel ihtiyaçlardan ciddi olarak yoksun bireyler ve ailelerin içinde bulunduğu kronik bir dip yokluk durumudur.

Hikâyenin Her Hali

Hikâyenin Her Hali

podcast servisi: iTunes / RSS

Hikâyenin Her Hali’nin bu haftaki konuğu Derin Yoksulluk Ağı’ndan Hacer Foggo idi. Foggo, derin yoksulluk yaşayan ailelerin salgın günlerinde en fazla gıdaya ve temel hijyen malzemelerine erişememe sorunları ile karşı karşıya olduğunu belirtti: “Derin yoksulluk içinde yaşayanların gelecek planları yapma imkanları da yoktur ve o yüzden bu gibi koşullarda doğan çocuklar yetişkin olduklarında da bu durumu kendi kurdukları ailelerinde devam ettirirler. Salgın günlerinde derin yoksulluk yaşayan aileler şu anda en fazla gıdaya ve temel hijyen malzemelerine erişememe sorunları ile karşı karşıyalar.”

İnsan hakları aktivisti Foggo şöyle devam etti: “Özellikle sosyal güvenceleri olmayan yaşlılar, katı atık toplayıcılığı, çiçekçilik, seyyar satıcılık, berber çıraklığı, terzilik, garsonluk, gündelikçilik ve benzeri işlerde çalışarak günlük kazançla geçinmeye çalışanlar salgın döneminde gıdaya erişimde zorlanmaya başladılar. Bizler de yaklaşık 15-20 yıldır sahada takip ettiğimiz bu aileleri bu dönemde de yalnız bırakmamak için “Derin Yoksulluk Ağı” olarak #EvindenDeğiştir adı ile bir kampanya başlattık. 18 Mart’dan bugüne kadar bu durumda 1000’in üzerinde aileye online alışveriş aracılığı ile para toplamadan, bağış almadan çoğunluğu yakın çevremizden oluşan destekçilerimizle gıda erişimi sağladık, 200 aileye bebek bezi ve mama erişimi sağladık.”

‘Yerel yönetimler önemli’

Foggo, derin yoksulluk yaşayan ailelerin zorluklarını ise şöyle sıraladı: “Şu ana kadar yaptığımız gözlemler şöyle, derin yoksulluk koşullarında yaşayan aileler;

-Gıdaya erişimde zorluk çekiyorlar,

-Kiralarını, faturalarını ödeyemiyorlar,

-Çocuklar tek odalı evlerde TV, internet erişimi olmaksızın eğitime devam edemiyorlar,

-Bebekli anneler, mama ve çocuk bezine erişimde zorlanıyorlar,

-Temizlik maddeleri pahalı olması nedeniyle tükenmesi durumunda tekrar alınamıyor.

Bu nedenlerle yereldeki sorun ve ihtiyaçları belirlemek ve karşılamakta yetki sahibi olan yerel yönetimlerin böyle olağanüstü durumlarda aldıkları sorumluluklar, uyguladıkları politikalar önem kazanıyor.”

Neler yapılabilir?

Derin yoksullukla mücadele eden aileler için ise Foggo şunları önerdi:

– Sokakta yaşayan veya yaşadıkları yerlerde risk altında olan kişiler ve aileler için konaklama alanları sağlanması

– Temiz suya erişimi olmayan hanelere temiz su sağlanması,

– İhtiyaç tespitinin ardından düzenli beslenme imkânı bulunmayan hanelere düzenli sıcak yemek servisinin başlatılması,

– Çocuklu aileler için çocuk bezi, çocuk maması, okuma kitabı ve oyuncak sağlanması,

– Sabun, deterjan gibi temel temizlik malzemesinin hanelere ulaştırılması.

12:00 – 13:00 Caz Türbülans / Recep Şencan / Cazda serbest dolaşım

12:55 – 13:05 Yerdeniz Öyküleri – Tehanu / Okuyan: Tolga Korkut

Amerikalı usta yazar Ursula LeGuin 22 Ocak 2018’de aramızdan ayrıldı. Yazarın Çiğdem Erkal çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan 6 kitaplık kült fantastik serisi Yerdeniz Büyücüsü’nün dördüncü kitabına bir süre önce başladık. Ne zaman biter, orası hâlâ meçhul.

13:00 – 14:00 Önce Sağlık / Ayşegül Tözeren, Betigül Öngen ve Selim Badur

once-saglik-20200424

Kış yaklaşıyor ve havalar her defasında daha da kestirilemez oluyor. Önce Sağlık, her sefer olduğu gibi, bu kışın tekinsiz havalarında da nöbette.

***

Korona günlerinde ABD’de son durum: Prof. Ömer Küçük’le söyleşi

Aa
+

Önce Sağlık programında Selim Badur ve Ayşegül Tözeren’in konuğu Atlanta Emory Üniversitesi’nden Prof. Ömer Küçük’tü.

Önce Sağlık

Önce Sağlık

podcast servisi: iTunes / RSS

(24 Eylül 2020 tarihinde Açık Radyo’da Önce Sağlık programında yayınlanmıştır.)

Selim Badur: İyi günler sevgili Açık Radyo dinleyicileri, ben Selim Badur.

Ayşegül Tözeren: Ben Ayşegül Tözeren.

SB: 94.9 Açık Radyo’da yeni bir Önce Sağlık programında yine teknolojinin bize verdiği imkanları kullanarak herkes evinden bağlanıyor ve bugünkü konuğumuz uzaklardan programımıza katılmayı kabul eden bir hekim, Ayşegül tanıtacak kendilerini.

AT: Bu sefer en uzaklardan Atlanta’dan Emory Üniversitesi’nden Prof.Dr. Ömer Küçük bizimle. Özellikle onkoloji camiasının ürogenital sistem kanserleri konusunda tanıdığı bir isim ve tabii TUBİTAK’taki ödülüyle, TUBA’daki çalışmalarıyla Türkiye içinde de tanınan bir isim. Kendisi ile bu salgın döneminin Amerika’da nasıl yaşandığını konuşacağız, çünkü biz sadece basından duyduğumuz bilgilerle Amerika’da neler olduğunu öğrenmeye çalışıyoruz, bir de Trump’ın açıklamalarıyla. Belki bugün içeriden öğreneceğiz. Bu programdan önce Selim hocayla Ömer hoca konuşuyorlardı, galiba Ömer hocanın olduğu üniversitede CDC’ye çok yakınmış, yani bulaşıcı hastalıklarla ilgilenen birimine Amerika’nın. Ömer hocam nasıl gidiyor korona günleri Amerika’da?

Ömer Küçük: Günaydın Ayşegül Hanım, Selim hocam.

SB: Günaydın hocam sağ olun katıldığınız için, çok teşekkür ederiz.

ÖK: Herhalde orada ‘tünaydın’ burada ‘günaydın’.

AT: Evet.

ÖK: 7 saat fark var aramızda. Amerika’da ne yazık ki durum iyi değil, duyduğunuz gibi salgın çok hızla ilerlemekte, neredeyse 1 milyon vakayı buldu, 900 bini geçti şu anda ve ölü sayısı da 50 bini geçmek üzere. İlk vaka Amerika’da tam 3 ay önce, 20 Ocak’ta rapor edilmişti ve 3 ay içinde 1 vakadan 900 bin vakaya çıktı. Bu hastalığın ne kadar çabuk yayıldığını gösteren bir rakam. Tabii birçok önlemler alınmaya başladı ama ne yazık ki geç kalındı. Amerika bu işe daha çabuk başlasaydı, ilk vaka yayınlandığı zaman gerekli önlemler alınsaydı bugün 900 bin kişi bu hastalıkla savaşmayacaktı ve 50 binin üzerinde insan kaybedilmeyecekti. Şu anda durum çok kötü ve birçok yerde hastaneler yetersiz kalıyor ama artık yavaş yavaş kontrol altına alınmaya başladı.

SB: Hocam bunda geç kalmanın yanısıra, baştan beri yönetimin bir takım yaklaşımındaki hatalar da ön planda herhalde?

ÖK: Evet.

SB: İzlediğimiz kadarıyla, benim özellikle 81-82 yıllarından itibaren yakinen izlediğim NIH’in önde gelen isimlerinden Dr. Fauci ile Başkan Trump’ın galiba çekişmesi vardı değil mi televizyonlardan öyle yansıyor bize?

ÖK: Evet.

SB: Kendisi iyi bir bilim insanıdır bilebildiğim kadarıyla AIDS konusundaki çalışmalarından.

ÖK: Evet, Fauci bu enfeksiyon hastalıklarının NIH’deki başkanı ve 30 seneden fazla orada bulunan bir bilim insanı. Kendisi büyük saygınlığı olan ve herkes tarafından sayılan bir insan dünyaca. Ne yazık ki onların önerilerine fazla önem verilmedi 3 ay önce ve Başkan Trump ve onun hükümeti yanlış kararlar aldılar. Önce bunu küçümsemeye çalıştılar, önemsemediler ve halkı bilinçlendirmediler, tam tersine “bu küçük bir şey, biz bu işi kolaylıkla yeneriz” falan gibi yanlış şeyler söylendi. Bu yüzden de çabucak yayıldı hastalık. Şimdi artık tam tersi söyleniyor ama geç oldu.

SB: İlginç önlemler ya da söylevler sürüyor Amerika’daki, örneğin sınırlarını sanıyorum kapattı Amerika, en azından göçmen alımını 60 gün kadar durdurdu.

ÖK: Evet.

SB: Bir yandan da Amerika’da birçok eyalette Trump’ın politikasını destekleyip ‘bu kısıtlamalar kaldırılsın’ yürüyüşleri, protestoları var. Bunların boyutu nedir? Önemli bir kesim mi böyle protestolar yapıyor yoksa azınlıkta mı kalıyorlar?

ÖK: Şimdilik azınlıkta kalıyorlar, birkaç eyalette bu gibi gösteriler oldu, Başkan Trump’ın destekleyicileri tarafından. Ne yazık ki yine Trump bunları kendisi de onlara destek oldu bir yerde. Söyledikleri sözlerle onların bu gibi gösterileri yapmalarını istedi. Bu çok yanlış bir hareket, birçok eyalet bunun yanlış olduğunu söyledi ve Trump artık bu konuda desteğini gittikçe kaybediyor.

SB: Ayşegül senin soruların var mı Ömer hocaya? Benim birkaç sorum daha var ama istersen senin soruların ile devam edelim.

AT: Ben şu andaki önlemleri merak ediyorum, şu anda Amerika’da hangi önlemler alınmış durumda? Geç kalmış, bir de ne kadardır bu önlemler şu anda hayatınızda?

ÖK: Birkaç haftadır birçok eyalette biliyorsunuz dışarıya çıkma yasağı geldi, yani yasak demeyelim de kısıtlamalar geldi. Eğer gerekli mesela sağlık alanında çalışmıyorsanız veya bazı alanlarda mesela güvenlikle ilgili alanlarda çalışmıyorsanız dışarıya çıkmamanız öneriliyor. Bunun halk tarafından benimsendiğini görüyoruz, birçok insan işe gitmeyip evinden, uzaktan elektronik olarak yapıyor işini. Bütün okullar kapatıldı ve öğrencilere uzaktan eğitim veriliyor. Bunlar birçok eyalette birkaç hafta önce başladı ama daha önce başlayan eyaletler de oldu, mesela California, Washington gibi yerlerde, New York’ta, bunlar daha da erken başladı ve halen devam etmekte. Bazı eyaletlerde hastalık sayısı azalmaya başladı, şimdi artık “ne zaman açabiliriz, kısıtlamaları ne zaman daha biraz gevşetebiliriz?” diye bazı eyaletlerde kararlar veriliyor. Örneğin bizim eyaletimiz Georgia eyaletinde bugün bazı kısıtlamalar kalkıyor ama bence bu çok erken, büyük ihtimalle bu kısıtlamalar kalkınca hastalık yine artacak, tekrar kısıtlamaları geri getirmek zorunda kalacaklar.

SB: Bu söylediğiniz son nokta çok önemli ve çok katılıyorum, gerçekten bir takım ekonomik kaygılarda, Avrupa’daki bazı ülkeler de yavaş yavaş bu kısıtlamaları gevşetmeye, kaldırmaya başladılar. Sanıyorum bazı bilim insanlarının söylediği “ikinci dalga gelebilir aman dikkat edin, bu kadar erken kısıtlamaları kaldırmayın” yaklaşımı haklı çıkaracak ne yazık ki olumsuz sonuçlar doğurabilir. Eyaletlerden bahsettiniz, aslında bütün ülkeyi kapsayan bir takım uygulamalara geçilmiyor sanıyorum Amerikan sisteminde, eyaletler aldıkları önlemleri kendi bölgeleri için karar alıp uygulayabiliyorlar değil mi? Trump pek müdahale edemiyor galiba?

ÖK: Evet. Trump bütün ülke için bazı önerilerde bulunuyor, tabii genellikle birçok eyalet buna uyuyorlar ama bazı eyaletlerde uyulmuyor, özellikle kuzeybatıdaki bazı eyaletlerde bu kurallar uygulanmadı ve orada da hastalık daha çabuk yayılmaya başladı.

SB: İlginç tabii, ülkelerin uygulamaları farklı oluyor yani Başkan Trump’ın söylevlerini dinlemeyen yetkilileri, valilikleri görevden alıp kayyum atayamıyor galiba orada!

ÖK: Yok burada sistem biraz farklı, evet değişik seçimlerle seçiliyor buradaki eyaletlerdeki yöneticilerle Kasım’da yapılacak bütün Amerika’yı kapsayan seçimler belki bu durumu değiştirecek.

AT: Acaba seçim nasıl olacak böyle bir salgın durumunda?

ÖK: Bu da önemli bir konu, bazı eyaletlerde mesela Wisconsin eyaletinde seçim yapıldı birkaç hafta önce ve seçimden sonra vaka sayısı hemen arttı. Bu seçimi postayla yapmak isteyenler oldu ama eyalet valisi bunu istemedi, kendisi Trump taraftarı bir başkan ve öyle olunca eyaletteki hasta sayısı birden arttı. Bunu genel seçimlerde de uygulamak isteyenler var, “herkes postayla oyunu kullanabilsin” diyenler var. Bu akım şu anda biraz artmakta, inşallah ilerideki seçimler daha çok insanın mektupla, örneğin ben mektupla oyumu kullanacağım. Bunun için bir belge alıyorsunuz ve almak çok kolay, hepsi online, internette yapılabilecek şeyler ve o belgeyi aldıktan sonra size oy pusulası gönderiliyor, evinizde dolduruyorsunuz, koyuyorsunuz, gönderiyorsunuz. Bu şekilde yapılırsa bence çok daha iyi olacak.

SB: Demin verdiğiniz Wisconsin örneği çok önemli, seçimi mektupla değil, internet kanalıyla değil oy pusulasıyla gidip seçim sandığına atmak, bu arada oluşturulan kuyruklar, yani “küçük de olsa bir günlük önlemlerden vazgeçilmesi gevşemesi anında Wisconsin’de olgu sayısının arttığını beraberinde getirdi” dediniz. Bu çok önemli bir gösterge aslında değil mi?

ÖK: Evet gerçekten orada bu oyların verildiği yerde çalışanlardan ölenler oldu. Bunların orada hastalığa yakalandıkları da ortaya çıkarıldı. Bu gibi kararları alan insanlar büyük ihtimalle mahkemeye verilecekler, bunlar hakkında soruşturma açılacak ve “siz nasıl bu insanların ölümüne sebep olabilirsiniz?” diye birçok hukuki işlemler yapılacak.

SB: Ben doğrusunu isterseniz çok önemsedim bu anlattıklarınızı, demek ki bir takım Avrupa ülkelerinde, Amerika’da olsun okulların açılması, ticaret alanlarının biraz daha serbest hareket etmesinin kararları anında hemen hastalığın alevlenmesine ve olgu sayısındaki artışa, hastaların bazılarının da kaybedilmesine yol açacak çok önemli bir gösterge. Aslında bu söyledikleriniz bir örnek olmalı.

ÖK: Evet katılıyorum, bence bazı yetkililerin sorumsuzca hareketleri hastalığın yayılmasına ve insanların ölmesine sebep oluyor.

AT: Evet, ikinci dalga salgın hastalıklarda beklenen bir durumdur ama bu ‘fake’ sahte bir ikinci dalga gibi bile görünebilir ve salgın yönetiminde de bu sıkıntı oluşturabilir. Çünkü önlemleri gevşettiğiniz için yeniden yükselir ölümler ve bu sahte bir ikinci dalga imajını doğurabilir özellikle epidemiyologların ve halk sağlıkçılar açısından. Bu kadar erken önlemlerin gevşetiliyor olması hele Amerika gibi bu kadar çok vakanın görüldüğü yerde beni çok şaşırttı doğrusu. Bu önlemler gevşetildiğinde toplu olarak yapılan etkinlikler gibi konularda da gevşetme bekleniliyor mu?

ÖK: Henüz eyaletler bu konuda kendi durumlarını değerlendirmekte ve bazı eyaletlerde daha gevşek davranılıyor. Tabii California ve New York gibi eyaletlerde bu kısıtlamaların gevşetilmesi çok daha uzun zaman alacaktır çünkü oralarda durum o kadar kötü ki tekrar bir ikinci dalganın gelmesi çok kötü olacak. Nüfusu daha az olan bazı eyaletlerde ise kısıtlamalar daha erken kalkabilir.

SB: Hocam biz bu programı yaparken 3 tane müzik arası veriyoruz, sizi 2 dakika dinlendirelim. ABD’den seçtiğimiz sanatçılar var bugün programdaki müzik aralarında. İlk parçayı Pete Seeger seslendirecek “Turn, turn, turn”.

ÖK: Tamam.

SB: 94.9 Açık Radyo’dayız, Önce Sağlık programında ABD’den Prof. Dr. Ömer Küçük’le söyleşimizi sürdürüyoruz. Ayşegül sorun var mı?

AT: Evet var, bir de hekimlerin koronavirüsle enfekte olmaları konuşulan önemli bir konu. Amerika’da koronavirüsle enfekte olan sağlık çalışanı var mı ki muhakkak vardır, bunlar ne düzeyde? Bir de şunu sormak istiyorum, Amerika’da sağlık çalışanlarına belli sürelerle koronavirüs testi yapılıyor mu? Bununla ilgili bir takip gerçekleştiriliyor mu?

ÖK: Evet, Amerika’da sağlık çalışanlarında da ne yazık ki çok enfekte olanlar var ve hayatını kaybedenler var, hem hekimler arasında hem de hemşireler ve diğer sağlık personeli arasında. Özellikle bazı eyaletlerde New York’ta en önemlisi orada çok vakalar oldu hekimler ve sağlık görevlileri arasında. Amerika’nın en yetersiz kalan konularından biri de testlerin yapılmamasıydı. Dünyanın her yerinde daha hızlı test yapılırken, örneğin Almanya’da, Güney Kore’de, Çin’de, Türkiye’ye ve başka ülkelerde fazla test yapılırken Amerika’da bu konu çok yavaş gitti ve test yapılmaması hem hastalığın daha hızlı yayılmasına yol açtı, hem de hastanelerde sağlık görevlilerinin riskinin artışına sebep oldu. Ancak şimdi bugünlerde artık yeteri derecede yapılabiliyor ama çok geç kalındı, 3 ay geç kaldık bu konuda, eğer bu testleri yapmaya daha erken başlayabilseydik hem sağlık personeli korunurdu hastalıktan hem de yayılması önlenirdi. Bu çok önemli bir konu, bu konuda biliyorum Almanya ve Güney Kore çok iyi işler yaptı, onları örnek almamız lazım.

AT: Evet yaygın test Dr. Tedros’un söylediği bir konuydu Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Koordinatörü, bir de sanıyorum Amerika ile DSÖ arasında bir sürtüşme başladı son dönemde?

ÖK: Evet o sürtüşme Trump’ın kendisinden başka herkesi suçladığı için;  tabii ki Amerika’daki bu koronavirüs salgınının bu kadar fazla ilerlemesi, bu kadar insanın ölmesi Trump’ın verdiği kararların sonucunda oldu. Trump her zaman olduğu gibi sorumluluk almak istemiyor, kendisi sorumluluk alacağı yerde Çin’e veya Tedros’a, DSÖ’ye suçlamalar yapıyor. Tabii bu suçlamaların hiçbir bilimsel tarafı yok, tamamen politika.

SB: Peki bunların toplumda karşılığı var mı? Yani Trump’ın bu davranışı, daha ılımlı ya da daha Trump yandaşı gibi olan seçmenin üzerinde olumsuz bir etki yapıyor mu? Bunlar algılıyorlar mı yoksa başkanlarının haklı olduğunu mu düşünüyorlar?

ÖK: Umarım algılıyorlardır ama çok cahil insanlar var burada, bunlar Trump ne derse inanıyor ve onu suçlamıyorlar. Böyle bir toplum diyelim ki buradaki insanların %20’si gibi böyle bir grup var, Trump ne yaparsa yapsın, son derece açık bir şekilde yanlış bir hareket yapsa bile katiyen Trump’ı suçlamayan insanlar var.

SB: Hocam biraz önce alınan önlemlerdeki gecikmelerden, Başkan’ın ve yakın çevresinin hatalarından bahsettiniz. Onun dışında hiç Amerika’da sağlık sisteminin sorgulanması söz konusu oluyor mu? Acaba bu sağlık sisteminden gelen bir aksama ya da zamanında yeterli önlemlerin alınmamasında sistemin kendisinde bir hata var mı?

ÖK: Tabii ki sistemin kendisinde de büyük hatalar var, bunu düzeltmeye çalışanlar var, düzeltmek isteyenler var ama biliyorsunuz Amerika’da 50-60 milyon insanın sağlık sigortası yok. Bu çok kabul edilir bir durum değil ama buna rağmen Amerika’da birçok insan sağlık hizmetleri alamıyor çünkü sigortası yok. Daha önceki Başkan Obama bunu düzeltmek için bazı kanunlar çıkardılar ama Trump bu kanunların işlememesi için elinden geleni yapıyor ve özellikle yoksul insanların sağlık hizmetlerine ulaşmasını zorlaştırıyorlar. Bu da tabii ki sosyo ekonomik durumu iyi olmayan insanlarda daha fazla hastalık, daha fazla ölüme yol açıyor.

SB: Barney Sanders da galiba bu konuyu çok önemsiyor, sağlık konusu söylevlerinin başında gelen konulardan biriydi.

ÖK: Evet Sanders’ın dediği gibi bu kabul edilecek bir durum değil, dünyanın en zengin ülkesinde 50-60 milyon insanın sağlık sigortasının olmaması hiç kabul edilir bir durum değil ama dünyanın her yerinde, bütün ileri ülkelerde herkesin sağlık sigortası varken niye Amerika’da herkese sağlık sigortası yapamıyorlar. Bu inanılır bir durum değil ama maalesef doğru.

AT: Tabii burada sağlığın ne kadar sosyal bileşenlerle ilişkili olduğunu da görüyoruz; daha küçük bütçelere sahip ülkelerde sağlık hizmetine erişim daha farklı olduğu için çok daha iyi sağlık çıktılarıyla yönetebiliyorlar. Sağlığın sadece hastanede değil siyasi alanda da yönetilmesi gerektiğini gösteriyor. Benim merak ettiğim bir başka konu daha var sizin direkt alanınızla ilgili. Çok sayıda çalışma çıkıyor şimdi koronavirüs üzerine, covid-19 üzerine, onkoloji ve koronavirüs kesişiminde de çok yayın çıkıyor mu? Onkoloji vakalarında bunun görülme hızıyla ilgili veya başka bir konuda onkoloji ilaçlarının tekrar amaçlandırılmasıyla ilgili bu türlü ortak kesişimde de yayınlar çıkıyor mu Ömer hocam?

ÖK: Evet bu yayınlar da çıkmaya başladı yakında, 1-2 haftadır bazı yayınlar görmeye başladık. Onkoloji hastalarında koronavirüs hastalığının daha sık görüldüğünü, çünkü onkoloji hastaları biliyorsunuz bağışıklık sistemleri genellikle daha düşük olduğu için bu kemoterapi alan hastalarda özellikle mevzubahis. Bu hastaların bağışıklık sistemleri iyi çalışmadığı için herhangi bir virüse veya enfeksiyona maruz kaldıkları zaman hasta olmaları çok daha kolay oluyor. Onun için daha fazla vakalar görüyoruz, onkolojide çok daha dikkatli olmamız lazım hastaları korumamız için.

AT: Belirtiler açısından da çok çeşitli belirtilerle covid görüldüğü için sizlerin işi daha zor gibi görünüyor.

ÖK: Evet bazı hastaların gösterdikleri kansere bağlı belirtiler de covid’e benzeyebilir, bu yüzden çok daha dikkatli olmamız gerekiyor. En önemli şey bu covid için test yapılmasının daha fazla olması gerekiyor. Ne yazık ki bu yeni başladı çünkü daha önce söylediğim gibi 1-2 ay önce zaten elimizde test yoktu, bu hastalara yapabileceğimiz test yoktu.

SB: Hocam ben bir başka soru sormak istiyorum, benim ilgi alanım daha çok gelişmekte olan ülkelerdeki aşılama konusu; bu alanda ve bu covid-19 salgını sırasında birçok aile Afrika’da olsun Asya’da olsun çocuklarını sağlık kurumlarına götürüp aşılatmıyor.

ÖK: Evet.

SB: Bunun gibi başka hastalar da covid nedeniyle “aman sağlık kurumuna gitmeyeyim, buralarda çok fazla covid hastası var bulaşabilir” diyerek hastanelere gitmekten çekiniyorlar. Bu konuda ne yapıyorsunuz? Örneğin kemoterapi hastaları düzenli olarak farklı birimlere, hani covid hastalarının gelmediği birimlere alınıyor mu?. Nasıl bir organizasyon oldu? Bir değişim oldu mu acaba?

ÖK: Örneğin bizim hastanemizde klinikte gördüğümüz hastalar, onkoloji kliniğinde gördüğümüz hastalar, hastaneden ayrı bir ünitede kabul ediliyorlar ve onların hastanedeki hastalarla bir araya gelmesini önlüyoruz. Örneğin yapılan bazı bilgisayarlı tomografiler, MR çekilmeleri, nükleer scan’ler yapılacaksa bunların bazıları ertelenebiliyor. Böylece kanser hastalarının diğer hastalarla bir arada olmalarını önlemeye çalışıyoruz. Örneğin ben sadece klinikte çalışıyorum, hastane kısmına geçmiyorum çünkü hastane kısmında çok hasta var, covid’li hastamız var. Şu anda Emory hastanelerinde 200’ün üzerinde hasta var covid’li. Onun için biz hastane kısmına değil sadece poliklinik kısmında, kanser hastalarının geldiği kısımda görüyoruz hastalarımızı. Böylece onların hastalığa, enfeksiyona maruz kalmamalarını sağlıyoruz. Bazen aldığımız bazı tedbirlerle insanlarla daha az vakit geçirmelerini, daha az görüşmelerini sağlıyoruz.

SB: Peki Ayşegül bir müzik arası daha verelim istersen?

AT: Peki.

SB: Bu kez John Prine’dan bir parça dinleyeceğiz, kendisi kısa bir süre önce covid-19 nedeniyle yaşamını yitiren bir sanatçı. Seslendireceği parçanın adı ‘Sweet Revenge’. 94.9

SB: Açık Radyo’dayız, Önce Sağlık programında John Prine’da’ dinledik, “Sweet Revenge’ adlı parçayı seslendirdi ve biz Atlanta’dan Emory Hastanesi’nden Prof. Dr. Ömer Küçük’le söyleşimizi sürdürüyoruz ve Ayşegül’ün bir sorusu var.

AT: Amerika’daki doktorların ekipmanlarını nasıl, yeterli maskeye, ekipmana ulaşabiliyorlar mı?

ÖK: Şimdi yavaş yavaş ulaşabilmeye başladık, o da başta çok zor bulunuyordu, maske olsun, hekimlerin kendilerini koruyabilecekleri ekipman olsun çok azdı ve bunların bütün gün kullanılması gerekiyordu. Hatta bazıları aynı maskeyi 2-3 gün de kullanmak zorunda kaldılar ama şimdi artık maske ve ekipman konusunda da son birkaç hafta içinde iyi duruma gelindi, artık şu anda bir eksiklik olduğunu sanmıyorum.

AT: Bir başka sorum da veri akışı ile ilgili olacak; kaç ölüm var, kaç yaş grubunda ölüm var, hangi eyalette ölüm var? Bunların veri akışı nasıl oluyor sizlere veya tüm yurttaşlarına Amerika’nın?

ÖK: Genellikle her gün Başkan Trump’ın bu covid-19’la ilgili komitesi güncel rakamları veriyor ne kadar arttığını gösteren rakamlar bunlar. Her eyaletin kendi sağlık komitelerinde de bu sayılar her gün güncelleniyor. CDC’nin de bu konuda devamlı her gün güncellenen verileri var. İnsanlar genellikle bunlara CDC web sitesinden veya birçok yayın organlarının sitelerinden ulaşabiliyorlar. Johns Hopkins Üniversitesi’nin de çok iyi bir sitesi var devamlı güncellenen, bütün eyaletleri gösteren, bütün dünyayı gösteren, kapsayan veri tabanları var, bunu devamlı güncellemekteler.

SB: Evet Johns Hopkins’in sitesi bizlerindeTürkiye’den izlediğimiz, olup biteni anlamak için başvurduğumuz bir site. Hocam peki sizin görev yaptığınız Emory Hastanesi’nde siz meslektaşlarınızla, hastane yönetimiyle konuşuyorsanız nasıl görüyorlar, kısa vadede nasıl evrileceğini düşünüyorlar bu pandeminin?

ÖK: Henüz biz daha rahat duruma gelmedik, endişe seviyesi yüksek, şu anda platoya gelmek üzere, belki bu ay sonuna doğu platoya gelecek vaka sayımız. Eğer bu kısıtlamalar gevşetilirse bu platoya gelmesi daha geç olabilir, bu ay sonuna kadar umarım vaka sayıları artmak yerine azalmaya başlar. Tabii hastanemizde bütün hekimler bu konudan son derece rahatsız ama herkes hastaların bakımı için ne gerekirse yapıyor ve diğer elektif tedaviler, elektif cerrahiler hepsi iptal edilip hastaneleri ve yoğun bakım ünitelerini bu covid hastalarına hizmet verecek şekilde hazırlamakta.

AT: Benimki aslında Selim hocaya çok paralel bir sorum vardı, siz çok çok deneyimli, benim bildiğim kadarıyla 40 yılı aşkın sağlık geçmişi olan bir hekimsiniz. Bu dünyanın olan bitenine bu salgın hastalığın birden çıkışı -aslında birden değil tabii ki tahmin ediliyordu böyle durumlar- siz bu kadar deneyimli bir hekim olarak bu olup bitene nasıl bakıyorsunuz diye soracaktım. Yani o akademisyen ve o ‘title’ların dışında bu dünyaya nasıl bakıyorsunuz, neler değiştirecek?

ÖK: Bu Covid-19 enfeksiyonunun yayılışı pek beklenen gibi olmadı. Daha önce tabii böyle salgın hastalıklar oldu, biliyoruz, Ebola oldu, Zika oldu, H1N1, böyle virüsle ilgili salgınlar daha önce de oldu ama onların seviyeleri bu seviyelere çıkmadı ve daha kolay kontrol altına alınabildiler. Bu virüsün bu kadar hızlı yayılacağını gerçekten kimse öngöremedi, gerekli tedbirler bu yüzden alınamadı ama şu anda 160’ın üzerinde ilaç bu hastalık için araştırmalarda bulunuluyor. Yakında bir ilacın bulunacağından hiç şüphem yok, hatta 2 gün önce Çin’deki bir bio teknoloji şirketi yeni bir aşının bulunduğunu ve bunun maymunlar üzerinde denendiğini ve çok etkili olduğunu, hiçbir yan etkisi olmadığını gösterdi. Şu anda insanlar üzerinde klinik çalışmalar başlamış durumda, daha buna benzer birçok araştırmalar var, hem aşı hem tedavi konusunda birçok araştırmalar bizim üniversitemizde de bu araştırmalar yapılıyor. İnanıyorum ki önümüzdeki 6 ay içinde muhakkak bir değil birçok ilaç bu hastalık için elimizde olabilecek ve hastaları bunlarla tedavi edebileceğiz ama en önemlisi bir aşının bulunması, eğer aşı bulunursa zaten toplumu aşılayıp bunun yayılmasını önleyebiliriz ve insanların hasta olmalarını önleyebiliriz. Daha önce söylediğimiz gibi bazı insanlar aşı yaptırmak istemiyor kendi dinsel veya başka inançlarına göre, bazıları da hastanelere, kliniklere gitmek istemiyorlar hastalar orada olduğu için, virüse maruz kalmamak için. Bence aşı yaptırmak bu hastalığı önlemenin en kolay yolu, en etkili yolu, aşı olmadan zaten bu hastalığın önüne geçileceğini sanmıyorum, ancak o şekilde önleyebiliriz ve yenebiliriz.

SB: Hocam tabii aşı konusunda baştan beri herkes büyük bir ümitle aşıyı beklemekte ve aşının ne zaman çıkacağını, nasıl bir aşı olacağını, kimin çıkaracağını konuşuyor; ancak son zamanlarda doğal enfeksiyon sırasında oluşan antikorların kalıcı olup olamadığı, ne kadar süre kaldığı ve nötralize antikorların bizi enfeksiyondan ne kadar koruyacağı, acaba korur mu korumaz mı? tartışmaları ortaya çıkınca birdenbire ibre sanki aşıdan antivirallere doğru kaymaya başladı bu yayınlarda, en azından bazı yayınlarda. O nedenle aşı konusunda aslında çok merakla ve ilgili ama biraz da kuşkuyla beklemekteyiz, umarım yeni teknolojileri kullanarak uygun aşılar, etkin aşılar bulunur sizin de söylediğiniz gibi. Bilmiyorum bu antiviraller konusunda da 160 kadar molekülün denendiğini söylediniz, sanki oraya doğru gidiyor ibre, antivirallerden daha fazla bir umut bekleniyor.

ÖK: Evet, birçok ilaç antiviral, bazıları antiinflamatuvar, biliyorsunuz bu ölen hastaların ölmelerine sebep olan büyük bir sitokin artışı var vücutta; bu sitokinlerin artması bütün organları etkiliyor ve hastanın ölmesine yol açıyor. Tabii bu sitokinlere karşı geliştirilen birçok ilaç var, bunların bazılarının çok faydalı olduğu görüldü ilk araştırmalarda. Büyük ihtimalle birçok ilaç bu konuda kullanılacak ileride; hem sitokinleri önleyen ilaçlar, onları bloke eden ilaçlar, antiinflamatuvarlar, hem antiviral ilaçlar kullanılacak, bence sadece bir tek ilaç değil birçok ilaç bu konuda kullanılabilecek. Bu arada aşının önemini de belirtmemiz lazım, çünkü önemli olan hastalığın önlenmesi, bunun için de biz bu hastalığın bulaşmaması için aldığımız tedbirleri devam ettirmemiz lazım. Önümüzdeki yıl bu şekilde davranmamız ve temizliğe çok dikkat etmemiz, insanlarla fazla yakından kontak kurmamamız ve çok dikkatli olmamız gerekiyor. Aşı geliştirilse bile bazen biliyorsunuz grip aşısında olduğu gibi virüs her sene değişebiliyor ve başka bir virüs ortaya çıkabiliyor, biz bu aşıları da devamlı güncellemek zorunda kalabiliriz.

SB: Bu arada toplumda bu hastalığın plato evresine geçip sonradan da aşağı doğru inmesinde bu ‘herd immunity’ denilen toplumsal bağışıklığın ya da sürü bağışıklığının oluşumu önemli bütün klasik enfeksiyon hastalıklarında ve viral enfeksiyonlarda. Bu bildiğimiz bir gerçek ancak dün İsviçre’de yapılan bir çalışmada herhangi bir hastalık belirtisi vermeyen ama ‘subklinik olarak geçirdi mi acaba?’ diye yaklaşık 800 kişide antikor taraması yapılmış ve topluluğun sadece %5.5’inde antikor saptanmış. Bu şunu gösteriyor, belki de asemptomatik kişilerde yeterince antikor oluşmaması temas etmiş bile olsalar onların duyarlı halde kalmalarına yol açmakta. Onun için ben aşılar konusunda bir takım soru işaretleri var diye belirtmiştim. Yani bu toplumsal bağışıklığın o bildiğimiz klasik şekilde gelişmesi konusunda da bir takım soru işaretleri var galiba?

ÖK: Evet. Bir de önemli konulardan biri bu koronavirüse maruz kalan kişilerden hastalığı kapmasına rağmen hiçbir belirti göstermeyen birçok insan var.

SB: Evet.

ÖK: Özellikle genç insanlarda, sağlığı çok iyi ve genç insanlar hiçbir belirti göstermeyebiliyor vücudunda virüs olmasına rağmen ve bunlar kendileri hasta olmuyor ama hastalığı çok kolay yayabiliyorlar. Bu çok önemli bir konu çünkü örneğin New York’ta 3000 kişi üzerinde bir araştırma yapıldı, bunların her 5 kişiden birinde virüs olduğu saptandı.

SB: Evet o çok önemli tabii, bir de Santa Clara çalışması var galiba Amerika’da?

ÖK: Evet.

AT: Yani %20 gibi.

ÖK: Evet. Çok yüksek bir rakam çünkü New York’tan gelen rakamlara bakarsak %20 değil ama bu çalışma gösteriyor ki birçok vakayı biz tespit edemiyoruz. Amerika’da olsun dünyada olsun verilen rakamları 3 veya 4’le çarpın veya 5’le çarpın işte o zaman gerçek boyutunu anlayabilirsiniz.

SB: Hocam programın bitimine de çok az kaldı, ben sözü Ayşegül’e bırakacağım ama tek bir küçük sorum daha olacak, bu konvalesan serum, plazma kullanımı konusuna Amerika nasıl bakıyor?

ÖK: Bu konuda gerçekten iyi sonuçlar var ama aynı zamanda virüsün de geçmesi konusunda kaygılar var, serum verirken acaba bunun içinde virüs de geçebilir mi? Biliyorsunuz bu konvalesan serumun, iyileşen hastaların serumunun kullanılması ilk bizim üniversitede yapıldı, Emory Üniversitesi’nde; ilk Ebola virüslü Amerikalı bizim hastaneye yatmıştı ve iyileşti, onun serumu başka hastalarda kullanılmıştı ve etkili oldu.

SB: Ayşegül ben susuyorum artık sende sıra.

AT: Şu plazma olayı çok ilgimi çekti, onu dinliyordum ben de. Ömer hocanın vurgusu tabii hep aşıyaydı, Twitter’da da bir doktorun yazısı vardı “bu gördüğünüz aşısız bir dünyanın fragmanı sadece!” diyordu, aşıların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha aşısız kalınca anladık. Benim son soracağım soru Ömer hocaya şu, sanıyorum belli bir süre sonra plato çizmeye başladığında önlemler gevşetilecek, artık kişilerin otonomi, kendi özerk önlemlerini almaları gerekecek. Siz gevşetildiği zaman bir hekim olarak dışarıdaki -hastanedeki değil- yaşantınızda nasıl önlemler alacaksınız? Tahminim elinizi yıkayacaksınız sıklıkla, belki sosyal mesafeye, fiziki mesafeye özen göstereceksiniz, maske mi takacaksınız? Siz önlemler gevşetildiğinde bir hekim olarak bireysel hangi önlemleri alacaksınız?

ÖK: Evet birçok önlemi almamız lazım, en önemlisi ellerin sık sık yıkanması, sabunla yıkanması ve ellerle yüze, ağza, buruna, gözlere dokunulmaması, bunu devamlı kendimize hatırlatmamız lazım. Herhangi bir şeye dokunduğumuz zaman hemen ellerimizi yıkamamız lazım, maske takmamız lazım, maske çok önemli, hem hastalıklı olanların başkalarına bulaştırmaması için maske takmaları lazım hem de hastalıksız olanların hastalık almamaları için de maske takmaları lazım. Şu anda yapılacak en iyi şey herkesin evinde oturması, çünkü henüz hastalık daha azalmaya başlamadı, birçok yerde artmaya devam ediyor. Bu durumda en etkili şey evde kalmak.

AT: Bir de daha tanımıyoruz bu virüsü ondan da sanıyorum evde kalmak ve beklemek en doğrusu Ömer hocam.

ÖK: Evet zaten Türkiye’de Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da zaten her gün bunu devamlı söylüyor halka, gerçekten çok iyi tedbirler alındı, Türkiye’de Sağlık Bakanlığı’nı bu konuda alkışlamak isterim. Gerçekten çok iyi tedbirler alındı ve hastalığın yayılmaması için bütün tedbirler zamanında uygulandı.

AT: Teşekkür ederiz, Selim hocam soru yoksa başka?

SB: Yok, yavaş yavaş hocamıza teşekkür edip programı kapayalım. Efendim çok teşekkürler bize vakit ayırdınız, çok önemli bilgiler aktardınız, kendinize dikkat edin, size sağlıklı günler ve kolaylıklar dileyerek veda edelim.

ÖK: Siz de kendinize dikkat edin, sağlıklı günler, güzel günler dileklerimle.

AT: Çok teşekkür ederiz hocam.

SB: Hocam son olarak bir Bob Dylan parçası dinletsem sever misiniz?

ÖK: Severim.

SB: Bob Dylan’dan ‘Like A Rolling Stone’ isimli parça ile veda ediyoruz, hoşça kalın. Tekrar teşekkürler hocam, sağ olun.

14:00 – 14:30  Bir Yaşam Dili (Yeni program) / Hazırlayanlar: Deniz Spatar ve Canan İrtem

İsmini Marshall Rosenberg’in Şiddetsiz İletişim – Bir Yaşam Dili kitabından alan programda, anlaşmazlık içindeki bütün tarafları empati ile can-ı gönülden dinleyerek anlama, bu yoldan bağlantı kurarak işbirliği zemini yaratma ve herkesin ihtiyacının gözetildiği ortak çözümler üretme sanatı olan Şiddetsiz İletişim, çeşitli boyutları ile ayrıntılı olarak ele alınıyor.

Facebook.com/Şiddetsiz İletişim Türkiye

14:30 – 15:30 Wanderer / Can Denizci / (Richard Wagner özel programı)

Doğumunun 200. yılında Richard Wagner özel programı. 19. yüzyıl operasının en önde gelen iki isminden biri olan ve müziğin üst dilinin üstadı sayılan Wagner’in hayatı ve eserleri Wanderer’de

15:30 – 16:30 Sinefil / Melis Behlil ve Yeşim Burul Seven / Sinemasever muhabbetleri

sinefil-20200424

Sinefil kayıt arşivi

16:30 – 17:00 Kavanozdaki Yıldız (Yeni program) / Hazırlayanlar: İsmail Başöz, Haluk Levent ve Mustafa Yılmazer

kavanozdaki-yildiz-20200424

Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin toplumsal ve ekonomik etkilerini  kapsamlı biçimde ele almaya gayret eden bir program.

Evrim Ağacı / Spotify

evrimagaci.org/podcast

facebook.com/treeofevolution

17:00 – 18:00 Dünyanın Cazı / Duygu Argın, Sanat Deliorman, Başak Yavuz, Levent Öget ve Ceyhan Usanmaz

18:00 – 18:10 Gezegenin Geleceği / Uygar Özesmi / Ekoloji Günlüğü

gezegenin-gelecegi-20200424

facebook.com/uygar.ozesmi.page

Gezegenin Geleceği kayıt arşivi

***

Caretta carettaların korunması için kampanya başlatıldı

Aa
+

Küdür Yarımadası’ndaki Deniz Kaplumbağaları caretta carettaların korunması için bir kampanya başlatıldı.

Gezegenin Geleceği

Gezegenin Geleceği

podcast servisi: iTunes / RSS

Gökhan Soyguder, Küdür Yarımadası’ndaki Deniz Kaplumbağaları caretta carettaların korunması için bir kampanya başlattı. Change.org/BodrumCaretta adresinde yer alan kampanyada, yarımadadaki ağ balıkçılığı, tonoz atımı ve su sporlarının caretta carettalara zarar verdiği ifade ediliyor ve bu faaliyetlerin yasaklanması talep ediliyor. Hatırlatalım Change.org/BodrumCaretta 

Termik santrala karşı kampanya

Denizli’nin Avdan mahallesinde yapılması planlanan termik santrala karşı Avdan Mahallesi Halkı tarafından bir kampanya başlatıldı. Change.org/AvdanTermik adresinde yer alan kampanyada, projenin Çevresel Etki Değerlendirme Raporu’nun kabul edildiği, şu anda 10 gün boyunca halkın görüşlerine açıldığı ifade ediliyor. Avdan Mahallesi halkı, resmi olarak da rapora itirazlarını dile getiriyor. Kampanya metninde termik santrale neden karşı oldukları da madde madde açıklanıyor: “1. Termik santrallerde üretim sırasında azotoksit, kükürtdioksit ve pek çok küçük yapılı partikül açığa çıkmakta. Bu zararları maddeler salındıkları çevredeki insanların sağlığın için tehdit oluşturuyor. Yapılan araştırmalara göre bu maddeler yöre insanının sinir sistemininde olumsuz etkilere yol açıyor. 2. Bu çıkan zararları gazlardan etkilenen sadece insanlar değil. Aynı şekilde bu gazlar etrafta yer alan hayvanlara da zarar veriyor. Ayrıca çevre tarlalarda yer alan tarım ürünlerine, su kaynaklarına ve ormanlara da zarar verici etkileri bulunmakta. 3. Üretim sırasında bacalardan salınan küller insanlar tarafından solunuyor. Bu durumda çevre yörelerde kanser riskini arttırmakta. 4. Bacalardan yayılan zararlı gazlar asit yağmurlarının oluşmasına neden oluyor. Asit yağmurları sonucunda da termik santralinin inşa edildiği bölgelerde ki toprakların yapısının bozulması ve verimin düşmesi gibi pek çok olumsuz durumla karşılaşılmakta. Ayrıca asit yağmurlarının etkilediği başka canlılar da ağaçlar. Ağaçların tahrip olması hayvancılığı da etkilemekte. 5. Santraller de yüksek sıcaklıklarda elde edilen buharın soğutulması amacıyla yer altı suları veya akarsular kullanılıyor. Santralde ki sıcak su ile soğuk su değişimi yapılarak ortam soğutuluyor. Çekilen soğuk su yerine bırakılan sıcak su bırakılan ortamdaki canlılara zarar veriyor. Ayrıca bu su akarsu veya yer altı kaynaklarını kirletiyor ve yeşilliği de tahrip ediyor. Termik santraller ekonomik anlamda ülkeye katkı sağlasa da beraberinde büyük tahribatlarda getiriyor.” Avdan Mahallesi Sakinlerinin bu mücadelesine destek olmak isterseniz, Change.org/AvdanTermik adresini ziyaret edebilirsiniz.

Beyşehir Gölü için 15 bin imza

Mehmet Atcı’nın başlattığı ve Beyşehir Gölü’nü kuraklıktan kurtarmayı amaçlayan kampanyaya 15 bine yakın kişi imza attı. Change.org/Beysehir adresinden ulaşılabilen kampanyada Beyşehir Gölü’nün 20-27 metre derinlikten 5-6 metre derinliğe gerilediği ifade ediliyor. Mehmet Atcı, kampanyayı imzalamak isteyenlere şu cümlelerle sesleniyor: ‘’Bölgenin simgesi olan Beyşehir Gölü artık yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Ayrıca her yerde yapılan sondaj çalışmaları sonucu yer altı kaynakları da tükenmiş ve göçükler meydana gelmeye başlamış durumda. Belediyenin yaptığı taşıma kar sistemi bunun kurtarıcısı değil. İlgililerin bir an önce tedbir alıp acilen bu felaketi önlemesi gerekiyor” diyen Mehmet Atcı’nın çağrısına yanıt vermek isterseniz Change.org/Beysehir adresinden imza verip kampanyayı paylaşabilirsiniz.

“İznik Gölü’nü kurtaralım”

Oğuzhan Bilgin’in başlattığı ve Change.org/IznikGolu adresindeki kampanyaya ise 40 binin üzerinde kişi imza attı. “Çok geç olmadan İznik gölünü kurtaralım” diyen kampanyada, İznik Gölü’nde su seviyesindeki azalmanın tedirgin edici boyutta olduğu ifade ediliyor. İznik ve Orhangazi Belediyeleri’ne seslenen kampanyada “Türkiye’de yarım asır içinde 36 göl kurudu. Geri kalan az sayıda göl ise kuruma riski altında. Türkiye’nin en büyük beşinci tatlı su gölü olan İznik Gölü’ndeki su seviyesindeki azalma da tedirgin edici boyutta. Bunun dışında çok sayıda kuruma riski altındaki göl için uzmanlar acil eylem planına geçilmesi konusunda uyarıyor. İznik Gölünün çevresine ve içinde barındırdığı canlılara yararı ve coğrafyadaki stratejik konumu çok önemli.  Marmara Bölgesinin en büyük doğal gölü olan İznik Gölü, geniş bir havzada yer alan, küçük dereler ve yeraltı suları ile beslenen, tektonik bir tatlı su gölü. Tarım alanları için gölden su alınıyor. Zaman içinde gidilecek olan tarımsal kuraklık, toprakta bitkinin ihtiyacını karşılayacak miktarda su bulunmaması olarak tanımlanır. Nem kaybı ve su kaynaklarında kıtlık oluştuğu zaman meydana gelir. Ürün miktarında azalmaya, büyümelerinde değişime ve hayvanlar için tehlikeye neden olur. ” kampanya Change.org/iznikgolu adresinde.

18:10 – 20:00 Açık Dergi / İlksen Mavituna – Eser Epözdemir – Feryal Kabil / Hergün İstanbul’da Ne Var Ne Yok

Açık Dergi kayıt arşivi

Hafta boyunca Ben Bugün Bişey Öğrendim Yayına Hazırlayanlar: Doruk Yurdesin, Ozan Sezgin ve Rauf Kösemen

facebook.com/benbugunbiseyogrendim

Açık Dergi Cuma Ceyhan Usanmaz’la Bu Köşe Kitap Köşesi

***

Yukarıdakiler – aşağıdakiler

Aa
+

“Neden Dubai’deki yapay adalar Google Earth’ten görülecek şekilde yapılıyor? Brezilyalı ‘über’ zenginlerin gökdelenlerin tepesindeki yaşamları nasıl? Milyarderlerin Londra evlerinin bodrumlarındaki kazıların sırrı nedir?”

Çoğunlukla distopik bilimkurgu filmlerinden aşinayız; artık o bildiğimiz dünya bir şekilde çok çok gerilerde kalmış, şehirler iyice dolup taşmış ve yaşam ancak yukarı doğru genişleyebilmiştir. Fantezi dünyamızın vazgeçilmezi uçan arabalar da burada devreye girer! Ama bu tip filmlerin –ve elbette benzer hikâyeye sahip kitapların– vazgeçilmez bir diğer unsuru da, bu yeni yaşam koşullarında ortaya çıkan kaçınılmaz çekişmedir; yukarıdakiler ve aşağıdakiler!

Aslında illa uzak geleceğe doğru ilerlemek ya da o bildiğimiz dünyadan ayrılmaya da pek gerek yok; 1970’li yılların İngiliz dizisi Aşağıdakiler Yukarıdakiler‘i televizyonlarımızdan hatırlayanlar da olacaktır mutlaka. Daha genç kuşak içinse son Oscar’ların gerçek anlamda kazananı olan Parazit filmini ya da günümüzün en popüler platformu Netflix’ten Platform filmini hatırlatabiliriz.

Dolayısıyla, iyi ile kötünün kadim savaşı gibi, aşağıdakiler ile yukarıdakilerin çekişmesi de yalnızca geleceğin hikâyesi değil. Henüz tam anlamıyla uçan arabalara kavuşamamış olsak da, dikey dünya hayatlarımızla artık çok daha fazla iç içe durumda zaten. İşte Stephen Graham da, Uydulardan Sığınaklaraalt başlığına sahip Dikey Dünya isimli çalışmasında böylesi bir keşfe çıkıyor… Uydulara ya da helikopterlere yabancı olduğumuzu söyleyemeyiz belki, ama evet, dronları yeni yeni kullanmaya başladık; asansörler ve gökdelenler artık o kadar da baş döndürücü gelmeyebilir ama “gök geçit/gök tren/gök güverte” kavramlarına hâkim değiliz tam olarak. Altta ise sığınaklar, tüneller, madenler ve mahzenler… Kısacası; Newcastle Üniversitesi Mimarlık, Planlama ve Peyzaj Fakültesi, Küresel Kent Araştırmaları Birimi’nde Şehirler ve Toplum profesörü olan Stephen Graham, Dikey Dünya kitabıyla yaşadığımız kentlere, atmosfere, ayağımızın altındaki dünyada olup bitenlere yepyeni bir gözle bakmamızı sağlayabilir. “Siyasi ve ekonomik dünya harita üzerindeki iki boyutlu çizgilerden mi ibarettir? Dünyanın her yerindeki inşaat çılgınlığının arkasında ne var? Neden Dubai’deki yapay adalar Google Earth’ten görülecek şekilde yapılıyor? Brezilyalı ‘über’ zenginlerin gökdelenlerin tepesindeki yaşamları nasıl? Milyarderlerin Londra evlerinin bodrumlarındaki kazıların sırrı nedir?”

DİKEY DÜNYA

Stephen Graham

Çeviren: Ali Karatay

Koç Üniversitesi Yayınları, 2020, 374 s.

Açık Dergi Cuma Zîn (Açık Dergi’de yeniden köşe) (15 Günde 1) / Hazırlayan: Mehmet Said Aydın

Yazar ve editör Mehmet Said Aydın Açık Dergi’ye geri dönüyor. Farklı kültürlerden ve alfabelerden beslenen Türkiye Edebiyatı’nın tarihinden notlar ve güncel gelişmeler, tartışmalar her hafta Açık Dergi’de.

Açık Dergi Cuma Duygular Sözlüğü ( Açık Dergi’de yeni köşe) / Yazan: Tiffany Watt Smith / Çeviren: Hale Şirin / Okuyan: Ömer Madra / Kolektif Kitap

Neredeyse her şeyin sözlüğünü yayınlama sürecine giren Açık Dergi yeni yayın döneminde duyguları da işin içine karıştırmaya karar verdi! Tiffany Watt Smith’in kaleme aldığı ve Kolektif Kitap tarafından Türkçe’ye kazandırılan Acımadan Zevklenmeye Duygular Sözlüğü, Ömer Madra’nın sesinden Cuma akşamları birer maddeyle radyo yayınına karışıyor.

Açık Dergi Pazartesi Serbest Atış (Açık Dergi’de yeni köşe – 15 Günde 1) / Dünya Basketbol Gündemi / Hazırlayanlar: Mehmet Çopuroğlu ve Kayhan Ergin

Volkan Ağır ve Utku Gökerküçük’ün hazırlayıp sunduğu Efektif Pas bu yayın döneminde bir ara veriyor. Yerine, bir basketbol programı olan Serbest Atış geliyor.

Açık Dergi Cuma Normalin Sınırları / Klinik Felsefe Sohbetleri / Alper Hasanoğlu ve Bülent Usta

“Normalin Sınırları”nda, insanları hapseden bireysel ve toplumsal sınırların ve kalıpların ötesine geçip, dinleyicilerin kendilerine ve hayatlarına başka bir açıdan bakabilmesinin olanakları araştırılan bir ‘klinik felsefe’ programı.

Teoriyle uygulamayı birleştiren yazı ve çalışmalarıyla tanınan psikiyatristlerin, psikoterapistlerin, felsefecilerin ve edebiyatçıların konuk olarak yer aldığı yayın; günümüzde ilaç tekelinin baskısı altında insanın doğasına ait normal ve doğal acının bir hastalık olarak tanımlanması tehlikesi karşısında normali koruma çabası.

“Normalin Sınırları”nı, psikiyatrist, psikoterapist, yazar Alper Hasanoğlu ile antropolog, psikoterapist, yazar Bülent Usta birlikte sunuyor.

20:00 – 21:00 Koyu Mavi / Gülçin Orgun / Türler arası

koyu-mavi-24.04.2020

koyumavi.org/

***

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, oturan insanlar ve yazı

Gülçin Orgun  Koyu Mavi / Açık Radyo

Çocuklar ve 100. Yıl Şarkıları

100. Yıl Umut Korosu / Neşeye Şarkı

Okul Koroları / 100. Yıl Marşı

Devlet Çocuk Korosu / Gel Bize Katıl Bize

Beşiktaş Belediyesi Çocuk Korosu / 100. Yıl Marşı

Murat Karahan ve Gençlik Korosu / Gençlik Marşı

Yüzyılın Çocukları Korosu / Yüzyılın Çocukları

Fazıl Say / Şükran Türküsü

Magma ve Boğaziçi Caz Korosu Ailesi / Mustafa’m

Ege, Gözde Ural / Kiraz Ağacı

Hakan Kursun / Kalbim Çocuk Kalbim*

Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Korosu / Umut Marşı

İskender Paydaş, Ferman Akgül, Nilüfer Çocuk Korosu /

100 Kere 23 Nisan

Banu Kanıbelli & Fridays for Future Turkey /

Dünya Evim ve Yanıyorsa

Modern Folk Üçlüsü / Bir Dünya Bırakın Biz Çocuklara

Fikret Kızılok, Bülent Ortaçgil / Anlatabilsek

Sağlık Çalışanları Çocukları Korosu /

Sözlerimi Geri Alamam

bu akşam

saat 20-21 arasında

Koyu Mavi’de.

* Afişteki fotoğraf, Hakan Kurşun’un klibinde de fotoğrafları bulunan Faruk Akbaş’a ait olup

izniyle yer almaktadır.

21:00 – 22:00  Aşağı Mahalle / Ümit Baykara / New York Downtown Cazve ötesi…

twitter.com/asagimahalle

***

Caz dünyasında #COVID19 kayıpları sürüyor… Bu hafta içinde yitirdiğimiz büyük basçı Henry Grimes, 2004 yılından bir konser kaydıyla bu akşam 21:00 de

da… #listen #music #radio #Jazz #bass #coronavirus #coronadeaths #StayHome

#EvdeKal

Resim

22:00 – 23:00 Mint / Efkan Kula ve Mert Emcan / Gıcır cızır plâklar

mixcloud.com/mertemcan/

Alternatif rock’ın geçmiş ve günümüz klasiklerinin çalınacağı “Mint”te Stüdyo İmge yazarları; Efkan Kula ve Mert Emcan plak koleksiyonlarının en değerli single’larını hikayeleriyle birlikte çalıyor.

23:00 – 24:00 13 Melek / Yiğit Atılgan / Zamanın ruhundan bağımsız sesler

13melek-acikradyo386

Zamanın ruhundan bağımsız seslere kulak verdiğimiz 13 Melek bu yayın döneminde Cuma günleri 23.00’te.

24:00 – 01:00 Blackout / Gürkan Vayis, Ümit Şenol / Kirli ve aksak ritimler ile Siyah müzikler

Yeni yayın döneminde Overphonic ve Blackout programları birleşip yollarına, Overphonic’in saatinde Blackout adı altında devam ediyor.

overphonic.blogspot.com/

mixcloud.com/overphonic/

blackout949.blogspot.com/

soundcloud.com/blackout949

Açık Radyo’nun yenilenmiş sitesi üzerinden dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Radyo Garden üzerinden Açık Radyo’yu dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi Programları ve Podcast Arşivleri

Açık Radyo resmi web sitesi: acikradyo.com

Açık Radyo resmi twitter sayfası 

Açık Radyo’yu mobil cihazlarından dinlemek isteyenler için faydalı bilgiler

Açık Radyo Arşivi için TIKLAYINIZ

Açık Radyo program blogları için TIKLAYINIZ

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi: 4 Kasım 2019 – 20 Mayıs 2020 akışı için Tıklayınız Günlük / Tıklayınız Haftalık

————————————————————————————

06:00 – 06:55 DemocracyNow!

democracynow.org/shows/2020/4/22

07: 00 – 07:20 Tehlikeli Oyunlar (Yeniden) / Yazan: Oğuz Atay / İletişim Yayınları / Okuyan: Tilbe Saran

Usta yazar Oğuz Atay’ı ölümünün 40. yılında, “Tehlikeli Oyunlar” romanının okumasının tekrarı ile anıyoruz.

07:30 – 07:50 Sabahlık / Didem Gençtürk ve Emre Aydoğdu

sabahlik.tumblr.com/

08:00 – 10:00 Açık Gazete / Ömer Madra, Özdeş Özbay, Robılınd Tayyar, Berhem Baltaş

acik-gazete-23.04.2020

Açık Gazete Spotify Kanalı

Açık Gazete Jingle

Açık Gazete kayıt arşivi

Günün Sözü

————-
“Koronavirüs bize bir şey gösterdiyse, o da toplumumuzun sürdürülebilir olmadığı… Kendimize yeni bir yol seçmek zorundayız.”
————-
Greta Thunberg, Covid-19 karşısında gösterilen bilime dayalı küresel tepkinin iklim krizine de uygulanması gerektiğini söylüyor. (Guardian)

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, oturuyor ve iç mekan

***

***

23 Nisan Çocuk Bayramı ve COVID-19: Bu yıl diğer yıllara benzemiyor

Editörden
Aa
+

Küresel ekonomi, öngörüldüğü üzere yavaşlarken hükümetlerin sosyal korumaya ilişkin kamu harcamalarını muhafaza etmeleri, hatta artırmaları gerekmektedir; bunu yapmazlarsa, çocuk haklarına dair bugüne kadar kaydedilen önemli ilerlemeleri kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabilirler.

(Philippe Duamelle’in yazısının Türkçeye çevrilmiş bu versiyonu Bianet’in internet sitesinden alınmıştır.)

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) Türkiye Temsilcisi Philippe Duamelle, kurumun internet sitesindeki Serbest Kürsü bölümünde “23 Nisan Çocuk Bayramı ve COVID-19” başlıkı bir yazı kaleme aldı:

Bugün 23 Nisan; Türkiye, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutluyor. 100 yıl önce tam bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi ilk kez toplandı. Bu tarihten dokuz yıl sonra ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, çocukların Türkiye’nin geleceği olduğu inancıyla, 23 Nisan’ı Çocuk Bayramı ilan etti.

“Normal” koşullar altında, ülkenin dört bir yanında vatandaşlar bu bayramı geçmişte her zaman kutladığı şekilde kutlayacaklardı. Okullar ve diğer kurumlar, genelde açık havada, herkese açık bir dizi büyük tören düzenleyecekti. Yerel idarecilerden Cumhurbaşkanına kadar tüm devlet yetkilileri makamlarını günün çocuk temsilcilerine devredeceklerdi. Ve Türkiye Büyük Millet Meclisi, çocukların başkanlık ettiği ve onların en önemsedikleri konuları ele alan özel bir oturum gerçekleştirecekti.

UNICEF’in Türkiye Temsilcisi olarak ben de bu özel günde, çocuklarımız ve ortaklarımızla, özellikle en hassas durumda olan çocuklar da dâhil olmak üzere, milyonlarca çocuğun haklarını korumak ve onların yaşamlarını iyileştirmek için yıllar içerisinde kaydedilen ilerlemeyi değerlendirmek ve hâlen yapmamız gerekenlere göz atmak istiyorum.

UNICEF Türkiye’de kapılarını 1951 yılında açtı. O zamandan bu yana geçen yaklaşık 70 yıl içerisinde, Birleşmiş Milletlerin Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’si ile uyum içerisinde, eğitim, çocuk koruma, sosyal koruma ve sağlık gibi kilit alanlarda devlet, sivil toplum, özel sektör ve doğrudan çocukların kendileriyle yakın ortaklıklar kurduk.

Bugün sokaklar sessiz, okullar kapalı

Dokuz yıl önce Suriye’deki çatışma sebebiyle güvenli bir ortam arayışındaki masum siviller sınırı aşarak Türkiye’ye geçmek zorunda kaldığında, UNICEF ve diğer pek çok ortak, Suriyeli çocuklar ve onların ailelerinin en kritik ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla çabalarını iki katına çıkardı. Türk makamlarının önderlik ettiği bu kapsamlı acil müdahale planı ile çoğunluğu Suriyeli olan ve aralarında 1,7 milyon çocuğun bulunduğu 4 milyon mültecinin hayatlarında önemli iyileşmeler sağlandı.

Ancak bu yıl diğer herhangi bir yıla benzemiyor ve içinde bulunduğumuz şartlar normal koşullardan çok uzakta. Bugün sokaklar sessiz, okullar kapalı.

Bu yıl, dünya ağır ve eşi benzeri görüşmemiş bir tehditle karşı karşıya. COVID-19 pandemisi hayal edilemeyen bir ölçeğe ulaşmış durumda. Bugüne dek tüm dünyada 2,5 milyon kesin vaka ortaya çıktı ve 170.000 kişi hastalık sebebiyle hayatını kaybetti. Bu zamana kadar salgının çocukların sağlığı üzerindeki doğrudan etkisi diğer yaş gruplarına kıyasla çok daha az olsa da eğer doğru şekilde ele alınmazsa, bu salgının öngörülen sosyoekonomik etkileri çocuklar için yıkıcı olabilir.

Türkiye’de, Dünya Sağlık Örgütünün tavsiyeleri doğrultusunda ve UNICEF gibi kurumların desteğiyle, enfeksiyonların azaltılması ve mevcut vakalara kuvvetli bir yanıt verilmesine yönelik bir dizi tedbiri içeren ulusal bir müdahale planı uygulamaya koyulmuş durumda.

UNICEF ve ortakları, birçok dilde geliştirilen risk iletişim kampanyaları; özellikle sağlık, eğitim ve çocuk koruma alanlarında temel hizmetlere erişimin sağlanması; en hassas durumdaki ailelere acil olarak ihtiyaç duyulan sanitasyon ve hijyen malzemelerinin temin edilmesi ve genç insanların yetenek ve enerjilerinden de yararlanılarak hayat kurtaran halk sağlığı mesajlarının toplumda daha çok kişiye ulaştırılması konularında Türk hükümetine destek vermektedir.

Ancak Türkiye’deki durumun da açıkça ortaya koyduğu üzere, dünyanın her yerinde, tüm hükümetler, sivil toplum ve özel sektör için en önemli zorluk pandemiye verilen yanıtın en hassas durumdaki çocukların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla devam eden çabaları sekteye uğratmadığından emin olmaktır. En hassas durumdaki çocuklara mülteciler, gecekondulardaki ve çatışma bölgelerindeki çocuklar, marjinalize edilmiş topluluklara mensup bireyler, engeli olan çocuklar ve devlet kurumları ve alıkoyma merkezlerinde yaşayan çocuklar dâhildir.

Hükümetler sosyal korumaya ilişkin kamu harcamalarını artırmalı

Her ne kadar kısa vadede gerekli olsalar da, sosyal mesafe ve izolasyon tedbirleri çocukların sağlığı, güvenliği ve esenliği açısından ciddi ve uzun vadeli tehditler ortaya çıkarabilir. Küresel ekonomi, öngörüldüğü üzere yavaşlarken hükümetlerin sosyal korumaya ilişkin kamu harcamalarını muhafaza etmeleri, hatta artırmaları gerekmektedir; bunu yapmazlarsa, çocuk haklarına dair bugüne kadar kaydedilen önemli ilerlemeleri kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabilirler.

Küresel olarak hâlihazırda uyarı niteliğindeki bazı endişe verici gelişmelere şahit olmaktayız. 117 milyondan fazla çocuk, çocuk felci (polio) ve kızamığa karşı bağışıklama gibi, hayat kurtaran sağlık ve beslenme hizmetlerine erişim fırsatlarını kaybetmekte. Geniş ölçekli okul kapanmaları sebebiyle 1,5 milyardan fazla çocuğun eğitimi askıya alınmış veya kesintiye uğramış durumda. Yalnızca bu yıl içerisinde, bu kriz sebebiyle 66 milyon çocuk aşırı yoksulluğa düşebilir.

Sağlık krizi olarak başlayan bu olay, çocuk hakları krizine evrilme riski taşıyor

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in geçtiğimiz hafta yapmış olduğu uyarıda dile getirdiği gibi, bir sağlık krizi olarak başlayan bu olay daha geniş kapsamlı bir çocuk hakları krizine evrilme riskini taşımakta.

Ama böyle olmak zorunda değil. Etkileri her ne kadar yıkıcı olsa da, bu küresel salgın tüm dünyaya birlikte yaşama ve çalışma biçimimizi radikal şekilde değiştirebilmemiz ve çocuklarımıza miras bırakmak istediğimiz geleceğe dair enine boyuna düşünebilmemiz için ender bir fırsat sunmuş durumda. Bütün bunları başarmak için çok zamanımız yok ve risk altında olan çok şeyimiz var.

Ünlü yazar Arundhati Roy’un kısa süre önce yazmış olduğu gibi, bu salgın aslında bir geçit işlevi görüyor. Daha güvenli ve daha adil bir dünyaya, kendinden emin şekilde ve hep beraber geçebilme cesaretine sahip olmamız gerekiyor.

Çocuk Bayramınız kutlu olsun!

***

***

Aktivist Ezgi Koman: “Tüm olağanüstü durumlar aslında en çok çocukları etkiler”

Editörden
Aa
+

23 Nisan’ın 100. yılında çocuk gelişimi ve eğitimcisi, çocuk hakları aktivisti Ezgi Koman Türkiye’deki çocuk hakları gündemini ve salgın gibi olağanüstü dönemlerde çocukların yaşadığı hak ihlallerini anlattı.

(Ayşegül Özbek’in bu söyleşisi Bianet’in internet sitesinden alınmıştır.)

Çocuk işçiliği, evlilik affı, hapishanedeki çocuklar ve salgın döneminde kapalı kurumlarda kalanlar, kronik rahatsızlığı olanlar, ebeveynlerinde gelir kaybı oluşanlar, çalışmak zorunda kalan çocuklar…

23 Nisan’ın 100. yılında çocuk gelişimi ve eğitimcisi, çocuk hakları aktivisti Ezgi Koman Türkiye’deki çocuk hakları gündemini ve salgın gibi olağanüstü dönemlerde çocukların yaşadığı hak ihlallerini anlattı.

23 Nisan’ın 100.yılı koronavirüs salgını ve karantina şartlarında karşılanıyor. Çocuk hakları açısından bakarsak Covid-19 neler getirdi ve götürdü? Nasıl karşılık buldu?

Evet gerçekten küresel olarak çok zor zamanlardan geçiliyor. Olağanüstü dönemler… Tıpkı savaşlar gibi, afetler gibi tüm olağanüstü durumlar aslında en çok çocukları etkiler. Küresel salgın da öyle. Her ne kadar bilim insanları hastalık açısından çocukların fiziksel olarak daha az etkilendiğini söylese de salgından kaynaklı değişen yaşam pratikleri çocuklar açısından hem var olan sorunları, eşitsizlikleri derinleştiriyor hem de yeni sorunlar yaratıyor…

Açıkçası çocuk koruma mekanizmaları yeteri kadar işlemeyen, sosyal devlet uygulamaları güçsüz olan, eşitsizliğin derin olduğu ülkelerdeki çocuklar bu durumdan çok daha fazla etkileniyor… Türkiye’de de çocuklar salgın sebebiyle ortaya çıkan durumdan etkileniyorlar. Tabii ki bazı çocuklar çok daha fazla etkileniyor: kapalı kurumlarda kalanlar, kronik rahatsızlığı olanlar, ebeveynlerinde gelir kaybı oluşanlar, mülteciler, temel haklarına erişemeyen roman grupları gibi derin yoksulluk ve yoksunluk yaşayanlar, çalışmak zorunda kalanlar ya da engelliler gibi…

Salgın döneminde çocuklar için yapılması gerekenler

İşte bu yüzden UNICEF’in de sözünü ettiği gibi biz de Türkiye için yapılması gerekenleri bir kere daha şöyle sıralayabiliriz:

• Sağlık, eğitim ve çocuk hizmetleri personeli bu süreçte yaşanan çocuğa yönelik cinsel şiddetin güvenli biçimde bildirilmesi de dâhil olmak üzere çocuğa yönelik şiddet vakaları ve bu döneme özel riskler konusunda eğitilmelidir.

• Çocuğa yönelik ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin yaşanabileceği durumların, çocuk hakları temelli yönetimi konusunda ilk müdahale ekipleri güçlendirilmelidir. Şiddete maruz kalan çocukları desteklemek üzere bu dönemde, sağlık çalışanlarıyla nasıl bir ortak çalışma yapılacağı planlanmalıdır.

• Salgın dönemiyle birlikte evlerde çocuklar için kapalı kurumlar haline gelmiştir. Dolayısıyla çocukların her türlü şiddetten korunabilmek için yararlanabilecekleri hak arama mekanizmaları ve diğer destek hizmetleri konusundaki bilgi paylaşımı artırılmalıdır.

• COVID-19 salgının çocukları nasıl etkilediğine ilişkin değerlendirmeler yapılmalı, bu değerlendirme süreçlerine; gelişim, engellilik, toplumsal cinsiyet eşitliği ve dil faktörü de dikkate alınarak çocukların dâhil edilmesi sağlanmalıdır. Geliştirilecek çözüm önerilerinde çocukların da görüşleri alınmalıdır.

• Gelir getirme olanakları etkilenen ebeveynlere maddi ve manevi destek mekanizmaları sağlanmalıdır.

• Çocukların ebeveynlerinden ayrılmasını önlemek için somut önlemler alınmalı, ebeveynin yatarak tedavi görmesi ya da kaybı sırasında çocuklara destek mekanizmaları oluşturulmalıdır.

• Salgın önlemlerinde başta risk grubundakiler olmak üzere tüm çocukların korunmasına azami özen gösterilmelidir.

• Barınma olanağı olmayan mülteci çocukların ve gençlerin bir an önce güvenli ortamlarda yaşaması ve sağlık ve diğer destek hizmetlerine erişebilmesi sağlanmalıdır.

• Salgının hapishanelerde görülmesi ile birlikte yayılım hızının kontrol edilemeyeceği açık olduğundan, hapishanelerdeki hamile kadınlar ve kız çocukları, çocuklarıyla birlikte kalan kadınlar başta olmak üzere tüm çocuklar ve kronik rahatsızlığı olan, 65 yaş üstü bireyler bir an evvel tahliye edilmelidir.

• Koronavirüsle ilgili televizyon ve internet ortamlarında çocukların yaşlarına, gelişimlerine uygun, farklı dillerde doğru bilgilendirmeler yapılmalıdır.

• İnternete erişen çocukların istismara ve şiddete maruz kalmaması için önlemler alınmalı, internetin doğru kullanımına dair yayınlar oluşturularak yaygınlaştırılmalıdır.

Açıkçası sadece 23 Nisan’da değil her gün bu taleplerin yerine gelmesi hep birlikte çağrı yapmaya devam etmeliyiz… Bu hepimizin temel sorumluluğu…

Yetişkini esas alırsanız çocuklar da “oyalanması gereken nesneler” olur

Bu dönem sıklıkla evde kalan çocuklarla ilgili olarak yetişkinlerin, çocukları “oyalamakta” zorlandıkları konuşuluyor. Ancak başka bir görüş de aslında çocukların da yetişkinlere maruz kaldığı ve yaşıtlarından uzak kaldığı yönünde. Çocuk tarafından, açısından bakmakta neden hep eksik kalıyoruz?

“Çocuklar yetişkinlere maruz kalıyor” haklı tespiti çocukları aslında özne gören bir yaklaşım ve buna çok alışkın değiliz… Genellikle çocukların yetişkinlerin yaşam pratiklerini etkilediği, onlar için sorun olduğu söylenir ve öyle düşünülür. Bu düşünce yetişkini “esas” alan bir yaşam kurgusunun sonucu… Yetişkini esas alırsanız çocuklar da “oyalanması gereken nesneler” olur. Öyle olunca da çocukların gerçek ihtiyaçlarını ve potansiyelleri görünmez olur… Bu da çocuklara bir dizi hak ihlali olarak geri döner.

“Tek bir gün çocuklar gündem olabiliyor”

“Çocuklara armağan edilen” 23 Nisanlarda çocukların tek bir güne sıkıştırılarak, sadece “hatırlandığını” ve Türkiye’de çocukların yılın diğer günleri görmezden gelindiğini düşünüyor musunuz?

23 Nisan Türkiye’de çocukların en fazla gündeme gelebildiği gün sanırım… Ama işte sadece bir tek bu gün çocuklar gündem olabildiklerinden ve bu gündeme geliş de yine yetişkinlerin kurgusu temelinde, hatta onların siyasi hedefleri yönünde, çocukların gerçek ihtiyaçlarının ve potansiyellerinin görmezden gelinerek yapıldığından çocukların hakları açısından ne yazık ki olumlu bir etkisi olmuyor…

“Çocuklara armağan edilen tek gün” olarak gurur duyuyoruz evet ama bugün çocukların gerçek durumuna, bizim ve devletin yükümlülüklerine yönelik bir samimi yüzleşme sağlamıyor. Zaten tek bir günün bunu sağlamak için yeterli olamaz…

23 Nisan aslında yılın tüm günlerinde yetişkinler tarafından sıklıkla yapılan çocuklara “aslında değer veriyor –muş, aslında onları önemsiyor –muş” gibi yapılan bir başka gün sadece… Ama biliyoruz ki gerçekte çocuklara yeterince değer verilmiyor, çocuklar hak ve özgürlük sahibi bireyler olarak görülmüyor, çocuklar kimsenin gündeminde ve önceliğinde değil.

“Çocuk işçiliği devletin sermaye ile uzlaşısının bir sonucu”

Yaklaşık 25 gün önce TÜİK’in çocuk işgücü anketi yayınlandı. Ankete göre Türkiye’de, mülteci çocuklar hariç, 5-17 yaş arası 720 bin çocuk işçi var. Bakanlık, 2018’i çocuk işçiliğiyle mücadele yılı olarak ilan etmesine rağmen hala çocuk işçiliği sorununu konuşuyor olmamızı neye bağlıyorsunuz?

Bunun tek bir sebebi yok elbette ama işin esasını şu cümle hâlâ açıklıyor: çocuk işçiliği sermayenin ucuz iş gücü ihtiyacında devletin sermaye ile uzlaşısının bir sonucu. Tabii ki yoksullukla sosyal haklarla doğrudan ilişkili… Türkiye’de de durum farklı değil. Evet, ilgili dokuz Bakanlık 2018 yılını çocuk işçiliği ile mücadele yılı ilan etti ve bir eylem planı hazırladı. Ancak bu belgede sözünü ettiğiniz TÜİK anketi henüz yayımlanmamıştı ve mevcut duruma dair bir veri elimizde yoktu. Oysa etkili bir politika için mevcut durumu bilmeniz, ona göre stratejiler ve eylem planları hazırlamanız gerekir. İlan edilen mücadele yılının en az böyle bir eksikliği vardı.

Dolayısıyla buradan çocuk işçiliği ile mücadelenin gerçekte öncelikli bir hedef olmadığını anlıyoruz. Tüm bunlara neoliberal politikalar sonucunda artan ve göz yumulan kuralsızlık, denetimsizlik, gittikçe derinleşen yoksulluk ve azalan sosyal haklar da eklenince çocuk işçiliği çocuklar için daha iyi bir dünya çabası gösterenlerin öncelikli konusu olarak devam ediyor.

“Çocukları bir an evvel tahliye etmek gerekiyordu”

Çocuk hakları alanında çalışanlar bu süreçte çocuk mahpusların tahliyesini talep etti. Öte yandan infaz yasası tartışılırken çocuk istismarcılarına yönelik evlilik affı Meclis’te değil ama sosyal medyada yine bir şekilde gündeme geldi. Çocuk hakları açısından bu iki konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle de “evlilik affı” konusu dönem dönem gündeme getiriliyor…

Evet, küresel salgın döneminde çocuk mahpusların tahliyesi talep edildi. Bunun sebebi çok açık: Türkiye’nin de taraf olduğu BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre çocukları tutuklamak, kapatmak zaten en son çare olmalıdır. Ancak Türkiye’de durum böyle değil. 3000 civarında çocuk tutuklu ve hükümlü var. Ve böylesi bir küresel salgın döneminde özgürlüğünden alıkonarak tutukevi, eğitim evi gibi kurumlarda kalan çocukların bu virüsten korunması için insan haklarına dayalı önlemler alınarak çocukların aileleriyle yapacakları görüşleri kısıtlamak yerine onları bir an evvel tahliye etmek gerekiyordu. Bu tahliyenin de her bir çocuğa özgü planlama ile yapılması gerekiyordu. Ancak öyle olmadı. İnfaz yasası kapsamına çocuklar girmedi.

“Evlilik affıyla çocuk, şiddetin devamına mecbur bırakılmış olur”

Evlilik affı, daha önce 2016’da, daha sonra geçtiğimiz yılın başında gündeme getirilmiş, düzenleme kadın ve çocuk örgütlerinin karşı duruşu ile oluşan kamuoyu gücüyle geri çevrilmişti.

Çocuğa yönelik cinsel şiddet vakalarından biliyoruz ki; aileler zaman zaman fail tanıdıkları, bildikleri birisi olduğu için suçun üstünü örtmek; zaman zaman para karşılığıyla; zaman zaman Türkiye’de etkili bir çocuk koruma sistemi olmadığı için çocuklarını koruma güdüsüyle şikayetten vazgeçebiliyor. Aileler zaman zaman da fail güçlü bir toplumsal pozisyonda olduğundan maruz kaldıkları baskı ve tehdit ile şikayetten vazgeçmek durumunda kalabiliyor.

Bu yüzden söz konusu düzenleme; zaten çok kere “cezasız” bırakılan cinsel şiddet faillerinin daha kolay cezasız kalmasına, dolayısıyla adaletin tesis edilmemesine ve çocukların büyük bir korku, baskı ile şiddet ortamında yaşamak zorunda kalmasına yol açabilir. Böylece cinsel şiddete maruz kalan çocuk; bu yetmezmiş gibi bir de bu şiddetin devamına mecbur bırakılmış olur. Şiddet çocuk evlendirilerek derinleşir, geri dönülmez, onarılmaz izler oluşturur.

08:02 Eduardo Galeano: Kadınlar / Çeviren Süleyman Doğru / Sel Yayıncılık

“Kabilemizin hikâye anlatıcısı” benzersiz yazar Galeano’ nun yeryüzündeki harikulade konukluğundan bizlere kalan son eserinden her sabah bir hikâyeyi Açık Gazete’nin açılışında okuyarak güne başlamanın hepimize iyi geleceğini düşünüyoruz.

08:30 – 08:45 Korona Günleri: Selim Badur’la Hafta İçi Her Gün

selim-badurla-korona-gunleri-23.04.2020

Korona Günleri

***

23 Nisan 2020

İnaktif aşı ne demek? Koronavirüse karşı mücadelede yeni modeller yerine inaktif aşıya mı yönelmeli? Göz salgısından bulaş olabiliyor mu? Avrupa’da rokfor peynirine neden hücum ediliyor?

08:55 – 09:00 Psikoçöküntü Günlükleri / Yazan: Franco Bifo Berardi, Çeviren ve Okuyan: Serhan Ada

ar-arsiv-psikocokuntu-gunlukleri_23.04.2020

Franco Bifo Berardi’nin salgın notları “Psikoçöküntü Günlükleri”nden seçmeler yazarın izniyle, Serhan Ada’nın Türkçesi ve sesinden Açık Radyo yayınında.

***

6 Mart

Doğal olarak söylediğimin tam tersini de savunmak mümkün: Etno- milliyetçilikle evlilik halindeki neoliberalizmin hayatı topyekûn soyutlama sürecinde bir sıçrama yapması. İşte, herkesi eve hapsederken malların dolaşımını engellemeyen bir virüs! Böylece hepimiz bedenlerin emanete alındığı, denetlenip uzaktan yönetildiği tekno-totaliter bir durumun eşiğindeyiz demektir.

Internazionale’de[1] Srećko Horvat’ın (New Statesman’den çevrilmiş) bir makalesi çıktı.

Horvat’a göre, “Koronavirüs, neoliberal ekonomi için bir tehdit oluşturmadığı gibi, o ideoloji için mükemmel bir ortam sağlıyor. Ancak, bir sağlık krizi tahkim edilmiş sınırlar, insanların (özellikle gelişmekte olan ülkelerden geliyorlarsa) özgür dolaşımını engellemenin yanısıra, malların ve sermayenin denetimsiz dolaşımını öne çıkaracağı için virüs siyasal bakımdan bir tehlike.

Pandemi korkusu virüsün kendisinden daha tehlikeli. İletişim araçlarının kıyamet görüntüleri aşırı sağ ile kapitalist ekonomi arasındaki derin bağı gizliyor. Virüs çoğalmak için nasıl canlı bir hücreye ihtiyaç duyuyorsa, kapitalizm de XXI. yüzyılın biyopolitikasına kendisini uyduracak.

Yeni koronavirüs küresel ekonomiyi etkiledi, ama sermaye dolaşımını ve birikimini durdurmayacak. Daha ziyade, yakınlarda, daha fazla denetim ve insanların daha fazla tasfiyesine dayalı yeni bir kapitalizm biçimi doğacak.”

Horvat’ın formüle ettiği varsayım doğal olarak gerçekçi.

Ne var ki ben çöküşün öznel boyutunu ve uzun süreli psişik çöküntünün ekonomik durgunluk üzerindeki etkilerini azımsadığı için bu daha gerçekçi varsayımın gerçekçi olmadığına inanıyorum.

Kapitalizm, 2008’deki mali çöküşü, bu çöküşün koşullarının finans ve ekonominin içsel dilleri arasındaki ilişkiden kaynaklanması nedeniyle atlatabildi. Salgının çöküşünde sistem dışı bir etmen işin içinde olduğundan bu çöküşü atlatamayacak.

09:00 – 09:30 Dikilen Kaya / Standing Rock (15 günde 1) / Bikem Ekberzade

standing-rock-dikilen-kaya-20200423

dikilen kaya, bikem ekberzade

Intro videosu

Intro ses

Bikem Ekberzade’nin yeni kitabı Standing Rock: Greed, Oil and the Lakota’s Struggle for Justice 3 Ocak 2019’dan itibaren her 15 günde bir sabah 9-9:30 arası Açık Radyo 94.9 FM’de ve acikradyo.com’da.

Twitter Dikilen Kaya hashtagi

Twitter/Bikem.Ekberzade

09:30 – 10:00 Güncel Hukuk Dergisi’nde bu ay (Ayda 1)

10:00 – 10:30 Kirli Çıkı / Utkan Çınar ve Gülşah Görücü / Oldies

10:30 – 11:00 Ekonomi&Ekoloji / Pelin Cengiz, Barış Gençer Baykan, Serkan Ocak ve Mahir Ilgaz

ekonomi-ekoloji-20200423

ekonomi-ekoloji-20200423_202004

Kuşlarla İlgili Mini Rehber

Ekonomi Ekoloji kayıt arşivi

Facebook.com/Pelin Cengiz

***

Kuşlarla İlgili Mini Rehber

Doğaya çıkamıyoruz, doğa bize geliyor: Kuşlarla ilgili mini bir rehber

Ekonomi – Ekoloji

Serkan Ocak

zz51

Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Utku Perktaş’ın kuşlarla ilgili hazırladığı mini bir rehber sunuyoruz.

Fotoğraf: Prof. Dr. Mustafa Sözen

Ekonomi – Ekoloji

Koronavirüs herkesi evlere hapsetti. Biz doğaya çıkamıyoruz ancak doğa bize geliyor. Yasaklarla birlikte sokaklar boş kaldı. Ne bir araba sesi geliyor ne de bir makine gürültüsü çıkıyor. Bol bol kuş sesi duyuluyor. Doğa penceremizden evlerimize taşınıyor.

Normal zamanda şehrin gürültüsünden seslerini duyamadığım kuşları artık daha çok fark edilir oldu. Üstelik tam da kuş gözüne denk gelen şu dönemde birbirinden farklı kuşları tanıma ve görme şansı yakalayabiliriz. Yeter nasıl bakacağımızı bilelim.

İşte bunun için size Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Utku Perktaş’ın kuşlarla ilgili hazırladığı mini bir rehber (foto, ses, isimleri vs…) sunuyoruz.

Haydi balkona, pencereye kuş gözlemeye…

zz52

 Halkalı Sinekkapan (Ficedula albicollis) Fotoğraf: wikicommons – sesi için tklynz

zz53

Büyük Baştankara (Parus major) sesi için tklynz

zz55

Mavi Baştankara (Cyanistes caeruleus) Sesi için tklynz

zz56

Mavigerdan (Luscinia svecica) – Özellikle şehrin dışındaki kasaba ve köylerde, dere ve sazlıkların yakınlarında kendini gösterir. Sesi için tklynz

zz57

Serçe (Passer domesticus) Sesi için tklynz

zz58

Söğüt Bülbülü (Phylloscopus trochilus) Sesi için tklynz

zz59

Sığırcık (Sturnus vulgaris) Sesi için tklynz

zz60

Saksağan (Pica pica) – Fotoğraf: Prof. Dr. Mustafa Sözen Sesi için tklynz

zz61

Saka (Carduelis carduelis) – Fotoğraf: Prof. Dr. Mustafa Sözen Sesi için tklynz

Çevre Ekoloji ve İklim

11:00 – 11:30 Yeşil Bülten (Yeni program) / Hazırlayan: Utku Zırığ

yesil-bulten-20200423

İMC Televizyonunun kült programı Yeşil Bülten bu yayın döneminde Açık Radyo’da

Yeşil Bülten kayıt arşivi

11:30 – 12:00 Açık Mimarlık / Hüseyin Kahvecioğlu, İpek Akpınar, Yağmur Yıldırım ve Cenk Dereli / Mimarlığın tüm halleri üzerine konuşmalar

acik-mimarlik-20200423

acikmimarlik.blogspot.com/

Açık Mimarlık facebook sayfası

Açık Mimarlık kayıt arşivi

facebook.com/yagmurlyildirim

***

Görüntünün olası içeriği: ağaç, gökyüzü, çim, bulut, ayakkabılar, bitki, açık hava ve doğa

Yağmur Yıldırım  Açık Mimarlık

Yarın 11.30 Açık Radyo: Yelta Köm Berlin’den haberleri ve şehirdeki Koronavirüs önlemlerini aktarıyor.

***

Koronavirüs salgınında Berlin: Yelta Köm’le söyleşi

Aa
+

Yelta Köm Berlin’den haberleri ve şehirdeki koronavirüs önlemlerini aktarıyor.

Fotoğraf: Yelta Köm
Açık Mimarlık

Açık Mimarlık

podcast servisi: iTunes / RSS

Dünyanın her yerinde olduğu gibi Berlin’de de mimarlar, sanatçılar ve tasarımcılar işsizlik sorunları yaşıyor; Yelta Almanya özelinde sağlanan farklı destek programlarını, ofislerin salgında çalışma biçimlerini, Berlin’de gündelik yaşamı paylaşıyor.

12:00 – 12:55 Afrikon (Yeni program) / Hazırlayan: Ufuk Aktaş

“Afrika üzerinde dolaşan sesler” şiarıyla yolan çıkan programda her hafta Afrika’nın başka bir ülkesinden geleneksel ve gelenekselden beslenen yeni icralar dinliyoruz.

12:55 – 13:05 Yerdeniz Öyküleri – Tehanu / Okuyan: Tolga Korkut

Amerikalı usta yazar Ursula LeGuin 22 Ocak 2018’de aramızdan ayrıldı. Yazarın Çiğdem Erkal çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan 6 kitaplık kült fantastik serisi Yerdeniz Büyücüsü’nün dördüncü kitabına bir süre önce başladık. Ne zaman biter, orası hâlâ meçhul.

13:00 – 14:00 Aheng-i Hengâme / Alper ve Esra Kaliber / Soul, Funk ve Afrika müzikleri

 ahengihengame.blogspot.com/

14:00 – 14:30 Günün ve Güncelin Edebiyatı / Seval Şahin / Romanlar, Hikâyeler, Kahramanlar

twitter.com/sevalsahinn/media

Günün ve Güncelin Edebiyatı kayıt arşivi

Google Podcast

Apple Podcast

Twitter.com/Guncel Edebiyat   

***

zz7

Bu perşembe 14:00’da Aslı Güneş ile Chimamanda Ngozi Adichie’yi ve Mor Amber’i konuşacağız. #adichie

***

Bu hafta Mor Amber kitabı hakkında konuşacağımız Addichie’nin bir konuşması için tklynz

***

Bu hafta dünya edebiyatı serisinde Aslı Güneş ile Addichie’yi konuşuyoruz. Addichie’nin Türkiye’de yayımlanan Feminist Manifesto kitabı hakkındaki konuşması için tklynz #addcihie

***

Bu perşembe Aslı Güneş ile Chimamanda Ngozi Adichie’yi konuşuyoruz. Adichie hakkında bir kitap için tklynz @adichie

***

zz8

zz9

zz10

Bu perşembe Aslı Güneş ile Chimamanda Ngozi Adichie’yi konuşuyoruz. Adichie’nin Türkçede yayımlanan kitapları şöyle

***

zz11

zz12

Bu perşembe Aslı Güneş ile Chimamanda Ngozi Adichie’yi konuşuyoruz. Adichie’nin Türkçede yayımlanan kitapları şöyle

14:30 – 15:30 Notalarla Sohbet / Zerhan Gökpınar / Açıklamalı ve karşılaştırmalı bir klasik müzik programı

Notalarla Sohbet – Zerhan Gökpınar

***

Notalarla Sohbet bugün GHB kurucusu değerli kornocu Begüm Gökmeni ağırladığı program tekrarı ile yanınızda, saat 14.30/94.9 Açık Radyo’dayız, sohbetimize bekleriz. 🎼🎤

Görüntünün olası içeriği: 4 kişi

15:30 – 16:30 Hukuk Güvenliği (Yeni program) / Hazırlayanlar: Bahri Belen ve Aynur Tuncel

hukuk-guvenligi-20200423

Hukuk güvenliğinin enine boyuna konuşulduğu programın sürekli konuğu Aynur Tuncel bu yayın döneminde aslî programcı kadrosuna dahil oldu.

16:30 – 17:00 Toplumsal Dönüşümde Sosyal Grişimcilik / Hülya Denizalp ve Ayzen Atalay Durmuşoğlu

toplumsal-donusumde-sosyal-girisimcilik-20200423

23 Nisan 2020

sosyalgirisimci-lik.blogspot.com/

facebook.com/pages/Toplumsal-dönüşüm için Sosyal Girişimcilik-(Social Entrepreneurship)

http://hulyadenizalp.net/

hulyadenizalp.net/radyo-programlari/

Fotoğraf açıklaması yok.

Hulya DenizalpAçik Radyo‘da.

2002 yılında
@acikradyo da başladığım “Gönüllülük ve Sosyal Sorumluluk Programı,
2010 yılından itibaren🎙️🎧🎙️🎧 #Toplumsaldönüşümiçinsosyalgirişimcilik olarak devam etmektedir.

📻 2019 yılından itibaren radyo programımın kayıtları
#hulyadenizalp.net e yüklenmektedir.
🔊🔊🔊🔊🔊🔊🔊Daha önceki yayınları ise
http://sosyalgirisimcilik.biz/ den dinleyebilirsiniz.

***

23 Nisan 2020 Perşembe günü Açık Radyo da saat 16.30 da #toplumsaldonusumicinsosyalgirisimcilik programında konuğum
Yaşayarak Öğrenme Merkezi (YAŞÖM)
gönüllüleri olacak.
♥️💛🧡💚💙💜♥️
Konuklarım;

Nancy Guzelis
Ettien Yannick Molo
Meryem Aydın
Mehmet Fatih Aydın
Neslihan Ateş
Ayhan Aktaş
Bahar Ari
Şeyma Bilgen
Clara Grau
Şahan Doğan
Ahmet Okyar Okatan
Rodolfo Gabriel
Başak Kayabaşı
Evangelia Lekaki
Doğukan Koray Dörtkaş
Nazan Barlas
Merve Mengüllüoğlu
Anna Ovchinnikova
Büşra Akpınar
Berfin Gülbahçe
Bilge Özmen
Ezgi Yılmazçelik

Görüntünün olası içeriği: 18 kişi, ekran ve laptop

17:00 – 18:00 Dünyanın Cazı / Duygu Argın, Sanat Deliorman, Başak Yavuz, Levent Öget ve Ceyhan Usanmaz

facebook.com/pages

dunyanincazi-loget.blogspot.com/

***

Görüntünün olası içeriği: 3 kişi, iç mekan

Levent ÖgetCaz Fotoğrafları ile birlikte.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlu olsun…

DÜNYANIN CAZI-AÇIK RADYO 94.9 FM – Perşembe-17:00/18:00 (canlı)
Hazırlayan ve Sunan: Levent Öget

Mino Cinelu
Richard Bona
Prince Lasha
Sonny Simmons
Keith Jarrett
Jack De Johnette
Gary Peacock
Carles Benavent
Marc Proktor
Micth Stein
Brian Carpenter
Bugge Wesseltoft
Roger Mas
Roger Blavia
Gene Stone
Brandon Seabrook
Rob Garcia
Matt Bauder
Nils Petter Molvaer
Charlie Hunter

18:00 – 18:10 Gezegenin Geleceği / Uygar Özesmi / Ekoloji Günlüğü

gezegenin-gelecegi-20200423

facebook.com/uygar.ozesmi.page

Gezegenin Geleceği kayıt arşivi

***

Venedik’te berraklaşan sularda birçok deniz canlısı görülmeye başlandı

Aa
+

Venedik’te, gondolların ve küçük vapurların durması ile çamurlar kanal tabanına çöktü. Berraklaşan sularda birçok deniz canlısı görülmeye başlandı.

Fotoğraf: Andrea Mangoni
Gezegenin Geleceği

Gezegenin Geleceği

podcast servisi: iTunes / RSS

Koronavirüs salgınından Avrupa’da en fazla etkilenen ülke olan İtalya’da sokağa çıkma kısıtlamaları uzun zamandır devam ediyor. Ülkenin kanallarıyla ünlü turistik şehri Venedik’te, gondolların ve küçük vapurların durması ile çamurlar kanal tabanına çöktü. Berraklaşan sularda birçok deniz canlısı görülmeye başladı.

Kuzey Kutbu buzsuz kalabilir

Yeni yapılan bir araştırma, iklim krizine neden olan karbon emisyonlarının hızlı bir şekilde kesildiği senaryoda dahi Kuzey Kutbu’ndaki yazların 2050’den daha önce buzsuz geçmeye başlayabileceğini öne sürdü. Guardian’dan Damian Carrington’ın haberine göre her ne kadar bu sonuç endişe verici olsa da bilim insanları sera gazlarının kesilmesinin hala hayati olduğunu belirtiyor. Çünkü Arktik yaz buzunun kalıcı olarak yok olup olmayacağı ve zaman içinde iyileşip iyileşmeyeceği bu adımların atılmasına bağlı olacak. Emisyonların yüksek kalmaya devam ettiği senaryo ise Kuzey Kutbu’nun karanlık ve soğuk kış aylarında bile buzsuz kalma riski barındıracağı anlamına geliyor. Güncel 40 iklim modellemesine dayalı yeni sonuçlar bugüne kadarki en iyi Arktik değerlendirmesi olarak niteleniyor. Uydu kayıtları 1979’da başladığından beri, yaz aylarında Arktik, buz alanının yüzde 40’ını ve hacminin yüzde 70’ini kaybetti, bu da onu insan kaynaklı küresel ısınmanın en açık emarelerinden biri haline getirdi. 2019 yılında rekor düzeyde ikinci en düşük seviyesine geriledi. Buzun kaybı, güneşin daha fazla sıcaklığını emen ve sıcaklıkları daha da artıran karanlık okyanusu ortaya çıkarıyor. Bu değişiklikler aynı zamanda şiddetli kışlar, ölümcül yaz sıcak hava dalgaları ve Avrupa ve ABD gibi daha düşük enlemlerde sel baskınları da dahil olmak üzere daha aşırı hava koşullarının giderek artması anlamına geliyor. Birleşik Krallık’ın Met Office kutup iklim programını yöneten Ed Blockley, “Modeller, iklim değişikliğinin etkilerini hafifletmek için alınan önlemlere bakılmaksızın, 2050’den önce Kuzey Buz Denizi’nde buzsuz yaz potansiyelini defalarca gösteriyor. Sinyal tüm olası geleceklerde var. Bu beklenmedik bir sonuçtu ve son derece endişe verici” dedi. Blockley, yeni araştırmanın Kuzey Kutbu üzerindeki en kötü etkileri önlemek için karbon emisyonlarının azaltılmasının hayati önemde olduğunu belirtti ve ekledi: “Hala umut olduğunu gösteriyoruz.”

‘Yeşil iyileşme’ paketleri

50. Dünya Günü kutlanırken, hükümetlere koronavirüs kriziyle mücadele ve düşük karbonlu bir gelecek adına “yeşil iyileşme” paketlerini benimseme çağrısı yapılıyor. Birçok ülke salgından acilen iyileşmekle meşgulken bazı yatırımcılar, politikacılar ve şirketler iklim değişikliğiyle birlikte uzun vadeli ekonomik etkileri de göz önünde bulunduruyor. İngiltere ve Avrupa Birliği’nin eski iklim müzakerecisi Peter Betts, “Ekonomik iyileşme paketlerine yönelik çok fazla baskı var. Bu paketler uygulanacağı zaman düşük karbonlu ve iklim dostu olmalı” dedi.

Petrol için ‘Kara Nisan’

Koronavirüs salgını petrol endüstrisini şoka uğratırken arz fazlalığı yaşayan şirketler küçük üreticileri ortadan kaldırabilir. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Fatih Birol, “Birkaç yıl sonra 2020’ye dönüp baktığımızda, petrol piyasası için en kötü yıl olduğunu söyleyebileceğiz. Nisan ayı ise en kötü ay olacak. Petrol tarihinde Kara Nisan olarak anılabilir bile” dedi. Sektördeki birçok oyuncu ise ya yok olacak ya da kendini yeniden yapılandıracak. Ayakta kalabilen şirketler ise zayıflamış bir siyasi güçle karşı karşıya olacak ve iklim değişikliği gerçekliğini daha acil olarak kabullenecek. IEA’ya göre Nisan ayındaki petrol talebi 2019’un Nisan ayına oranla, neredeyse üçte bir azaldı.  ABD’de petrol sektörünün kalbi Teksas’ta üreticiler yer altından çektikleri ürünleri depolayacak yer bulamıyorlar. Rafinerilerin yakıta dönüşmesi için çok daha az petrol satın alması ve ürünü depolayacak yer olmaması nedeniyle, petrol ilk kez 20 Nisan’da negatif bir fiyatla işlem gördü. Verilere göre geçtiğimiz yıl enerji en kötü performans sergileyen sektör olarak yatırımcıların sektöre şüpheyle yaklaşmasına ve tüketici ve politika yapıcıların iklim krizi ile karşı karşıya kalmasına neden oldu. Hayatta kalabilen şirketler ise bu değişime ayak uydurmanın yolunu bulmalı; ya temiz enerji çözümlerine yatırım yapmalı ya da varlıklarını tasfiye etmeli.

Salda’da kumlar yerine dönüyor

Salda Gölü’ne yapılması planlanan Millet Bahçesi projesini yürüten yüklenici firma alandaki kumsalı tahrip etmişti. Kepçeyle kazılıp, kamyonlarla sahilden alınarak, 5 kilometre uzağa, gölün başka noktasındaki kıyıya götürülen kumlar, geçen hafta sosyal medyada gündem olunca Çevre ve Şehircilik Bakanlığı inceleme başlattı. Yüklenici firma yetkilileri hakkında soruşturma başlatılırken, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı yetkilileri de olayın ardından alana gelerek, zarar tespiti için kot incelemesi yaptı. Alınan kumlar nedeniyle 1 metrelik kot farkının oluştuğu dikkat çekti. Olayın ardından Yeşilova Jandarma ekipleri, alanda geniş çaplı güvenlik çemberi oluşturarak, bölgeyi kontrol altına aldı. Bu olayların ardından Salda Gölü’nün kıyısından alınıp, başka noktaya taşınan kumların yeniden eski yerlerine konulması için çalışma başlatıldı. Yüklenici firma görevlileri, bu kez küreklerle kamyona yükledikleri kumları, alındıkları yerlere götürmeye başladı. Kumların taşınma işlemlerinin devam ettiği görüldü.

18:10 – 20:00 Açık Dergi / İlksen Mavituna – Seçil Türkkan – Feryal Kabil / Hergün İstanbul’da Ne Var Ne Yok

Açık Dergi kayıt arşivi

Açık Dergi Perşembe Melis Behlil ile Sinemalardan

Açık Dergi Perşembe Beraber ve Solo Ahkâmlar (Açık Dergi’de yeni köşe) / 15 günde bir / Hazırlayanlar: Seyit Ali, Turgut Yüksel ve ve Mehmet Kekik

Farklı disiplinlerden 3 insanın müzik dinleme serüvenleri.

Açık Dergi Perşembe Sarı Tuğlalı Yol / Zeynep Arıca ve Burak Dinler / Müzikal Tiyatro’da bir gezinti

Müzikal tiyatro tarihinden klasikler hem ses kayıtları hem de sahne notlarıyla bu yayın dönemi Açık Dergi’de. Eski programcımız Zeynep Arıca’nın yanına sahne arkadaşı Burak Dinler’i alıp sunacağı Sarı Tuğlalı Yol’da amatör ve profesyonel müzik grupları da zaman zaman yayına konuk oluyor.

Açık Dergi Perşembe Fransız Öpücüğü (Gün ve saat değişikliği) / Hazırlayan: Devrim Özkan

Şansonların ötesinde çağdaş Fransızca müzik programı Fransız Öpücüğü bu yayın döneminde on beş günde bir, üstelik bir saatlik formatıyla Açık Dergi’de bizlerle. Devrim Özkan, özel profilleri ve muhtelif anekdotlarıyla güncel müziğin Fransızcasına bakmayı sürdürüyor.

Twitter.com/Fransız Öpücüğü

20:00 – 21:00 Caz Orkestrası / Hülya Tunçağ / Dünden bugüne büyük caz / orkestraları

21:00 – 22:00 Sosyal Müzik (Yeni program) / Hazırlayanlar: Gonca Açıkalın, Sina Hakman)

acikradyo.com.tr/program/sosyal-muzik

“Caz ve cazdan etkilenen müzikler” şiarıyla yola çıkan programda, caz müziğine, cazla ilişkili ya da ondan esinlenip etkilenmiş müziklere yer veriliyor.

***

23 Nisan 2020 – #EvdeKal-an CD’ler

Sosyal Müzik
Aa
+

Herkesin Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun!

Hala evdeyiz, bu fırsattan istifade artık pek yüzüne bakmadığımız CD’lerimizi karıştırdık, çok güzel parçalar bulduk. Bu gece anılarıyla beraber CD’lerimizi dinleyeceğiz.

Şarkıcı / Yorumcu Parça Adı Albüm Adı Süre
Abdullah Ibrahim Song for Sathima Water From An Ancient Well 6:12
Pat Metheny Breakdealer Unity Band 8:34
McCoy Tyner Down Home Double Trios 8:44
James Carter Heaven on Earth Heaven on Earth 11:34
Bill Bruford feat. Ralph Towner, Eddie Gomez Thistledown If Summer Had Its Ghosts 4:14
22:00 Alçak Basınç / Popüler kültürün kıyısında yeşeren, alternatif, yenilikçi müzik akımları / Harun İzer

Popüler kültürün kıyısında kenarında yeşeren alternatif ve yenilikçi müzik akımlarının izini süren Alçak Basınç bu yayın döneminde Perşembe akşamları saat 22:00’de.

23:00 – 24:00 Falan: Freeform Freakout / Clint Willey

Funk kanallarında ve farklı sadaların zengin çeşitliliğe sahip âleminde bir keşif gezisine çıkan Falan: Freeform Freakout bu yayın döneminde saat 23:00’de.

24:00 – 01:00 Modyan Bulundurur / Sesin İnternetteki Serüveni / Barış Yalaz, Ömer Ergün, Ayşe İdil İdil

Radyo içinde radyo! İnternet radyosu Radyo Modyan bu yayın döneminde sesin internetteki macerasına Açık Radyo içinden bir tünel açıyor.

Açık Radyo’nun yenilenmiş sitesi üzerinden dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Radyo Garden üzerinden Açık Radyo’yu dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi Programları ve Podcast Arşivleri

Açık Radyo resmi web sitesi: acikradyo.com

Açık Radyo resmi twitter sayfası 

Açık Radyo’yu internet üzerinden ve mobil cihazlarından dinlemek isteyenler için faydalı bilgiler

Açık Radyo Arşivi için TIKLAYINIZ

Açık Radyo program blogları için TIKLAYINIZ

Açık Radyo 50. Yayın Dönemi: 4 Kasım 2019 – 20 Mayıs 2020 akışı için Tıklayınız Günlük / Tıklayınız Haftalık

————————————————————————————

06:00 – 06:55 DemocracyNow!

democracynow.org/shows/2020/4/21

07: 00 – 07:20 Tehlikeli Oyunlar (Yeniden) / Yazan: Oğuz Atay / İletişim Yayınları / Okuyan: Tilbe Saran

Usta yazar Oğuz Atay’ı ölümünün 40. yılında, “Tehlikeli Oyunlar” romanının okumasının tekrarı ile anıyoruz.

07:30 – 07:50 Sabahlık / Didem Gençtürk ve Emre Aydoğdu

sabahlik.tumblr.com/

08:00 – 10:00 Açık Gazete / Ömer Madra, Özdeş Özbay, Robılınd Tayyar, Berhem Baltaş

acik-gazete-22.04.2020

Açık Gazete Spotify Kanalı

Açık Gazete Jingle

Açık Gazete kayıt arşivi

Günün Sözü

“Küresel sağlık krizi, bildiğimiz kapitalizmin ölmekte olduğunu gösteriyor… ve dünya komünizme daha yakın bir sisteme doğru gidiyor.”
——————
Dünyanın en büyük altyapı hizmetleri varlık yönetimi şirketi Macquarie Group analistleri gezegenin geleceğini yorumluyor. (Boston Globe)

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi

08:02 Eduardo Galeano: Kadınlar / Çeviren Süleyman Doğru / Sel Yayıncılık

“Kabilemizin hikâye anlatıcısı” benzersiz yazar Galeano’ nun yeryüzündeki harikulade konukluğundan bizlere kalan son eserinden her sabah bir hikâyeyi Açık Gazete’nin açılışında okuyarak güne başlamanın hepimize iyi geleceğini düşünüyoruz.

08:30 – 08:45 Korona Günleri: Selim Badur’la Hafta İçi Her Gün

korona-gunlukleri-22.04.2020

Korona Günleri

08:55 – 09:00 Psikoçöküntü Günlükleri / Yazan: Franco Bifo Berardi, Çeviren ve Okuyan: Serhan Ada

ar-arsiv-psikocokuntu-gunlukleri_22.04.2020

Franco Bifo Berardi’nin salgın notları “Psikoçöküntü Günlükleri”nden seçmeler yazarın izniyle, Serhan Ada’nın Türkçesi ve sesinden Açık Radyo yayınında.

***

5 Mart

Borsalarda ve ekonomik sistemde ilk gerileme işaretleri görülmeye başlandı. Ekonomi uzmanları 2008’den farklı olarak merkez bankalarının ve finans kuruluşlarının müdahalelerinin fazla işe yaramayacağı görüşünde.

Kriz ilk defa, ne finansal ne de dar anlamda ekonomik etmenlerden, arz ile talep arasındaki ilişkiden çıkıyor. Kriz bedenden çıkıyor.

Tempoyu düşürme kararını veren, beden. Bu genel koronavirüs terhisi durgunluğun nedeni olmaktan ziyade onun bir belirtisi.

Beden derken genel anlamda biyolojik işlevden söz ediyorum, oldukça hafif biçimde de olsa hastalanan fiziki bedeni olduğu kadar, muhakemeyle, eleştiriyle, iradeyle, siyasal kararlarla hiç bağlantısı kalmamış derin edilgenlik içindeki zihni de kastediyorum.

Fazla karmaşık işaretleri proseslemekten yorgun, aşırı uyarılmadan depresyona uğramış, kadiri mutlak teknik-mali otomatın karşısında kararlarının güçsüzlüğünden aşağılanmış durumdaki zihin tansiyonu düşürdü. Bu, zihin bir karar verdi demek değil: Tansiyonun ani düşmesi hepimiz adına kararı verdi. Psikoçöküntü.

09:00 – 09:30 Nereye Doğru: Cengiz Aktar’la Geleceğe Bakışlar

nereye-dogru-20200422

Nereye Doğru kayıt arşivi

***

“Koronavirüsle birlikte Çin prestijini tamamen kaybetti”

Nereye Doğru
Aa
+

Açık Gazete’nin Nereye Doğru köşesinde bu hafta Cengiz Aktar ile petrol fiyatlarındaki düşüş, ABD’deki gelişmeler, Çin’e yönelik davalar ve meclisin 100. yılı konuşuldu.

Nereye Doğru

Nereye Doğru

podcast servisi: iTunes / RSS

Cengiz Aktar, İkinci Körfez Savaşı sonrasında Bienalde karşılaştığı bir Yanomami yerli lanetini anlattı. Güney Amerika’nın yerli haklarından Yanomamiler petrol için ‘yer yağı’ diyorlar ve buna dokunulmaması gerektiğini, bir lanet olduğunu düşünüyorlarmış. Ömer Madra da Dakota yerlilerinin petrole ‘kara yılan’ dediklerini ve yine lanetli olarak gördüklerini ekledi.

Aktar, Trump’ın iktisadî milliyetçilik yanında bir de beşerî milliyetçiliğe başvurduğunu ve Amerika’ya göçmen alımını durdurduğunu söyledi. “Aslında göçmenler ABD için bir lütuftur, tersi değil” dedi. Amerika’nın göçmenler sayesinde var olmuş bir ülke olduğunu hatırlattı.

‘Asyalı düşmanlığı gelişiyor’

ABD’de önümüzdeki seçimler öncesi Trump’ın temel hedefi işlere geri dönmek ve Amerikan sanayini ülkeye geri çağırmak. Büyük bir Çin karşıtlığının oluştuğunu söyledi Aktar ve II. Dünya Savaşı sırasında Amerikalı Japonların toplama kamplarına kapatılması gibi bir Asyalı düşmanlığı gelişiyor dedi. Trump’ın seçim kampanyasını bu iktisadi milliyetçilik üzerine kurmayı planladığı yorumunda bulundu. Bütün bir Amerikan sağı ve aşırı sağı “bütün üretim gücümüzü geri çağırmalıyız” diyor ve birçok makale çıkıyor medyada.

Çin’e yönelik salgını haber vermemek kaynaklı hukuk davaları meselesinin büyüdüğünü anlattı Aktar. ABD’li ve İsrailli hukuk büroları Çin’i suçlayan davalar açmaya başladı. Britanya’nın yeni Dışişleri Bakanı Dominik Raab, Çin’e karşı davaların açılacağını söyledi ve “Eskisi gibi sizden mal almaya devam edeceğimizi sanmayın” dedi. Avustralya Dışişleri Bakanı da benzer açıklamalar yaptı. Çin’in prestijini tamamen kaybettiğini söyledi Aktar. O kadar ki Çin artık “virüs bizden çıkmadı” açıklamaları yapıyor. Vuhan’a da başka bir yerden geldiğini söyleyerek bilimsel araştırmaları durdurdu Çin yönetimi. Bu davalardan sonuç elde edilemese de Çin için işler iyi gitmiyor dedi Aktar.

‘Meclisin ömrü 100 yılmış’

Dünya gündemi ardından Türkiye de konuşuldu Nereye Doğru’da. 23 Nisan 2020 TBMM’nin 100 yılıydı ama partili Cumhurbaşkanlığı sisteminde meclisin zaten yetkilerini yitirmiş olarak 100. yıla girildiğini anlattı Aktar. “Meclisin ömrü maalesef 100 yılmış” dedi. Meclisin en başından beri demokratik değerlere fazla dayanmamış olmasına rağmen Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte artık tek kişinin aldığı kararlarla ülkenin yönetilmekte olduğunu söyledi. Bu sistemde, Cumhurbaşkanı’nın iki tür yetkisi olduğunu anlattı Aktar; Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (CKHK) ve Cumhurbaşkanlığı kararları. 10 Temmuz 2018’de ilk CKHK yayınlanmış ve şimdiye kadar 60 CKHK çıkmış bu şekilde. Bunların her biri aslında yasa ama mecliste görüşülmüyor. Cumhurbaşkanı Kararları ise icracı kararlar. 2461 karar çıkmış şimdiye kadar. 27. Yasama dönemine dair verilerde 2708 kanun teklifi verilmiş mecliste. 219’u AKP tarafından verilmiş kanun tekliflerinin, 220 teklif MHP vermiş, 202 İP, 117 HDP şeklinde devam ediyor sayılar. Sadece 77 tanesi kanunlaşmış bu tekliflerin ve hepsi AKP-MHP tarafından verilmiş teklifler. Aktar, en son sağlıkta şiddete karşı yaptırımlar içeren kanun teklifini muhalefet getirince mecliste reddedildiğini ardından, hemen ertesi gün,  AKP-MHP aynı kanunu getirince kabul edildiğini anlattı! İktidarın, kendi uygulamaları dışında kalan her türlü politikayı tehdit olarak algılamakta olduğu yorumunda bulundu.

10:00 – 10:30 Kirli Çıkı / Utkan Çınar ve Gülşah Görücü / Oldies

10:30 – 11:00 Açık Yeşil / Ümit Şahin ve Ömer Madra / Hayatın, politikanın ve sokağın çevre ekoloji gündemi

acik-yesil-20200422

Açık Yeşil kayıt arşivi

11:00 – 12:00 Metropolitika / Aysim Türkmen, Korhan Gümüş ve ve Murat Güvenç / Kent ve kentlilik üzerine tartışmalar

metropolitika-20200422

Metropolitika kayıt arşivi

12:00 – 12:55 Midday Blues / Gün ortasında müzik arası / Ahmet Uncu

Coğrafyalardan ve türlerden bağımsız “günortası müzikleri” programı.

12:55 – 13:05 Yerdeniz Öyküleri – Tehanu / Okuyan: Tolga Korkut

Amerikalı usta yazar Ursula LeGuin 22 Ocak 2018’de aramızdan ayrıldı. Yazarın Çiğdem Erkal çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan 6 kitaplık kült fantastik serisi Yerdeniz Büyücüsü’nün dördüncü kitabına bir süre önce başladık. Ne zaman biter, orası hâlâ meçhul.

13:00 – 14:00 Tuna’nın Beri Yanı / Muammer Ketencoğlu / Balkan ağırlıklı etnik müzik

23 Nisan Özel

muammerketencoglu.com/

tunaninberiyani.blogspot.com/

facebook.com/ketencoglumuammer

facebook.com/muammerketencoğlu

***

14:00 – 14:30 Türlerin Yaşam Hakkı / Işıl Karaelmas / Gezegeni paylaştığımız canlıların özgürce yaşama haklarına dair her şey

turlerin-yasam-hakki-22.04.2020

zz4

“Gezegeni paylaştığımız canlıların özgürce yaşama haklarına dair her şey” şiarıyla yola çıkan program; Türkiye ve dünyadaki hayvan hakları gündeminden, etik veganlık anlayışına; hayvansal ürünleri tüketmeyi bırakmaktan, sokak hayvanlarına yardım etmeye kadar faydalı insan yaklaşımları ve pratikleri üzerine.

turlerinyasamhakki. Image may contain: text that says 'Radyo.\" 94.9 TÜRLERİN YAŞAM HAKKI IŞIL KARAELMAS Türlerin Yaşam Hakkı By Açık Radyo 94.9'

📌 94.9 Açık Radyo’da her Çarşamba saat 14.00’te yayınlanan Türlerin Yaşam Hakkı programının tüm geçmiş kayıtlarına Spotify / Podcast bölümünden program adını aratarak ulaşabilirsiniz 🦜 Kanalın Spotify Linki profilde ⬆️ #hayvanhakları #vegan #veganizm #veganlık #sokakhayvanları #satınalmasahiplen #hayvanözgürlüğü #etikvegan #doğa

twitter.com.türlerin.yaşam.hakkı 

Türlerin Yaşam Hakkı Spotify Kanalı

pictosee.com/turlerinyasamhakki/

***

Açık Radyo 94.9, Türlerin Yaşam Hakkı, Işıl Karaelmas

Peynir: Bağımlılıktaki haksızlık
Dr. Neal Barnard’ın “Peynir Tuzağı” kitabı üzerinden peynirin bağımlılık yapan etkisini, sağlık boyutunu ve hayvanların ödediği bedeli konuşuyoruz.

***

turlerinyasamhakki. Photo shared by Türlerin Yaşam Hakkı on April 22, 2020 tagging @acikradyo, and @isilkaraelmas. Image may contain: textacikradyoisilkaraelmas

Bugün saat 14.00’te @acikradyo da Dr. Neal Barnard’ın “Peynir Tuzağı” kitabı üstünden peyniri konuşuyoruz. #veganism #vegan #peynir #cheese #dairy #animalliberation

***

İnek sütünün marketlere gelene kadarki yolculuğu: Sütün esas sahiplerinin yaşadıkları hayatlar

Türlerin Yaşam Hakkı