Açık Radyo’nun yenilenmiş sitesi üzerinden dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Radyo Garden üzerinden Açık Radyo’yu dinlemek için T I K L A Y I N I Z

Açık Radyo 52. Yayın Dönemi Programları ve PodcastArşivleri

Açık Radyo resmi web sitesi: acikradyo.com

Açık Radyo resmi twitter sayfası 

Açık Radyo resmi instagram sayfası

Açık Radyo’yu internet üzerinden ve mobil cihazlarından dinlemek isteyenler için faydalı bilgiler

Açık Radyo Arşivi için TIKLAYINIZ

Açık Radyo program blogları için TIKLAYINIZ

Twitter Açık Radyo Programları ve Programcıları Listesi için TKLYNZ

Açık Radyo 52. Yayın Dönemi: 2 Kasım 2020 – 2 Mayıs 2021 akışı için Tıklayınız Günlük / Tıklayınız Haftalık 

————————————————————————————

06:00 – 06:55 DemocracyNow!

democracynow.org/shows/2020/12/15

* William Barr Resigns as Attorney General After Acting as Trump’s “Enabler-in-Chief” at DOJ

* Election Chaos Adds Fuel to Campaign for a National Popular Vote to Elect U.S. President

* As COVID Surges Behind Bars in California, Why Is San Quentin Transferring Hundreds of Prisoners?

07:00 – 07:45 Sabahlık / Didem Gençtürk ve Emre Aydoğdu

sabahlik.tumblr.com/

Twitter.com/DidemGençtürk

***

Bugün Sabahlık’ta Koliva’dan bir seçki vardı.

08:00 – 10:00 Açık Gazete / Ömer Madra, Özdeş Özbay, Berhem Baltaş ve Feryal Kabil

acik-gazete-16.12.2020

Açık Gazete kayıt arşivi
Açık Gazete Spotify Kanalı
Açık Gazete Jingle
Günün Sözü
“Biz … şu anda ‘okulları kapatmalı mıyız, açmalı mıyız?’ diye saçma bir soru sormamalıydık. Gerçek soru: ‘Nasıl açılmalı?’ olmalı.”

Siyaset bilimci ve aktivist Aysuda Kölemen, Türkiye’de eğitimin değersizleştirildiğini, pandemi sırasında kapalı tutulan okul öncesi kurumların ve ilkokulların açılması ve bunun şartlarının yaratılması için kamuoyu oluşturulması gerektiğini belirtiyor. (Açık Radyo)

***

Konuklarımız Aysuda Kölemen (@CamusYarari) ve Tomris Cesuroglu (@SutDoktorum) az sonra #AçıkGazete‘de .
Okulların açılması hakkında konuşuyoruz.

08:02 Eduardo Galeano: Kadınlar / Çeviren Süleyman Doğru / Sel Yayıncılık

“Kabilemizin hikâye anlatıcısı” benzersiz yazar Galeano’ nun yeryüzündeki harikulade konukluğundan bizlere kalan son eserinden her sabah bir hikâyeyi Açık Gazete’nin açılışında okuyarak güne başlamanın hepimize iyi geleceğini düşünüyoruz.

09:00 – 09:30 Nereye Doğru: Cengiz Aktar’la Geleceğe Bakışlar

nereye-dogru-20201216

Nereye Doğru kayıt arşivi

***

Avrupa Birliği Liderler Zirvesi sonrası yaptırımlar.

10:00 – 10:30 Kirli Çıkı / Selahattin Çolak / Oldies

Twitter.com/SelahattinÇolak.KoltukçularÇıkmazı

10:30 – 11:00 Açık Yeşil / Ümit Şahin ve Ömer Madra / Hayatın, politikanın ve sokağın çevre ekoloji gündemi

acik-yesil-20201216

Caretta youtube / spotify
Açık Yeşil kayıt arşivi
Facebook.com/ÜmitŞahin

11:00 – 12:00 Metropolitika / Aysim Türkmen / Kent ve kentlilik üzerine tartışmalar

metropolitika-20201216

Metropolitika kayıt arşivi

***

Korhan Gümüş, Metropolitika programından çekildi

Metropolitika programcılarından Korhan Gümüş, iki kadın tarafından tacizle suçlanmasının ardından Açık Radyo yayınından çekildi.

Bir kamu kuruluşunda çalıştığı için adını vermek istemeyen ve sosyal medyada Nahi Degün mahlasını kullanan İ.T. adlı kadın, Gümüş’ün kendisi üzerinde nüfuzunu, yarattığı imajı ve pozisyonunu kullandığını söylemişti“Çok gençtim ve bu taciz mi değil mi diye kafam karışıyordu. Benden en az 20 yaş büyüktü. Kendisine asla bir alan açmadım, tepkisiz kalarak suskunlaştım ama birlikte gezme ve Ada’daki evine gitmeyi teklif edince hemen ve panikle reddederek ondan uzaklaştım.”
İ.T.’nin ardından Twitter’da başka bir kadın da Gümüş’ün kendisini taciz ettiğini öne sürdü: “Korhan Gümüş ile aynı hikayeyi ben de yaşadım ama sizin kadar net bir tavır koyamadım. Elde ettiği mevkileri bu şekilde kullanan biri bu şahıs. Konuşmak çok zor geliyordu ancak dünden beri kendimi daha iyi hissediyorum.”
Korhan Gümüş, bu gelişmeler üzerine Açık Radyo yönetimine gönderdiği mektupla Metropolitika programından çekildiğini açıkladı. Açıklama şu şekilde: 
“Açık Radyo Yönetimine, 
Aşağıdaki açıklamayı sizinle de paylaşmak istiyorum. 
Kadın hareketinin başka bir çare kalmadığı için bu açıklamaları yapmalarını doğru buluyorum ve destekliyorum. Bu konuda görgüsüz, donanımsız ve bilgisiz olduğumdan dolayı da özür diliyorum. Benim gibi bir çok insanın da aynı durumda olduğunu fark ediyorum. Bu benim açımdan bir öğrenme süreci.
Bu kişiye cinsellikle ilgili bir imada, teklifte bulunmadım. Flört etmedim. Bir görüşme ısrarında da bulunmadım. Bundan eminim. Bu kişi de zaten “öyle hissettim” diyor, bunu da açıklama hakkı olmalıdır. 
Ben yalnızca karşımdaki insanla (erkek veya kadın olması fark etmez) karşı taraftan gelen görüşme teklifiyle, düşünce paylaşımına dayalı, eşitlikçi bir iletişim kurmaya, benzer dertleri olduğunu düşünerek işbirliği yapmaya çalıştım. Benim açımdan değerli, yetenekli, işbirliği yapılması gereken bir insandı.
Bu kadının bir açıklama yapmasını doğru buluyorum, ancak taciz olarak adlandırmasını doğru bulmuyorum. Çünkü iletişim sorunları bu şekilde damgalanırsa, bundan sonra düşünmek ve öğrenmek imkansız hale geliyor. Karşımda şu anda bu kadının attığı mesajın bile ne olduğunu bilmeden, futbol seyircisi gibi tezahürat yapan bir topluluk var. Bunlara karşı benim çıkıp hakikati söylemem imkansızlaşıyor.
O tarihlerde sivil alanda yeni insanlarla işbirliği derdindeydim. Bu yüzden yöntem açısından bir arayış içindeydim. Ama dediğim gibi bir başka tür bir yakınlık olması için bir niyetim ya da teklifim olmadı, böyle bir şey ima da etmedim.  Başka koşullarda bu işbirliğinin daha iyi anlaşılacağı açıktı. Bunu yapamadığım için üzgünüm.
Bu koşullarda Açık Radyo’yu zor durumda bırakmamak için Metropolitika programından çekiliyorum.
Anlayışınız için teşekkür ederim.”

***

Aysim Türkmen: Patriyarkaya karşı, susma bitsin hareketinin ‘amasız’ yanında duruyorum

Aysim Türkmen, eski program ortağı Korhan Gümüş’ün iki kadının taciz iddialarının ardından Metropolitika’dan çekilmesi üzerine bir açıklama yayınladı. 

Türkmen’in açıklaması şu şekilde:

Merhaba Sevgili Açık Radyo Dinleyicileri,
Bu haftadan itibaren Metropolitika’ya ben devam edeceğim. Son günlerde Korhan ile ilgili olarak yaşadığımız gelişmelerde kadın dayanışmasının ne kadar önemli olduğunu bir kere de kendi deneyimimle gördüm. Bu zor geçen dört beş gün boyunca bana destek olmuş olan tüm kadınlara teşekkür ederim.
Kadınların yok sayılması, önemsiz hissettirilmesi, üzerinde fazla durulmayan, öylesine kabul edilen bir mesele. Kadınları yok sayan, önemsiz hissettirenlerin (hatta feminist olsalar dahi) bu tavırları öylesine kanıksanmış ki sorgulanmıyor. Kadınlar kendileri dahi bu durumlara yeterince net bakamıyor. Bu koşullarda kendimizi önemli hissetmek çok zor oluyor, çok büyük çaba ve zaman gerektiriyor. Bize yapılmış olan zorbalığı, tacizi tanımlayıp adını koymak ve bunlara rağmen benim sözüm çok değerli diyebilmek cesaret ve direnç gerektiriyor. Kadın dayanışması yanınızdayız dediğinde yeniden dünyaya bakmaya başlayıp sözünün önemli olduğunu fark ediyor, “kendimi önemsiz hissettirenler patriyarkayı üretiyorlarmış” diyebiliyorsun. 
Kadın yazarların başlattığı, sinemacı kadınların “susma bitsin” diyerek genişlettikleri ve diğer sivil toplum derneklerinin katılımıyla giderek büyüyen “Türkiye’nin ‘Me too’ hareketi” çok kıymetli. Mahkemeler yoluyla sağlanamadığı ortada olan adaleti, politik sistemin sağlayamadığı eşitliğ kadınlar, sosyal medyada birbirlerinin sesinin yükselmesini destekleyerek yaratmaya uğraşıyor. Bugün bir, iki, yarın on, yüz kadın derken binlerce kadın, bu hareketle, kanıksanmış patriyarkayı sarsıyor ve herkesin değişmek zorunda olduğunu söylüyor.  
Bu değişimin en önemli noktası da cahili olduğumuz feminist literatürün yıllardır düşünüp tartışarak geliştirdiği konsept ve tanımları öğrenmek zorunda oluşumuz. Örneğin tacizin ne olduğu cinsel tacizle karıştırılıyor. Ama taciz etmedim diyenler cinsel olarak taciz etmedim diyor ama (Nahi Degün mahlasını kullanan kadının deyimiyle) taciz “karşı tarafa yaklaşma hamlelerinizle, sözlerinizle, ısrarınızla tedirgin hissettirmeye başladığınız anda” başlıyor. “Bu iki kişinin arasında tacizcinin lehine mesleki, akademik, ekonomik bir hiyerarşi olması da bu tedirginliği besliyor.”
Yazar Gülengül Altıntaş’ın dediği gibi “Kadının beyanı esastır” ilkesi ikili ilişkide neyin olup olmadığı ile ilgili değil. Ortada bir ölçek yok. “Taciz” karşı cinse nasıl hissettirildiği ve yarattığı tedirginlikle ilgili. Yaratılan tedirginlik ise bugün bütün kadınların sokakta, işyerinde sürekli tetikte, sürekli tehdit altında yaşamalarına, kendilerine güvenlerinin sarsılmasına sebep oluyor. “Kadının beyanı esastır” ilkesinin geniş çapta uygulanması patriyarkal yapıyı sarsarak, kanıksanan, tedirgin yaşama zorunda kalışımızı sorgulatıyor.
Patriyarkaya karşı, susma bitsin hareketinin ‘amasız’ yanında duruyorum. Bu hareketin büyümesi için susmayalım ve bitirelim diyorum.
Ne olmuştu?
Bir kamu kuruluşunda çalıştığı için adını vermek istemeyen ve sosyal medyada Nahi Degün mahlasını kullanan İ.T. adlı kadın, Gümüş’ün kendisi üzerinde nüfuzunu, yarattığı imajı ve pozisyonunu kullandığını söylemişti: “Çok gençtim ve bu taciz mi değil mi diye kafam karışıyordu. Benden en az 20 yaş büyüktü. Kendisine asla bir alan açmadım, tepkisiz kalarak suskunlaştım ama birlikte gezme ve Ada’daki evine gitmeyi teklif edince hemen ve panikle reddederek ondan uzaklaştım.”
İ.T.’nin ardından Twitter’da başka bir kadın da Gümüş’ün kendisini taciz ettiğini öne sürmüştü: “Korhan Gümüş ile aynı hikâyeyi ben de yaşadım ama sizin kadar net bir tavır koyamadım. Elde ettiği mevkileri bu şekilde kullanan biri bu şahıs. Konuşmak çok zor geliyordu ancak dünden beri kendimi daha iyi hissediyorum.”
Korhan Gümüş, bu gelişmeler üzerine Açık Radyo yönetimine gönderdiği mektupla Metropolitika programından çekildiğini açıklamıştı.

12:00 – 12:55 Midday Blues / Gün ortasında müzik arası / Ahmet Uncu

Coğrafyalardan ve türlerden bağımsız “günortası müzikleri” programı.

12:55 – 13:05 Sefiller – Yazan: Victor Hugo / Okuyan: Tolga Korkut / Çevirmen: Volkan Yalçıntoklu / İş Bankası Kültür Yayınları

Fransız edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından Victor Hugo ölümsüz eseri Sefiller’de, Fransız toplumundan yola çıkarak, kozmolojik bir bakış ve eşsiz bir duyarlılıkla insanlığa ulaşır. Bu yayın döneminde 1724 sayfalık bu kült romanı Tolga Korkut’un sesinden dinliyoruz. Ne kadar sürer, meçhul…

13:00 – 14:00 Tuna’nın Beri Yanı / Muammer Ketencoğlu / Balkan ağırlıklı etnik müzik

tunann-beri-yan-romanya-alexandru-mica

muammerketencoglu.com/
tunaninberiyani.blogspot.com/
facebook.com/ketencoglumuammer
facebook.com/muammerketencoğluTwitter.com/MuammerKetencoğlu

***

Tuna’nın Beri Yanı (Romanya) Alexandru Mica – Rutenya Bölgesi’nden Halk Şarkıları – 16 Aralık 2020

1945’te  Tuna-Vlasca vadisindeki Putineiu (Teleorman bölgesinde, Bulgar sınırına yaklaşık 20 km ve Bulgaristan’ın Rousse kenti ile çok yakın olan bir ilçe) ilçesinde doğan Alexandru Mica, Kuzey Kore’de Pyongyang’daki “Kim II Sung” Üniversitesi’nde Japonca ve Korece okudu ve 1969 yılında Bükreş’teki Yabancı Diller ve Edebiyatlar Enstitüsü bünyesinde Slav dillerinden mezun oldu. Ayrıca kominizm döneminde bir dönem Romanya’nın Kuzey Kore büyükelçiliğini de yaptı. Eşsiz bir halk antolojisinin yazarı olan Mica Bu sene Eylül ayında “Melos TV” adında Geleneksel Romen folklorunun yer alacağı kendi TV kanalını kurdu. Üniversite profesörü, doktor Alexandru Mica, öğretme etkinliği ve folkloru sevenler, gerçek müzik sevenler arasında harika bir sanatçı olarak tanınmaktadır. Folklorumuzdan 500’den fazla şarkıdan oluşan bu harika koleksiyonun yazarı olduğunu hatırlatmakla yetinelim.
Üniversiteden mezun olduktan sonra Pyongyang’da okudum, doktoramı aldım, üniversitede profesör oldum, kuruma, yani devlet güvenlik konseyine, çünkü bu çalışmaları yaptırdığım için işe alındım. Alexandru Mica: “Güvenlik Bakanlığı’nın geniş bir kültürel alana sahip kişilerin dahil edilmesi gereken yabancı istihbarat departmanına dahil edildim. Benim için bu, Romanya devleti için casusluk ve karşı casusluk kursları aldığım dönemimi iyileştirmek için bir fırsattı, ancak daha sonra talep üzerine geri çekildim “dedi.
Karşılaştırmalı evrensel edebiyat eserlerinin yazarı Romen etnolojisi ve etnografyası vb. kursları, üniversite profesörü Alexandru Mica, son beş yüzyılın (1540-2011) Muntenia’da bulunan Rumen folklor hazinesinin sesli tercümanı olarak araştırılmasına adadı. Ulusal düzeyde, Romanya vilayetlerinde ve yurtdışında 1920 yılına kadar basılmış sekmelerdeki müzik notaları, mezmurlar ve lineer transkripsiyonlardaki müzik notalarından özenle seçilmiş 622 antolojik halk şarkısını ulusal düzeyde yeniden canlandırmak ve Geçen yüzyılın başında Edison fonografının balmumu silindirleri ve son yıllarda National Archi’de mag kasetlerinde Bükreş’teki Romanya Akademisi Folklor Enstitüsü “Constantin Brailoiu” ve halk enstrümanlarımızın bazı virtüözlerinin repertuarlarından büyük temsil değeri olan 159 enstrümantal eseri seslendirdi.
Alexandru Mica, diğerleri arasında, en büyük ve en karmaşık Rus düşünür ve yazarlarından biri olan F.M. Dostoyevski’nin Iasi’deki Junimea Publishing House tarafından yakın zamanda yayınlanan bir eserinin yazarıdır: “Feodor Mihayloviç Dostoevsky, otantik gerçekçilikten fantastik gerçekçiliğe”
***
RÖPORTAJ
Bay Mica, Kırsal alanın yaratımlarına aşık olan bir diğer kişi olan Tudor Gheorghe folklorun bugün artık yaratılmadığını söyledi. Ne düşünüyorsun?
– Hayır, folklor yaratıldı. Ancak hala özgün ve değerli, temsili yaratıcılar olup olmadığını bilmiyorum. Çeşitli vesilelerle, köy korosunda, erkeklerin partilerinde, kızlarda ya da yılın bayramlarında, mısralar ya da şarkılar söyleyerek yarıştıklarında ortaya çıktıkları geleneksel köy topluluğu çerçevesi kayboldu. Ama benim görüşüme göre, daha az sürdürülen bir hızda da olsa, bugün hala yaratılıyor.

 Bununla birlikte, kırsal alanda yaşayanların genel birlikte yaşama verileri değişmiştir; Bu koşullar altında, folklor, bugün oluşturulmuşsa, hala geleneksel olan özel gereksinimleri, yaratma kurallarını koruyor mu?
– Yaratıcıya bağlı. Ya yerel geleneğe ya da ülkenin genel, ruhani geleneğine ya da yeni başlayan bir kişiye bağlı olabilir ve kulaktan yaratabilir. Romen maneviyatı bir yana, yaratıcının geldiği topluluğu bile temsil etmeyen daha az başarılı yaratımların ortaya çıkması budur! Ancak antolojide yakaladığım bu beş asırlık yolculukta, anonim yazarların yaratıcı akışında göreceli duraklama anları bulduğumu bilin, bu yüzden bu an onlardan biri olabilir, ancak popüler yaratma süreci durmayacak .
Halk Şarkısı Tarihinde Beş Yüzyıl – 1540-2003″ antolojisinde yer alan beş yüz parçayı nasıl seçtiniz, çünkü olağanüstü geniş bir kapsam yelpazesi var?
– Yaklaşık otuz yıl sürdüğünü düşünerek seçimi dikkatlice yaptım. Ulusal maneviyatımıza yönelik gerçek bir araştırmaydı. Zamanın özel dergilerinde basılan kodeksleri, çizelgeleri, şiirleri ve şarkıları araştırdım, aynı zamanda sesli ve basılı arşivleri – eski koleksiyonlar, bazıları büyük olmadıkları için kültürel açıdan daha az önemli ama yine de Romence’yi işaret ediyor şarkı. 1700’den itibaren, “Hospital of Love” veya “Singer of Longing” ile büyük Anton Pann ile zirveye ulaşan ve Muntenia’daki ilk ama aynı zamanda son büyük oyun şarkısı ve romantizm koleksiyonunun yazarı Dimitrie Vulpian ile devam ediyor. Ulusal folklor arşivinde yaklaşık 4 yıl oyalandım ve yirmi beş binin üzerinde fonogramı ülke ve şehir keman şarkılarıyla dinledim. Bu şarkıları icra etme tarzında pratik olarak ustalaştım.
Putineiul Giurgiului’de doğmamış olsaydın, yani bir köyde güneş ışığını görmemiş olsaydın, yaptığın şeyi iyi yapar mıydın?
– Değil! Hayır, çünkü bu alışılmadık tutku, itiraf ediyorum, çocukluğumda köy kemancılarını dinlediğimde filizlenen geleneksel Romen şarkısı ve aynı zamanda amcam, öğretmen Marin Bălan’ın sahip olduğu ebonit kayıtları. Bir şarkı ve şiir evreninde büyüdüm ve eğitim aldım.
Melos TV – yeni bir halk müziği TV Kanalı
Dorina Rusu: Kanalının Ne kadar süreyle karlı olacağını tahmin ediyorsun?
Alexandru Mica: Yaklaşık 5 yılda.
Dorina Rusu: Sadece bir şarkıcı değil, aynı zamanda uzmanlaşmış birisiniz ve bu alanda çalışmalarınız var, ne tür müziği tanıtacağınız, ne tür folkloru tanıtacağınızla ilgileniyorum. Başarılı olup olmayacağını sormak istiyorum, artık kitsch’in daha çok arandığını biliyorsunuz.
Alexandru Mica: Kitsch geçmişte de aranıyordu, bu yüzden Profesör Brauner ve ben basında kitsch’e karşı bir kampanya başlattık ve aynı zamanda Profesör Andronescu, halk şarkılarını ticari olarak uygulayanlara ve bugün de pek çok suçlamayı çekti. , bu kesinlikle rezil bir şekilde raydan çıktı ve artık böyle devam edemeyiz. Bu televizyonun bir fırlatma rampası olmasını, Romen halkının temsili geleneklerine en büyük ilgisini yeniden sunmasını istiyoruz. Şu anda televizyonda duyduklarımız utanç verici. Hepsi değil, bazıları, ticari, onları nasıl arayacağımı bile bilmiyorum, bu televizyonlar sadece kitsch’i değil, aynı zamanda Rumen halkına yönelik kaba saldırıları da teşvik ediyor.

14:00 – 14:30 Türlerin Yaşam Hakkı / Işıl Karaelmas ve Melike Dirikoç / Gezegeni paylaştığımız canlıların özgürce yaşama haklarına dair her şey

turlerin-yasam-hakki-20201216

Agnotoloji: Cehalet bilimi

zz4
twitter.com.türlerin.yaşam.hakkı 
Twitter.com/IşılKaraelmas
Twitter.com/MelikeDirikoç
Türlerin Yaşam Hakkı Spotify Kanalı
pictosee.com/turlerinyasamhakki/
instagram.com/turlerinyasamhakki/
turlerinyasamhakki@gmail.com

***

Konumuz agnotoloji, yani cehalet bilimi. Konuya giriş yaparken cehaletin türleri ve sorgulama üzerine konuşuyoruz.

***

Konumuz agnotoloji, yani cehalet bilimi. Konuya giriş yaparken cehaletin türleri ve sorgulama üzerine konuşuyoruz.

Saat 14.00’te konumuz agnotoloji, yani cehalet bilimi, “bilmediğimiz şeyleri neden bilmiyoruz?” sorusunun yanıtını araştırıyor. Bu bölümde konuya bir giriş yaparken cehaletin farklı türlerini ve stratejik olarak nasıl üretildiği, bilimsel bulguların bile nasıl sorgulanması gerektiğini örneklerle birlikte konuşacağız.

Melike Dirikoç @vegan__earth ve Işıl Karaelmas’ın birlikte hazırlayıp sunduğu @turlerinyasamhakki her çarşamba saat 14.00’da 95.0 @acikradyo ‘da.

14:30 – 15:30 Alla Turca / Ali Pınar ve Ersin Antep / Türkiye’den klâsik müzik yorumcuları ve bestakârları

www.facebook.com/alla.turca.5

Twitter.com/AliPınar

Twitter.com/ErsinAntep

instagram.com/allaturca2001/

twitter/allaturca

***

ALLA TURCA’DA BEETHOVEN’A DOĞUM GÜNÜ @acikradyo’da @ersinantep ve @AliPINAR128’ın hazırlayıp sunduğu programda; Ludwig van Beethoven’ın 250. doğum günü kutlaması yapılacak. Beethoven eserleri sunulacak ve @SCanDokmeci ve #MusaErenİşkodralı #BeethovenSempozyumu’nu anlatacak.

15:30 – 16:30 Altın Saatler / Nuray Aydınoğlu, Elvan Cantekin, Argun Yum ve Gürhan Ertür / 17 Ağustos’u unutma

altin-saatler-20201216

Altın Saatler kayıt arşivi
facebook.com/GürhanErtür

***

Bugün, Açık Radyo Altın Saatler Programında, Prof. Dr. Elif Dağlı ile ikinci programımızı gerçekleştireceğiz. Anaokullarının yüz yüze eğitime başlatılması doğru mu, okulların açılması için belirlenmiş uluslararası kriterler nelerdir, dünyada ve Türkiye’de durum nedir, çocuklar Covid 19 hastalığına yakalanır mı, taşıyıcı olurlar mı; 14-15 Aralık günlerinde 11 sağlıkçı yurttaşımız Covid 19 nedeniyle hayatlarını kaybetti. Covid 19 neden meslek hastalığı olarak kabul edilmeli, Danıştay 10. Dairesi’nin kararı;Aşılarla ilgili güncel bilgiler, etkili olması için toplumun yüzde kaçının aşılanması gerekir, Türkiye için gereken aşı miktarı nedir, aşı çalışmaları hangi aşamada, faz tanımının açılımı nedir, tüm dünyada alınması gereken en önemli ve öncelikli tedbir nedir…sorularının yanıtlarını arayacağız.Program yapımcıları: M. Nuray Aydınoğlu, Elvan Cantekin ve Gürhan Ertür.16 Aralık Çarşamba 15:30’da FM 95.0 ve http://acikradyo.com.tr adresinde. Perşembe gününden itibaren Podcast adresinde: https://acikradyo.com.tr/program/44312/kayit-arsivi

***

Prof. Dr. Elif Dağlı ile gerçekleştireceğimiz ikinci programda okulların açılması, sağlıkçıların durumu ve aşılarla ilgili son gelişmeleri konuşacağız.

***

Prof. Elif Dağlı: Dünya ekonomisini ayakta tutabilmek için insan öldürüyoruz, bir ay tam kapanma şart

Altın Saatler programının konuğu Prof. Elif Dağlı ile sağlıkçıların durumu ve Covid-19 aşılarını konuştuk. 

(16 Aralık 2020 tarihinde Açık Radyo’da Altın Saatler programında yayınlanmıştır.)

Gürhan Ertür: 95.0 Açık Radyo’da Altın Saatler programını dinleyeceksiniz. Bugünkü programı Mehmet Nuray Aydınoğlu, Elvan Cantekin ve ben Gürhan Ertür birlikte sunuyoruz. Evlerimizdeyiz ve Ömer Şahin arkadaşımız bu programın kaydını Açık Radyo stüdyosunda gerçekleştiriyor. Açık Radyo’nun teknik ve idari ekibine bu zor dönemde sesimizi sizlere ulaştırdıkları için çok teşekkür ediyoruz. Bugün 16 Aralık Çarşamba ve şu anda saat 11:00, siz bu kaydı yine bugün 15:30’da dinleyeceksiniz. Telefon numaramız alan kodu 0 212 343 40 40, elektronik posta adresimiz acikradyo@acikradyo.com.tr. Altın Saatler programlarının ses kayıtlarını Açık Radyo’nun internet adresinde podcast bölümünde dinleyebilirsiniz. Bugünkü programımızın destekçisi Mete Akalın’a teşekkürlerimizi iletiyoruz. Bugün konuğumuz yine Prof. Dr. Elif Dağlı hocamız. Elif hocam hoş geldiniz! Geçen programı da sizinle yapmıştık, çok teşekkür ederiz programımıza tekrar katıldığınız için. Elif Dağlı hocamız çocuk sağlığı ve hastalıkları, özellikle de çocuk göğüs hastalıkları uzmanı. Aynı zamanda Türk Toraks Derneği Çevre ve Akciğer Çalışma Grubu Yürütme Kurulu üyesi. Elvan ilk soru senden gelsin lütfen.
Elvan Cantekin: Tekrar hoş geldin Elif! 
Elif Dağlı: Hoş bulduk!
EC: Geçen hafta bayağı konuştuk ama tabii konu çok derin, çok kapsamlı ve o yüzden de bir sürü soru açıkta kaldı, tekrar geldiğin için çok çok teşekkürler. 
ED: Ben teşekkür ederim.
EC: Geçtiğimiz 1 hafta içerisinde birtakım gelişmeler oldu, bununla ilgili olarak tabii onları da konuşacağız, geçtiğimiz hafta konuşamadığımız aşı konusu var, onu da programın ikinci bölümüne ayırdık, orada konuşmaya devam edeceğiz. Ancak bugünlerde özellikle Cumhurbaşkanı’nın son Bakanlar Kurulu toplantısından sonra yaptığı açıklama ve basında çıkan birtakım haberlerle özellikle gündeme gelen bir olay var. Okul öncesi çocukların eğitimiyle ilgili yüz yüze eğitim kararı verildi. Onun ötesinde eğitimin uzaktan eğitim vasıtasıyla yürütülmesinin getirdiği birtakım sakıncalar sürekli tartışılıyor. Kafa karışıklığı ve rahatsızlık var, Covid salgınının çocuklar üzerindeki etkisi nedir? Okulların açılıp yüz yüze eğitimin başlamasının ne gibi sakıncaları var? Dünyada bu iş nasıl yapılıyor, nasıl etkiliyor? Amerika’da 1,5 milyon çocuğun Covid’den öldüğü gibi bir haber basında çıktı. Bu konuda senin değerlendirmelerini bir daha almak istiyoruz. Yani gerçekten çocukların bu salgın içerisindeki etkilenme durumu nedir? 
ED: Teşekkür ederim Elvan. Çocuklar büyükler gibi etkilenmiyorlar ama hastalanıyorlar. Virüsü almıyorlar gibi bir yanlış kanaat vardı pandeminin başlangıcında. Alıyorlar, çocuklar sık hastalanabiliyor, benim hastalarımdan sıklıkla gün içinde 3-4 çocuğun Covid olduğunu evdeki temas nedeniyle öğreniyorum. Dolayısıyla çocuklar hastalanıyorlar, belirtileri de genellikle ateş, burun ağrısı, burun tıkanıklığı, boğazda yanma hissi, nefes darlığı, karın ağrısı, ishal ve kusma olabiliyor. Yine kas ağrıları erişkinlerdeki gibi görülebiliyor, bir de vücutta çeşitli döküntüler ortaya çıkabiliyor bu başka bir viral hastalık geçiriyormuş gibi döküntüler de ortaya çıkabiliyor. Çocuklar genellikle hafif atlatıyorlar, hastaneye yatan çocuk çok az oluyor, genellikle birlikte bir başka hastalığı varsa örneğin bir böbrek hastalığı, bir transplant hastasıysa, kanserli bir çocuksa hastaneye yatma ihtimali yüksek oluyor. Türkiye’de 17 çocuk vefat etti Covid’den bugüne kadar. Bu vefatların nedeni zaten var olan hastalıkları nedeniyle, Covid nedeniyle yani Covid onu zorlaştırdı tabii ama zaten süreyi, yaşam süresini kısıtlayan hastalıkları olan çocuklardı bunlar. Diğer taraftan çocukların tek sıkıntısı “enfekte olmak ve hastalanmak mıdır?” diye düşünmek lazım. Bu süreç içinde pandeminin UNICEF’in yapmış olduğu çalışmalar gösteriyor ki çocukların %31’i yani 1/3’ü eğitime ulaşamadı. Bu dünya çocukları için söylüyorum, çünkü Türkiye’deki değişik sosyal sınıf katmanları gibi yurt dışında da değişik sosyal sınıflar oluşmuş ekonomik açıdan da, çocukların internet veya televizyondan ders izleme olanağı olmadı. Bu 1/3 çok yüksek bir oran, demek ki bir 1/3 çocuğun eğitimini gözden çıkarttık bu süreç içerisinde gibi görünüyor. Bunun bedeli bir şekilde uzun vadede ödenecektir, bütün Türkiye için de aynı şeyi söylemek lazım. Çocuklarımızın hepsine internetten eğitim veremiyoruz, hatta bazı aileler imkanları varsa internet ve televizyon eğitiminden yeterince yararlanamadıkları için özel öğretmenler tuttular evde ders veren. Okuma-yazmayı, yabancı dili bu şekilde öğretiyorlar. Bir nevi 1700-1800’lü yıllara geri dönmüşüz gibi oldu eğitimde. Fakat eğitimin çözümü okulları tekrar açmak mı? Ondan çok emin değilim, ona tekrar dönelim isterseniz. Çocukların gördüğü başka zararlar neler oldu diye devam edersek, evde kalmanın neticesinde ev işi şiddetin maruziyeti oldu. Maalesef bu süreç içerisinde hem kadınların hem de çocukların ev içi şiddet oranlarının çok ciddi oranda arttığını UNICEF yine bize gösteriyor. Ailenin tamimiyle küçük ve imkânsız bir koşulda kalıyor olmasının bedeli fiziksel olarak çocuklara çıktı gibi görünüyor. Onun dışında yine sağlık sistemlerine ulaşmakta zorlandılar çocuklar. 80 milyon çocuğun gelecek yıl içerisinde yapılması gereken aşılarının yapılamayacağı tahmin ediliyor. 2 milyon çocuğun da hastaneye ulaşamadığı için vefat edeceği öngörülüyor, pandeminin devam edeceği önümüzdeki yıl içerisinde. Yine hamileler içerisinde doğumla ilgili sorunlar anlatılıyor. Bu da 200 bin kadının ölü doğum yapacağı tahmini ile çıkıyor karşımıza. Dolayısıyla çocuklar doğum öncesi, doğumdan hemen sonra ve eğitimde ciddi olarak konudan etkilenmiş vaziyetteler. Psikolojik etkilerini de çok görüyoruz biz. Derin iç geçiren, nefes alamadığını düşünen çocuklar oluyor, boğaz temizleme ve gıcık varmış gibi sesler çıkaran çocuklar oluyor, kaygı düzeyleri çok arttı, depresyon skalaları yükseldi ve bazen obsessif kompulsif nevroz dediğimiz tekrar eden titizlik davranışları ortaya çıktı. Bunların hepsi ve yakınını yitirme korkusu, kendisinin de hastalanabileceği korkusu çalışmalarda ortaya kondu. Dolayısıyla çocuklar sadece hastalanarak etkilenmediler, çevrelerinde meydana gelenlerden bütünüyle etkilendiler. Bir de bizim nesil tabii ki çok değişik krizlerle karşılaştı, darbeler gördük, ekonomik krizler gördük, felaketler gördük, başka salgınlar da gördük ama bu çocukların hayatlarında ilk kez gördükleri büyük krizle karşı karşıya olduklarını düşünmemiz lazım. Ona nasıl tepki vereceklerini onlar da bilmiyorlar. Onların aileleri de onlara anlatamıyor çoğu kez. Çocukların okula gönderilmesi bütün bu sorunları çözecek mi diye bakalım. Hangi sistemler veya ülkeler çocuklarını okullara gönderebildiler? Biliyorsunuz Avrupa tam kapanmaya gittiği zaman bile okullar açıktı, eğitimi devam ettirebildiler. Hastalık Kontrol Merkezi Amerika’da CBC dediğimiz merkez bir ölçek geliştirdi. Hangi koşullarda okula gitmek güvenlidir veya hangi okullar güvenlidir? Pandeminin ilk aylarında okulların koşullarını değerlendirmek yeterli oluyordu. Örneğin bir küçük grubu alıyorsunuz, 4 kişilik bir grubu aynı öğretmenle, aynı sınıfta çok mesafeli olarak devamlı aynı grupta eğitim yapıyorsunuz. Dolayısıyla çocuklar birbirine bir bulaş sağlamıyorlar. İkinci ihtimal de işte grup biraz büyüyor, grup büyüdüğü zaman bazen öğretmen paylaşımı olabiliyor, malzeme paylaşımı olabiliyor ve bu riski arttırıyor. Dolayısıyla en az riskli grupla en yüksek riskli grup arasında okulları sınıfladılar. Çocukları okula gönderirken bu riskleri değerlendirerek yani sınıfın yoğunluğu, öğretmenin sadece o gruba bakım bakmadığı, okulun programlı dezenfeksiyon koşulları uygulayıp uygulamadığı ve diğer hastalara nasıl davrandığı yani bir vaka çıktığı zaman bunu nasıl çözdüğü ve yönettiğiyle ilgili koşullardan bir kriterler zinciri var ama başka bir şey daha yapmak zorunda kaldı CDS. Bu sadece okullar özelinde olmuyor, çokluk içerisinde salgın çok ciddi oranda artmışsa, yani bizim bugün yaşadığımız koşullar altındaysa artık okulların koşullarını tek başına değerlendirmek bir işe yaramıyor. Çünkü toplumda bulaş çok fazla olduğu zaman okulu açtığınızda okul bulaşın devamını sağlayan bir ortam haline geliyor. Yani çocuk kendi hasta olmasa bile yanındaki küçük gruptaki arkadaşı gibi evinden enfeksiyon getirip saçabiliyor, çocuklar kendi evlerine saçıyorlar ve hızla enfeksiyonun daha da büyük patlamalara neden olması ortaya çıkıyor. Bunun için de şöyle kriterler var, son 14 gün içerisinde pozitif görülmüş vaka sayısının 100 bine oranı. Bunu yaparken şöyle yapıyorsunuz. Son 14 gün çıkmış vakaları ard arda topluyorsunuz, bunu nüfusunuza bölüyorsunuz, ondan sonra 100 binle çarpıyorsunuz ortaya çıkan sayıyı bulmak için. Türkiye’de 100 binde 1 ila 1.7 gibi olması idealidir okulun açılması için diye söylüyorlardı. Türkiye’de ben en son hesap yaptığım zaman ki galiba 1,5 ay oldu, şimdi 67 gibi bir sayıya ulaşıyorduk İstanbul’da, bu sayının daha da yükseldiğini şu anda biliyoruz. Dolayısıyla okul açılması için toplumda bulunan sayının çok üzerindeyiz. Onun dışında bir de PCR testinin pozitiflik oranı bir değerlendirme olarak ölçülüyor. Yani toplumda kaç kişiye test uyguladınız? Bunun kaçı pozitif çıktı? Bu da genellikle %10’un altında olması istenen bir değer. Türkiye’de %25 – 35 arasında değişiyor, yani test yaptığımız her 4 veya 3 kişiden biri pozitif çıkıyor, bu da toplumda aslında hastalığın ne kadar yayılmış olduğunu, pozitif çıkma oranının çok yükseldiğini gösteren bir kriter. Bu koşullarda okullar ne kadar iyi eğitim verirse versin, okullarınız ne kadar özel koşullarda açılıyor olursa olsun bulaş için tehlike gösteriyorsunuz. Onun için bir ülkenin okulu açması sadece okulların yönetimiyle ilgili değil aynı zamanda toplumun içerisinde pandeminin yönetimiyle ilgili. Pandemiyi iyi yönetebilmiş ülkeler okullarını açabiliyorlar. Bizdeki sıkıntı pandeminin iyi yönetilmemesi, bu nedenle vaka sayısının toplum içerisinde çok yüksek olması. Onun için ben bir çocuk hekimi olarak Covid’in sorunlarını başından beri çok iyi izlemiş biri olarak söyleyeyim, Türkiye’de hakikaten sakıncalı olabilir diye düşünüyorum. Çocukların eğitim alması ne kadar gerekliyse de, bunun için elimizden gelen her şeyi yapmamız gerektiğine inansak da, içinde yüzdüğümüz sular çok kirli. Bu nedenle diğer ülkelerin verdiği kararları vermekte çok zorlanacağız gibi görünüyor. Hatırlarsanız ilk okulların açılması tartışması 31 Ağustos’ta yapılmıştı, 31 Ağustos’ta okullar açılacaktı, ondan birkaç gün önce biz kendi aramızda bir toplantı yaparak karar vermeye çalışıyorduk ne sakıncaları var diye. O gün bile sakıncaları oldu, o gün zaten 1 ay ertelendi okulların açılması. Ertelendiği her süre içerisinde biraz daha risk arttı. Burada problem okulu açmadan önce neler yapmamız gerektiğini ve hangi koşullarda okulları açacağımızı daha önceden belirlemekte. Yani bizim bu CDC’nin söylediği gibi kriterlerimiz yok. Şu vaka sayısının altına inersek açalım veya CDC’nin söylediği gibi PCR değerlerimizi şu olursa açarız gibi bir kriter koymuyoruz ve açmayı ertelediğimiz tarihe kadar yapılacak iş listemiz de yok. Yani şunları şunları yapacağız ve vaka sayısı buraya geldiği zaman okulları açacağız gibi bir kriter yok. Bizdeki tek kriter tarih! Bu tarihler arasında yapılacak iş listesi yok, burada ne yapılacak, kimlerin görevi nedir yok ve neticede maalesef doğadan beklediğimiz bir iyi sonuç ile tarihleri ertelemeye devam ediyoruz. Bu böyle devam ederse okulların açılması için de elimizden gelen hiçbir şeyi yapmamış olarak sürdüreceğiz, maalesef ki mümkün olmayacak. Bir de şunu düşünün, İstanbul’da çeşitli özel okullar var, çok iyi koşullarda gerçekten çalışıyorlar, oralara güvenle gönderebilirsiniz belki çocuğu ama ‘okullar açılacak’ dediğiniz zaman Anadolu’nun ortasında zaten 40-45 kişi ile ders yapan ve hiçbir olanağı olmayan okulları da düşünmek zorundayız. Onlarda ne yapacağız? Zaten pandeminin bu boyutlara gelmesinin nedeni şehirlerarası trafiğin artması ve İstanbul’daki salgını bizim diğer illere şehirlerarası trafikle taşımamızla oldu. Şu anda Anadolu bizden beter duruma geldi, Anadolu’yu da kontrol edemiyoruz. Onun için bu şartlarda okulları açmanın sadece çocuklar ve okulla ilgili kararlara bağlı olmadığını düşünüyorum ben bir çocuk hekimi olarak. 
GE: Buradan hareketle çok net söyleyebiliriz herhalde değil mi hocam? Bu anaokullarının yüz yüze eğitime açılması da diğer önlemler alınmadığı için aslında son derece hatalı bir karar. Yani dünyada çeşitli ülkelerin almış oldukları önlemleri çok net aktardınız. Bu önlemlerin Türkiye’de uygulanmaması durumunda başımıza daha büyük belalar açılacağı da ortada. Bir de toplumda çok tartışılıyor, çocuklar hastalığa yakalanmıyor deniyor. Siz geçen programımızda da belirttiniz, bu programda da belirttiniz, bu bilgi de doğru değil. Yani çocuklar virüsü alıyorlar ve çok rahatlıkla da bulaştırabiliyorlar. 
ED: Evet tabii. 
EC: Ben de ilk soruyu sorarken Gürhan uyarı yaptı, ABD’deki vaka sayısını verdim, öldü demişim, onu bir düzelteyim.
GE: Çocuklarla ilgili.
ED: Evet ben de orada bir…
EC: NTV yayınında söylendi bu zaten, haberin kaynağını şu anda tam bilemiyorum ama onu bir düzeltelim. Esasında bütün dünyada afet yönetimi açısından baktığımızda iyileşme süreci ya da olağana dönüş sürecinde izlenmesi gereken stratejiler var, bunlar belirlenmiş, uygulayanlar var. Bunlar hakikaten anladığım kadarıyla eğitimin yüz yüze yapılması konusunda birtakım adımlar atabiliyor ama Türkiye’de bu şu anda söz konusu değil, çünkü sizin de söylediğiniz gibi bir strateji yok. Daha önce planlanmış bir eylem silsilesi yok ve bu süreci biraz kargaşayla ve günün getirdikleri çerçevesinde yürütüyoruz. Sonuç olarak da birtakım olumsuzlukları yaşadığımız bir gerçek. Eğitimle ilgili daha sorumuz var mı yoksa ben öbür konulara geçeyim mi?  
GE: Zamanımız azalıyor evet…
EC: Elif, diğer bir konu esasında çok üzücü bir şey, TTB’den dün açıklandı, 14-15 Aralık tarihlerinde toplam 11 tane sağlık çalışanı maalesef covid19 yüzünden hayatını kaybetti. Bu sürecin gittikçe daha kötüleştiği konusunda bize bir işaret veriyor. Onun yanında sağlık çalışanlarının hakları, covid19’un meslek hastalığı yapılması ve benzeri konularda da tartışmalar devam ediyor. Hatta Aile Çalışma ve Sosyal Güvenlik bakanıyla Cumhurbaşkanı arasında değişik konularda görüş bildirmeleri oldu. Şu anda özellikle son Bakanlar Kurulu toplantısından sonra Cumhurbaşkanı’nın yaptığı açıklama çerçevesinde durum nedir, siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu konuda umutlu musunuz?
ED: Ben karakter olarak çok iyimser bir insan hiç olamadım. Maalesef deneyimlerim sonucunda böyle oldu. Güvenmek ve inanmak isterim, fakat çok umutlu değilim açıkçası. Çünkü bunu isteyen bir irade bir gecede yapabilecek bir irade olduğunu başka konularda gösteriyor. Bu sabah tekrar kontrol ettim, 255 sağlık çalışanı kaybettik pandeminin başından beri. Herkes çocuğunu tıp fakültesine sokmak için yarıştırırken bu tablonun karşısında aslında ölüm riski olan bir meslekle karşı karşıya olduklarını bilmelerini isterim. Bizim hikayelerimizden bir kısmını geçen görüşmemizde aktarmıştım, gerçekten çok acıklı, teker teker bireylerin hayat öykülerine girdiğimiz zaman, şu anda Hacettepe’den bir sınıf arkadaşımız yoğun bakımda yatıyor. Tek başına yaşadığı bir kentte hekimlik yaparken iş yeri hekimiydi ve bu hastalığı kapmıştı. Tek başına yalnız olarak o kentte bulunduğu için bütün sınıf birlikte telefonlarla onu ambulansa yükleyip yoğun bakımı olan başka bir ile getirmek için mücadele verdik. Çok zor sorunlarla karşı karşıya sağlık çalışanları ve bana gelen mesajlardan hep görüyorum, duyuyorum, çalışma saatleri uzatılıyor, haklar verilmiyor, ek ödemeler verilecek deniyor verilmiyor, öteleniyor. Hatta bir arkadaşım gene yazmıştı, maaşların ek ödemeleri gelmiş hastane geri göndermiş Maliye Bakanlığı’na. Hakları verilmiyor da, insan yerine konmamaktan, saygı duyulmamaktan, yaptıklarının değerinin bilinmemesinden de çok şikayetçi meslektaşlarım. Gerçekten şu anda sanki 24 saat bir savaş içerisindeymiş gibi çalışıyorlar. Kendi canlarını hiçe sayarak çalışıyorlar, ailelerinden uzaklar. Örnek vereyim filyasyon ekibindekilere hastanede yemek verilmesi kaldırılmış. Yani aç dolaşıyorlar bu filyasyonu yapabilmek için. Bütün bunlar devam ederken, yani Cumhurbaşkanı’nın vaatleri inşallah doğru çıkar demekten başka bir şey gelmiyor elimden. Bugüne kadar hekimleri dikkate almadıklarını düşünüyorum, diğer sağlık çalışanlarına değer verilmediğini düşünüyorum. Onları sokakta kalan aileleri ile baş başa bıraktıklarını düşünüyorum. Birdenbire nasıl değişecek? Neden değişecek? Ne karar verecekler? Onlara çok inanamıyorum, inşallah yanlış düşünüyorumdur. Bu sağlık çalışanlarının hikayelerini dinlediğiniz zaman hastanede yaşadıklarını, sadece fiziksel olarak Covid’den etkilenmeleri, 2 kere, 3 kere Covid geçirmeleri değil mesele. Aynı zamanda şöyle düşünün, devamlı hasta kaybediyorsunuz. Bir doktor arkadaşım diyor ki “sabahtan işe başladım akşama kadar didindim durdum nöbette, akşam herkes öldü. Yani tamamen boşa çıkmış bir iş yaptığın halde başarısız kalmış bir insan gibi hissediyorum kendimi” diyor. Bu kadar insan kaybetmek çok zor bir hekim için. Yani biz eskiden mesleğimizi yaparken ölümle nadiren karşılaşırdık, yani ölümü görüyorsunuz tabii ama bu kadar sık görmüyorduk. Şimdi bunun da travmatik etkisi var ve üstelik hastalık o kadar azdı ki, o kadar ağırlaştı ki verdiğiniz bütün ilaçlara dirençli olan ve hiçbir şey yapamadığınız hastalarla karşılaşmak ve çabalarınızın, çırpınışlarınızın sıfırla bitmesi çok mutsuz ediyor. Yani tükenmişlik, bitmişlik bunun için oluyor, psikolojik olarak da çok zor durumda meslektaşlarım. Biliyorsunuz izinler kaldırıldı, emeklilik hakkı kaldırıldı, istifa hakkı kaldırıldı, bütün bunların içerisinden yani izin almadan durmaksızın uzun ‘shift’ler boyunca çalışmak, yani eski çalışma saatlerinin çok üstünde çalışmak ve bunun karşılığının ödenmemesi, fiziksel olarak bitmiş olmak, hastalanmak, yakınlarını koruyamamak ve de bulaştırma riski olduğu için çok çok zorluyor. Bu kadar hırpalanmak ve horlanmayı hakketmediklerini düşünüyorum ve maalesef öyle şeyler de duyuyoruz ki, örneğin bir aşı yapılmış bir sağlık ocağında bir yaşlı beyefendiye Anadolu’nun bir kentinde. 82 yaşında mı 86 yaşında mı bir bey. Aşıdan sonra “vefat etti” demişler ve hemşireyi gelip dövmüşler. Yani o vefata neden olacak bir aşı değil bu, başka bir nedenle rahatsızlığı olan birisi belli ki. Yani şiddet devam ediyor bir taraftan da, onun için biliyorsunuz malpraktis (yanlış tedavi) yasası var mecliste “geri çekilecek” dediler ama çekilmediğini her gün bakıyorum komisyondu duruyor yine. Yani yapılacak denilenler de yapılmadığı için uzun süredir, bu sefer de “inşallah!” diyoruz.
EC: Yani bu krizde insan kaynağı yönetiminin de bir felaket olduğunu anlattıkların gösteriyor gibi geldi bana. Allah sonumuzu hayır etsin diyelim!
GE: Araya gidelim mi? Bir müzik parçası dinleyelim, sonra ikinci bölümle devam ederiz. 95.0 Açık Radyo’da Altın Saatler programında ikinci bölümdeyiz. Konuğumuz Prof. Dr. Elif Dağlı hocamız. Elif hocam ben kısaca Danıştay’ın koronavirüsü meslek hastalığı olarak kabul etmemesiyle ilgili bilgiyi de dinleyicilerimize aktarmak istiyorum. Aslında Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’nın bir başvurusu oldu SGK genelgesinin yürütmesinin durdurulmasına ilişkin. Danıştay’ın ilgili dairesi ise bunu redddetti. Bu arada enteresan olan SGK’nın savunması; SGK yapılan duruşmada “Covid-19 dünyanın maruz kaldığı bir risktir. Bu nedenle meslek hastalığı ve iş kazası sayılması mümkün değildir” diyor. Salgına sadece işverenlerin değil toplumun tamamı tarafından önlem alınması gerektiği vurgulanıyor savunmasında ve davanın reddine karar verilmesini talep etti. Yürütmenin durdurulması davanın bittiği anlamına gelmiyor, dava bir taraftan devam ediyor, sadece yürütmeyi durdurma talebi gerçekleşmedi. Bir de tabii ki mecliste muhalefet partileri tarafından verilmiş olan yasa teklifleri var. Bunlar da bir türlü gündeme gelmiyor, yani önümüzdeki dönemde de sanıyorum bu konuyla ilgili birçok yeni gelişmeye şahit olacağız. Evet Elvan söz sende!
ED: Şu Danıştay meselesine cevap verebilirsem. 
GE: Tabii.
ED: ‘Bu pandemiyle sadece pandemiden doktorlar hastalanıyor, onlar da toplumun bireyi olduğu için hastalanıyor’ bakış açısı doğru değil çünkü 10 kat daha fazla hastalanıyor sıklık açısından baktığınız zaman. “Meslek hastalığı illiyetini ispat edin” diyor. Mesela 150 hasta bakmış bir doktor ve o akşam Covid olmuş ve ‘hangisinden aldığını ispat et’ gibi bir beklenti var devletimizde. Bu tabii gerçekçi değil, buna yüksek dozda maruz kalınıyor ve bununla oluyor. İlliyet ispatı istenmeden kabul edilmesi lazım. Belçika bu şekilde yapıyor, “zaten otomatikman doktorun ve sağlık çalışanının hastalığı kabul edilir” diyor. Buna bahane bulmak oluyor bu yapılan. Meclisteki yasa teklifi CHP’nin yasa teklifi. Gerekçesinde de bir hayli pandemi yönetiminin eleştirisi var. Dolayısıyla onun maalesef kabul edilmeyeceğini düşünüyoruz. Zaten konu olarak muhalefet teklifleri kabul edilmiyor. Bizim şu anda üzerinde çalışmakta olduğumuz çok partili büyük tabana yayılmış bir teklifin hazırlanması ve bunun toplu olarak kabul edilmesi. Doktorları bu işlere zorlamak yerine yaptığımız bütün fedakarlıkların karşılığında bunları kendilerinin yapmasını bekleriz. Toplumda bu konuda bir infial var, doktor aileleri tarafında da bir infial var, sağlık çalışanların da var. Bunu biliyorlar onun için biraz gaz alıcı sözler çıkıyor son zamanlarda siyasilerden ama biz bunun gerçeğini görmek istiyoruz, görmeden de inanmayacağız. 
EC: Bakalım o süreç nasıl gelişecek? Bir başka konu var, bugünlerde çok gündemde olan aşı konusu. Onun üzerinde de biraz durmak istiyorum. Bir kere aşıların kaynağı, Çin aşısı, Rus aşısı, Pfizer-Biontech’in ürettiği aşı. Belki de sokaktaki insanın çok da kafasını karıştıran MRNA aşısı, inaktif aşı, vs. acayip bir bilgi yüklemesi var insanlara. Ben çok daha basitten bir şey soracağım, bir aşı herhangi bir şekilde yüzdesi ne olursa olsun etkisinin olumlu olduğu düşünülen bir aşı, bu nedir, ne kadarı nüfusun aşılanması gerekiyor bir aşının salgını önlemesi, önleyebilmesi için ne yapılması gerekiyor? “Çin’den 50 milyon aşı gelecek” deniyor, o da ertelendi galiba, 11 Aralık’tan sonra gelecekti, biraz gecikme olmuş orada da. Hakikaten bize bir anlatır mısın nedir? Ne kadar aşı yapılması lazım, kimlerin ne kadar aşılanması gerekiyor? Bir de şunu söyleyeceğim, sen demin ilginç bir şey söyledin, “1-2 defa Covid geçirmiş olanlar var” dedin yanlış duymadıysam. O zaman aşı konusunda da bir soru işareti uyandırmıyor mu bu?”
ED: Tabii tabii uyandırıyor. Zaten hastalığın tabiatını değerlendirirsek geçirenler de, ağır geçirenler bile çok yüksek doz antikor oluşturmayabiliyorlar ve antikorları bitebiliyor. Biz mesela kızamık geçirdiğimiz zaman çocukluğumuzda ömür boyu korunacağımızı bilirdik. Bu böyle bir hastalık değil. Doktorlardan 2-3 kere geçirenler var, 2 kere, ikinci geçirenlerden daha ağır geçirip de yoğun bakıma yatanlar var. Örneğin Ankara Üniversitesi’nin Göğüs Hastalıkları bölümündeki asistanların 11’i Covid olmuş, 4 tanesi 2 kere geçirmiş gibi bir liste de var elimizde. Artık nadir de değil ikinci geçirenler. Dolayısıyla bu hastalığı hastalığın meydana getirdiği bağışıklığı taklit ederek aşı yaparsan başarısız olacağın garanti. Yani her zaman… 
EC: O zaman Çin aşısı başarısız mı olacak yani?
ED: Oraya gelmeden önce sayıları söyleyelim, her hastalıkta bağışıklığı sağlamak için bir oran vardır. Bu V0 değeri dediğimizden hesap edilerek yola çıkılıyor. Bu hastalık için, Covid için Türkiye’nin 60 milyonunun aşılanması gerekiyor, sürü bağışıklığı sağlayabilmemiz için. 60 milyonun aşılanması demek 2 doz yapılacak aşı için 120 milyon doz aşıya ihtiyacımız olduğu görülüyor. Biraz önce ‘bahsedilen vaatlere çok inanmıyorum’ dediğim şey “50 milyon aldık” dendi, sonra “20 milyon gelecek” dendi, “10 milyon şimdi yapacağız” dendi. Şu an 11 Aralık’ta doktorlar aşılanacaktı biliyorsunuz vaatlere göre, şu ana kadar aşının gelmişliği bile yok. Üstelik biz 120 milyon doz aşı taahhüdü görmüyoruz hiçbir yerde. Yani Çin aşısı bile olsa “120 milyon doz aldık” demiyor kimse. Bunu almadan da sürü bağışıklığı meydana gelmeyecek, gelmediği için de bir kısım aşılanacak ondan sonra onun etkisi bitince tekrar hastalanacaklar. Pandemi dönüp dolaşacak bizim ülkemizde. Aşıların tiplerine bakalım isterseniz ‘hangi aşı ne yapıyor?’ diye. Bu mikrobun özelliği nedeniyle antikor çok fazla oluşmadığı için ve antikor dayanıklı olmadığı için aşıyı bir yılda 4 kere olmanız gerekebilir gibi bir sonuç da ortaya çıkıyor. O zaman firmalar dedi ki “biz bu mikrobun kendi oluşturduğu bağışıklığın aynısını taklit etmeyelim çünkü başarısız olacak. Bundan farklı bir bağışıklık meydana getirecek bir sistem bulalım” dediler. Bunun için de eski yöntem aşı yani bizim de Sinovac şirketi tarafından Çin’den alacağımız söylenen aşı eski yöntemle yani mikrobun hastalandırma özelliğini yok ederek insan vücuduna enjekte ediyorsunuz. Bunu yaparken de çok önemli, hastalandırma özelliğini tam yok etmemiz gerekiyor. Canlı mikrop da verebilirsiniz insana. Onun için girdiği ülkede test edilmesi lazım bu aşıların. Türkiye’ye girer girmez de bunun yapılması lazım. Bir başka husus önemli, 3. faz çalışma sonuçlarını bilmemiz lazım. Şu ana kadar aşıların Sinovac’ta 2. faz sonuçlarını biliyoruz, yani insanlara zarar vermiyor, yan etkisi olmuyor ama etkisi oluyor mu noktasının sonucu yok daha. Bu sonucun Endonezya’da yapılmış bir çalışmanın basın toplantısı neticesinde açıklanan “%97 antikor oluşturduğu gösterildi” diye çıktı sonuç. Bunu Türk basını dünyaya yaydı enteresan bir şekilde, başka yabancı basında hiç görmedim ben bunu. Sadece eleştirisel yazılar vardı. %97 antikor oluşturması demek koruyucu antikor oluşması demek değil, bunlar nötralizan dediğimiz mikrobu öldürebilecek yetenekte antikor ve düzeyinde olması gerekiyor. Dolayısıyla bu düzeyin ne olduğunu bilmiyoruz. O etkinlik çalışması değildir, o sadece insanlara antikor yapma yüzdesini gösterir, antikorun kalitesini ve sizin koruyuculuğunuzu göstermez, bunun sonucu başka bir raporla çıkacaktır. O daha çıkmadı. Orada da bir algı operasyonu döndü, anlatabiliyor muyum güvensizlik oluşumunun nedenlerini. Biz Endonezya’daki basın toplantısından bir sonuç çıkartmaya çalıştık, halbuki Endonezya’daki şirket müdürü çalışmayı sunarken “bu etkinlik çalışması değildir, yanlış anlamayın” dedi. Dolayısıyla Türkiye’ye 2 şey olmadan Sinovac aşısına kolumuzu sıvamamamız lazım. Bir tanesi gelecek ve Türkiye’deki laboratuvarlarda aşının güvenli olduğu bize verilmiş olan lotun, bize verilmiş olan aşı paketinin içindeki aşının gerçekten güvenilir olduğunu laboratuvarda tekrar test edilmesi lazım. İkincisi, üçüncü faz deneylerin sonuçlarının açıklanması lazım, bunlar açıklanmadı. Bunlar yapılmadan “bu güvenli bir aşıdır” veya “faydalı bir aşıdır” diye sunmak sağlık otoritelerinin de yapmaması gereken bir şeydir. Bununla ilgili bir karmaşa da var şu anda. Dolayısıyla eğer bize üçüncü faz sonuçları gelirse ve çok yeterlidir bu aşı, yani çok yüksek olmayabilir işte bu Biontech veya Moderna yahut Oxford aşısı kadar güvenli, yüksek doz koruyuculuk sağlamayabilir ama ne yapalım? “Biz o aşılara ulaşamadık ve bununla yetineceğiz, bunu olalım” diyebiliriz. Bu olduktan sonra da eğer yurtdışından yeni aşılar gelecek olur ise, daha değerli yüksek antikor üretme şansı olan aşılar olursa bunlar da yapılabilecek üstüne. Onun bir sakıncası yok, yani Sinovac aşısını olalım, bekleyelim öbürü de gelirse onu da olabiliriz. Üst üste yapılmasının bir sakıncası yok bu aşının. Sinovac aşısının hangi ay sonra tekrar yapılacağıyla ilgili bilgi de yok. Yani bizim antikorlarımız ne zaman bitecek de tekrar bir daha başlanacak? Onu da bilmiyoruz, belki 120 milyon doz zaten işe yaramayacak, birkaç tane 120 milyon daha almak gerekecek. Gelelim diğer aşılara, MRNA aşıları, burada bir korku var, ‘bizim genetiğimize girecekler, şifremizi çözecekler, çip yükleyecekler!’ falan gibi. 
EC: Çip takacaklar filan gibi!
ED: Evet, bizim hekim arkadaşlar diyorlar ki “Anadolu’daki adama çip takmanın kime ne faydası olabilir, oradan ne kazanacağız?” Şu var, öyle bir korku olması gereksiz çünkü MRNA dediğimiz yani protein, “hücre içine girerek şu proteini sentezleyeceksin!” diye emir veriyor hücrenin kafasına, beynine. Dolayısıyla bu protein artık sentetik olarak da yapılabiliyor, hangi proteini sentez edeceğini söyleyecek proteini yapabiliyorsunuz ve hücreye gönderdiğiniz zaman o proteini yapabiliyor. Yani ‘sen bu virüsün antikor proteinini salgılayacaksın!’ diye hücre beynine MRNA gönderebilmek için yapılmış aşılar bunlar. Bunlar güvenlik testlerinden geçmiş aşılar, etkinlik testlerinden geçmiş aşılar, bunlar etkinlik süresi, faz3 çalışmaları bitmeden bunların şifresi kırıldı aşı güvenliği komiteleri tarafından pandeminin aciliyeti nedeniyle ama görüldü ki gerçekten bir tanesi %94,5 bir tanesi %95 etkin yani koruma yeteneği olan aşılar. Sinovac’ta biz bununla ilgili bilgiye henüz ulaşmadık. Astra Zeneca’nın Oxford Üniversitesiyle yaptığı aşı ise bir başka aşı teknolojisini kullanıyor, vektör aşısı dediğimiz o spike proteini biliyorsunuz zaten hastalandıran, o proteine karşı antikor oluşturması gerekiyor. Onu taşıyıcı olarak şempanzenin adenovirüsü dediğimiz bir başka mikrobunu alıp ona spike proteini yollayıp vücuda sokmayı amaçlayan bir aşı yöntemi bu da. Fakat orada da şöyle birkaç tereddüt oldu bizim bilim dünyasında, aşılar denenirken “a pardon, biz sonuçları bulduk ama yarım doz daha başarılıymış. Biz normalde tam doz yapıyorduk, yanlışlıkla yarım doz yapmışız çalışmada!” dediler. Oxford üniversitesinin çok büyük bir çalışmasının yanlışlıkla yarım doz bir gruba uygulanmış olması açıkçası bilim dünyasına çok inandırıcı gelmedi. Bugün yayınlanan bir yazıda da birkaç yan etkiden bahsediliyor aşı uygulananlarda. Biraz önce de bahsedildi, alerjik reaksiyon olabiliyor bazı aşılarda. Bu aşıların uygulanması da alerjik kişilere engellenebiliyor. Şu anda etkinlik açısından bu 3 aşı etkin, buradaki handikaplardan bir tanesi birisi Amerika’nın aşısı Moderna’nın -20 derecede saklanması gerekiyor, Biontech aşısının -70 derecede saklanması gerekiyor. Bunların transferi ülkede dağıtımı ve satışı çok mümkün görünmüyor şu andaki koşullarla. Almanya’dan Türkiye’ye getirebilse eczanelerde satılacak gibi bir vaatte bulunuldu. Vaatlere inanmama nedenlerimden bir tanesi de bu. Hangi eczaneye -80 derecelik buzdolabı aldıracaksınız? Bu nasıl saklanacak? O nerede yapılacak? Bunun denetimini kim yapacak? Kimlere verilecek? Bunlar belli değil. Dolayısıyla “biz o aşılardan aldık, yurt dışındaki diğer aşılardan da” deniyor ama o aşıların web sayfalarında Türkiye’nin adı yok, diğer almış ülkelerin adının olmasına rağmen. Dolayısıyla bizim aşılar gelecek mi? Gelirse hangi koşullarda gelecek? Soğuk zincir doğru korunabilecek mi? Bununla ilgili de çok ciddi kaygılar taşımaktayız. Şöyle bir hesap yapıyor halk sağlığı uzmanları, 120 milyon doz aşının Türkiye’de uygulanmasının, bugün başlasanız ve durmaksızın sadece bu işi yapsanız 3 ay kadar bir zaman alacağıyla ilgili bir bilgi veriliyor. Dolayısıyla aşı uygulaması kendi başına devasa bir lojistik çalışma gerektiriyor. Bunu kim yapacak? Nasıl yapacak? Nasıl örgütlendi? Bununla ilgili de hiçbir bilgi yok. Bu ASM’lerde de (Aile Sağlığı Merkezi) bilinen bir konu değil, dolayısıyla bize aşı gelecek mi? Hangisi gelecek, nasıl yapılacak? Bu konu hâlâ muamma içerisinde. Çok büyük bir ihtimalle Moderna, Biontech ve Astra Zeneca aşıları bize gelmeyecek. Gelirse de birkaç tane gelebilir, bizim piyasada görmediğimiz bir yere gider. Sinovac aşısı geldiği takdirde de yapılmasının bir sakınışı yok eğer faz3 sonuçları açıklanırsa. Onun için vatandaşlara söyleyeceğimiz şey korkmayın yaptırın! Çünkü bu aşıda diyelim ki %50 korudu, öbürü %95 koruyordu ama ulaşamıyoruz, %50 korumayı kabul edelim, hiç olmazsa, Covid olursak da hastaneye yatıp hafif geçirelim, entübe olmayalım. Yani hastalık düzeyini azıcık azaltacak bir şeye bile razıyız. Onun için bundan kaçınmayın, yaptırın, fakat 90 küsur aşı daha çalışma aşamasında, devam ediyor, önümüzdeki aylar içerisinde yaz ve sonbahara doğru çok sayıda başka aşı çıkmış olacak. Bunların içerisinde birçok etkili ve başarılı aşılar olabilir. Örneğin bir tanesi sars virüsünde denenmiş bir aşıydı, sars virüsü sonunda bir mutasyona uğradığı için gerek kalmadı, salgın durdu ve aşı yapılmadı ama o aşı üzerinde çalışılarak tekrar çıkacak. Çünkü sars virüsü biliyorsunuz yine koronavirüse çok benzer bir virüs şu anda yaşanan ve pandemiyi yapan virüse. Bunlar gelecek, bunlarda bir kaybımız olmayacak eğer Çin aşısını yaptırırsak da öbürleri gelince öbürlerini de yaptırmakta hiçbir sakınca yok ama şu anda Türkiye ne zaman aşılanacak? Biz ne zaman korunacağız? 60 milyon aşıya nasıl ulaşacağız? Bu konularla ilgili hakikaten soru işaretleri çokça var. “Aşı geldi, hepimiz olduk, artık karada ölüm yok mu bize?” diye bir soru sorarsanız hiçbir şey değişmeyecek açıkçası hayatımızda. Yani bugün nasıl maskeyle dolaşıyorsak, nasıl kendimizi koruyorsak aynı şekilde yaşamaya devam edeceğiz. Çünkü aşıların laboratuvarda yapılmış çalışmalar neticesinde çıkan koruyuculuğu gerçek sahada var mı bilmiyoruz. Bu salgın bitmeden biraz daha düşük koruyuculuklar çıkacak, yine hastalık devam edecek. Bütün dünyanın aşıya aynı derecede yani 8 milyar kişinin %60’ının aşılanmasını düşünün. Bunun ne kadar sürede olacağı çok meçhul, aşıların kalitesi birbirinden çok farklı olacak. Dolayısıyla bir de aşı olduk, “geçirenler ne zaman tekrar oluyor?” diyorsunuz ya, biraz önce Elvan beyin sorusu da bu, aşı da aynı şeyi yapabilir. Bir süre sonra tekrar hastalanma riskiniz olabilir. Onun için %100 bir korunma şemsiyesi altında olmayacağız, garantimiz hiç yok, hayatımız şu anda neyse bundan sonra da o olacak gibi görünüyor. Ancak toplumda %60’ımız çok etkin bir aşıyla aşılanana kadar. Bunun aslında en iyi çözümü, bu pandemiden kurtulmanın en iyi çözümü bütün dünyayı bir ay tamamen aynı tarihte kapatmaktır. Çok ekstrem bir şey söylediğimi düşünebilirsiniz ama gerçek çare bu. Türkiye için de ‘okulları açalım mı?’ tartışmasından çok 1 ay net kapanma önerisindeyiz biz ve bunu aylardır öneriyoruz. Vakit kaybettikçe insan kaybediyoruz, bahanesiz bunu bir an önce uygulamak zorundayız. 
GE: Bütün dünyanın 1 ay boyunca komple kapanmasını öneriyorsunuz?
ED: Evet, çünkü temaslar devam ettikçe ve eşzamanlı olmadıkça, yani İstanbul’u kapatsanız Mardin’de hastalık çıkıyor, Mardin’i kapatıyorsunuz İstanbul’a geliyor, Almanya’ya gidiyorsunuz orayı hasta ediyorsunuz. Almanya kapanıyor siz buraya geliyorsunuz burayı hasta ediyorsunuz. Yani eşzamanlı aynı şeyi yapmak lazım, asıl çözüm bu, fakat herkes korktuğu için bunu söyleyemiyor, çünkü “ekonomi çökecek senin yüzünden!” diyecekler diye. Biz aslında dünya ekonomisini ayakta tutabilmek için maalesef insan öldürüyoruz. 
GE: Hocam ben hemen bir soru sormak istiyorum. Biliyoruz ki Türkiye’de belli aşılar belli insanlar üzerinde deneniyor, özellikle 60 yaş altı insanlarda diye biliyorum, bunları izleme imkânınız var mı? Buradan çıkacak herhangi bir sonuç var mı acaba?
ED: Şu anda Sinovac aşısının klinik deneyi yapılıyor, faz3 deneyi yapılıyor Türkiye’de. O deney henüz bitmedi ama ikinci faz deneyi çıktı, zararı yok yani yan etkisi yok ama etkinliğiyle ilgili sonuçlar henüz yayınlanmadı. Aşı yapılırsa da ilk 3 risk grubuna başta yapılacak, bunlar sağlık çalışanları, 65 yaş üstü ve kronik hastalığı olanlar. 
GE: Ben gene son 2 dakikamızda sizden topluma mesajlarınızı rica ediyorum hocam, bir kez daha lütfen!
ED: Pandemiyi büyük sorumluluk taşıyarak hep birlikte çözmemiz lazım. Hepimiz aynı şekilde davranmadıkça hiçbirimiz güvende değiliz. Maskelerimizi takıp mesafelerimizi korumamız lazım. Eski yaşantımıza dönmek istiyorsak, bunun 2 yıldan önce olmayacağını bilerek şu anda bütün koruma tedbirlerini alarak yaşantımızı kabul ederek sürdürmek zorundayız. Ayrıca bütün verileri olanca şeffaflığıyla bütün gerçekliğiyle topluma ulaştırmamız gerekiyor. Birbirimizden saklayacak bir şeyimiz yoktur, bir aile içerisinde olan bir şey nasıl saklanmazsa, saklandığı takdirde sonuçları çok büyük olursa aynı şekilde biz de büyük bir aileyiz aslında ülke olarak, birbirimize gerçekleri söylemek ve birbirimizi kandırmadan algı operasyonu yapmadan tamamen sonuçları çözebilmek üzere harekete geçmemiz lazım. Bunun için de sen-ben, o bizden, bu bizden değil gibi ayırım yapmadan herkesi hep birlikte savaşa davet etmek gerekiyor. Akıl akıldan üstündür, bunu kabul etmek gerekiyor. Tek bir kişinin bütün her konuyu bilmesi mümkün değil, onun için sağlık çalışanlarını, TTB’yi, meslek örgütlerini Sağlık Bakanlığı’nı ve özellikle daha üst kurumları da dinlemesi ve sonuca birlikte ulaşmamız lazım. Kaybeden sadece toplum olmayacak bu pandemiyi yönetemeyenler de büyük sorumluluk taşıyacaklardır. Özellikle bu kadar uyarıdan sonra insan ölümlerinin devam ediyor olması bu ölümlerde vebal anlamına gelir diye düşünüyorum. 
GE: Çok teşekkürler hocam, sağ olunuz. 
ED: Ben teşekkür ederim fırsat verdiğiniz için. 
GE: Çok teşekkürler tekrar. 
EC: Sağ olun!
GE: Evet, Açık Radyo’da Altın Saatler programında bu hafta konuğumuz geçen hafta olduğu gibi Prof. Dr. Elif Dağlı hocamızdı. Kendisiyle yine sağlıkçıların durumu, çocukları ve aşıları konuştuk. Gelecek hafta yeni bir Altın Saatler programında görüşmek dileğiyle hoşça kalın!

16:30 – 17:00 Çetin Ceviz / Otizme Yönelik Toplumsal Savunma / Deniz Yazgan (15 günde bir)

cetin-ceviz-20201216

Otizm ve otizmlinin hayat rutinini, otizmin küresel, bölgesel ve yerel anlamlarını, otizmin hayata dokunuşlarıyla tartıştığımız bir program. Hepsi birbirinden farklı kıvrımlara, hacme ve şekle sahip olan cevizleri inceler gibi, farklılıkları farklılığı bilenlerle kurcalıyor, içinden ne çıkacağını merakla birlikte keşfediyoruz.
Çetin Ceviz Spotify Kanalı

17:00 – 18:00 Dünyanın Cazı / Duygu ArgınSanat DeliormanAsena AkanLevent Öget ve Ceyhan Usanmaz

Hafta içi akşamüzeri caz kuşağı direksiyonuna Çarşamba günleri Asena Akan geçiyor.

18:00 – 18:10 Gezegenin Geleceği / Uygar Özesmi / Ekoloji Günlüğü

gezegenin-gelecegi-20201216

GEZEGENİN GELECEĞİ: YA O YA O!

“Olağanüstü bir zamanda bir araya geliyoruz. İnsanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş, hem felaketlere gebe, hem de daha iyi bir geleceğe dair umutların ışığını taşıyan bir anda.

… Çevre felaketi, nükleer savaş ve pandemi sınır tanımıyor. Fark etmesi daha zor olsa da, bu durum, dünyayı gözetleyip Kıyamet Günü Saati’nin ibrelerini gece yarısına doğru ilerleten şeytanların üçüncüsü için de geçerli: demokrasinin gerilemesi. …Bu, birçok karmaşık boyuta ve ilişkilere sahip olan bir çeşit küresel sınıf mücadelesi. … İnsan deneyinin kaderinin bu mücadelenin sonucuna bağlı olduğunu söylersek hiç de abartmış olmayız.”
(Noam Chomsky)
facebook.com/uygar.ozesmi.page
Gezegenin Geleceği kayıt arşivi

***

1 Planet 1 Right kampanyası devam ediyor

1 Planet 1 Right Kampanyası, Türkiye’de “Hak parçalanmaz bütündür” diyerek devam ediyor.

Dünyanın en büyük doğa koruma ağlarından birisi olan BirdLife yani Dünya Kuşları Koruma Kurumu’nun farklı ülkelerdeki ortaklarıyla birlikte yürüttüğü 1 Planet 1 Right Kampanyası, Türkiye’de “Hak parçalanmaz bütündür” diyerek devam ediyor. Sağlıklı bir ekosistem içerisinde yaşama hakkının en temel insan haklarından birisi olduğunu vurgulayan yüz binlerce doğa sever, Birleşmiş Milletler’den sağlıklı bir doğal çevrede yaşama hakkının İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne dahil edilmesini talep ediyor. Eylül 2021’de yapılması öngörülen Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Zirvesi öncesinde bir araya gelen doğa severler, tüm dünyayı derinden etkileyen COVID-19 pandemisinin insanlığa, doğayla uyumlu bir yaşamın ne kadar önemli olduğunu hatırlattığını vurguluyor. Sağlıklı bir ekosistemde yaşama hakkı, aralarında Türkiye’nin de olduğu 100’den fazla devlet tarafından zaten anayasal ya da hukuksal olarak bir hak olarak tanımlanıyor. Fakat dünyanın farklı yerlerinde milyonlarca canlı türünün yaşamlarını sürdürdüğü ekosistemler, tahrip edilmeye devam ediyor. Bu yüzden doğa severler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde sağlıklı bir gezegende yaşama hakkının bütün canlılar için temel haklardan birisi olarak tanımlanması gerektiğine dikkat çekiyor. Yüz binlerce doğa sever adına konuşan Doğa Derneği Biyoçeşitlilik Araştırma Koordinatörü Şafak Arslan: “Bir milyondan fazla canlı türünün nesli tehlike altında. İklim krizi artık hepimizin yaşamını tehdit ediyor. Bütün dünyayı etkileyen bir salgının hayatlarımız üzerindeki etkileriyle birlikte yaşamayı öğrenmeye çalışıyoruz. Kabul etsek de etmesek de, bütün bu yok oluşun arkasında tercihlerimiz ve yaşam şeklimiz yatıyor. Sağlıklı bir gezegende yaşayabilmemiz için birlikte yaşadığımız milyonlarca canlının ve yeryüzünün yaşam kaynakları olan derelerin, dağların, tuzcul çayırların, göllerin kısacası bütün ekosistemlerin korunması gerekiyor. Bu yüzden sağlıklı bir ekosistemde yaşama hakkının Birleşmiş Milletler tarafından hak olarak tanımlanması şart” diyor ve  yaşam haklarını insan icadı dillerde savunamayan tüm varlıkların sesi olmak için herkesi dogadernegi.org üzerinden kampanyaya destek olmaya davet ediyor.
2020 İnsani Gelişme Raporu yayınlandı
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından  bu yıl ilk kez hazırlanan Gezegensel Baskılara Uyarlanmış İnsani Gelişme Endeksi’ni de içeren “2020 İnsani Gelişme Raporu” yayımlandı. Ülkelerin resmi istatistik kurumlarından ve güvenilir uluslararası kurumlardan elde edilen veriler ışığında hazırlanan İnsani Gelişme Endeksi, uzun ve sağlıklı yaşam, bilgiye erişim ile kabul edilebilir bir yaşam standardı gibi üç temel boyutta ortalama insani gelişme düzeyinin uzun vadeli takibi sonucunda oluşturuluyor. İnsani Gelişme Raporlarının 30’uncu yılında yayımlanan “Önümüzdeki Sınır: İnsani Gelişme ve Antroposen” başlıklı rapora göre, COVID-19 küresel salgını, dünyanın karşı karşıya olduğu en yeni kriz ancak, insanların doğa üzerindeki baskısı son bulmazsa, krizlerin sonuncusu olmayacak. Rapor bu bağlamda, ülkelerin karbondioksit emisyonu ve madde ayakizlerinden oluşan iki yeni unsuru daha hesaplamalara katarak İnsani Gelişme Endeksi’ni uyarlayan yeni bir insani gelişme endeksi daha ortaya koydu. “Gezegensel Baskılara Uyarlanmış İnsani Gelişme Endeksi (GİGE)” adlı deneysel nitelikteki bu yeni küresel endeks, bir yanda gezegene baskıları azaltırken diğer yanda yoksulluk ve eşitsizliklerle mücadele etmenin gerekliliğini gösteren, yeni bir insani gelişme ölçüsü getiriyor. Endekse göre, dünyada hiçbir ülke, gezegenimiz üzerinde ağır baskı yaratmadan çok yüksek insani gelişmeyi henüz başarabilmiş değil. Rapor bu yanıyla, dünya liderlerine insani gelişmede ilerlerken çevre ve doğa üzerindeki ağır baskıları azaltmak için cesur adımlar atma yönünde bir çağrı niteliğinde. Antroposen veya İnsan Çağı, insanlık tarihinde ilk defa, gezegenin insanları şekillendirmesi yerine insanların gezegenin geleceğini şekillendiren baskın güç olduğu yeni bir jeolojik çağ olarak tanımlanıyor. Rapora göre, insanlığın ve gezegenimizin yeni bir jeolojik çağa girdiği bu dönemde, tüm ülkelerin, insanların gezegene yaptıkları tehlikeli baskıları eksiksiz göz önünde tutarak kendi ilerleme yollarını yeniden tasarlamaları ve değişimi önleyen devasa güç ve fırsat eşitsizliklerini ortadan kaldırmalarının zamanı geldi. İnsani Gelişme Endeksi’ni ülkenin kişi başına karbondioksit emisyonu ve madde tüketim düzeyine göre uyarlayan ve 2019’daki verilere dayanarak hazırlanan endekste Türkiye, 0,746 değerle 169 ülke arasında 44’üncü konumda yer aldı.
Antalya’da sağanak yağış ekili alanlara zarar verdi
Antalya‘da üç gün boyunca aralıklarla devam eden ve kent içerisindeki birçok noktanın sular altında kalmasına neden olan sağanak yağış ekili alanlara da zarar verdi. Antalya Valiliği yağmur ve sonrasındaki sel nedeniyle 3 bin dekar kapalı, 6 bin 530 dekar ekilin alanın zarar gördüğünü açıkladı. Antalya Valiliği sosyal medya hesabından İl Tarım ve Orman Müdürlüğü verilerine dayanılarak yapılan açıklamada “Şiddetli yağışlar Alanya, Manavgat, Serik, Aksu ve Gazipaşa ilçelerimizde kapalı üretim alanlarında 3000 dekar, açık üretim alanlarında ise 6530 dekar alanda zarara neden oldu” denildi. 

18:10 – 20:00 Açık Dergi / İlksen Mavituna, Ömer Şahin, Selahattin Çolak, Feryal Kabil / Her gün İstanbul’da Ne Var Ne Yok

Açık Dergi kayıt arşivi

Twitter.com/İlksenMavituna

Twitter.com/FeryalKabil

ar-arsiv-gomidas-yolcu-tiyatro-16122020

***

radyoaçık radyogomidasyolcu tiyatroYolcu Tiyatro’dan Ersin Umut Güler’le Gomidas gösterisini konuşuyoruz.

“Kaybedilen Sesin Peşinde”
Yolcu Tiyatro’dan (@yolcutiyatro) Ersin Umut Güler’le (@ersinumutguler)Kumkapı’daki Surp Vortvots Vorodman Kilisesi’nde dünya prömiyerini yapan Gomidas gösterisi üzerine söyleşi.

Açık Dergi Çarşamba Oyun Arası / Emre Gümüşer

Muhtelif tiyatro müziği örneklerine kulak atıp, oyunlar arası bir yolculuğa çıkıyoruz.

Açık Dergi Çarşamba 18:30 – Fasikül / Aylık Özgür Sinema Gündemi / Ekrem Buğra Büte ve Fırat Yücel/ Her ayın son Çarşamba akşamı

Sinemada ifade özgürlüğünün önündeki engeller ve bunlara karşı geliştirilen yaratıcı çözümler Fasikül’de raporlanıyor ve muhtelif aktörlerle değerlendiriliyor.
Ocak 2020 itibariyle Açık Dergi’de her ayın son Çarşambası, geçtiğimiz ayın sinema gündemini “özgür sinema” perspektifinden değerlendireceğimiz yayını Ekrem Buğra Büte ve Fırat Yücel hazırlıyor.
Altyazı Fasikül günümüz Türkiye’sinde çoğu kez görmezden gelinen sansür ve baskı vakalarının arşivini tutarak özgür sinemanın hafızası olmayı hedefliyor. Bu ilk bölümde de, yeni sinema yasası ve 2019 yılında sinemacılara açılan davaların, alanda yaşanan sansür vakaları ve film festivallerin durumuna göz atıyoruz.
Twitter.com/AltyazıFasikül
Fasikül Spotify Kanalı

Açık Dergi Çarşamba 19:00  Sahibine Şarkılar – Banu Kanıbelli (15 günde 1)

facebook.com/banu.kanib

***

Osman Kavala’nın Silivri’den Banu Kanıbelli’ye (@BanuKanibelli) #SahibineŞarkılar için gönderdiği mektubunu ve sevdiği şarkıları dinliyoruz.
***
Değerli @zeycan çizimiyle bu akşamın @acikradyo programı “Silivri’den Gelen Mektup; #OsmanKavala Şarkıları” #OsmanKavalayaÖzgürlük @freeosmankavala @whatdidkavalado

***

Silivri’den gelen mektup: Kavala’nın şarkıları

Değer bilir Açık Radyo ailesinin yakından tanıdığı ve takip ettiği, tutukluluğu bugün 1142 günü bulmuş olan iş insanı ve hak savunucusu Osman Kavala’nın sözünün ve sevdiği şarkıların elçisi olduk. 

10 Aralık İnsan Hakları günü sonrası ve 18 Aralık’ta yapılacak olan duruşması öncesinde bu programı, Kavala’nın sevdiği şarkı yazarlarından, şarkılardan oluşturmak isteyip, kendisine ulaşma çabasına girmiştim.  ‘Anadolu Kültür’den dostumuz Asena Günal ve Kavala’nın avukatlarının yardımlarıyla, sorularıma yanıtlar ve beraberinde bize gönderilmiş bir mektup aldım. 
Bu akşamın programı Osman Kavala’nın mektubu, bu program için seçtiği şarkılarla ilgili söylemek istedikleri ve şarkıların kendisinden oluşacak. Şarkılar her zaman yaptığı gibi, duyduklarınızın canlandığı bir alan açacak. Birlikte geçireceğiz bu dakikaları Osman Kavala ile… Nerede olursa olsun ve biz nerede olursak olalım, Kavala’nın şarkılarına kulak verdiğimizde biz de, daha güzel ve diğerkam olacağız kuşkusuz. 
Sevgili Banu Hanım,
Açık Radyo’da sevdiğim şarkıların çalınacağı bir program yapma düşünceniz, beni çok heyecanlandırdı. Ama sonra da telaşlandırdı. İnsanın en sevdiği şarkıları seçmesi hiç de kolay değilmiş. Sonunda Türk müziğini ve klasik Batı müziğini ayrı tutmak suretiyle karara varabildim.
Düşünceniz için tekrar çok teşekkür ederim. Bu vesileyle Prince Claus Ödülü’nü kazandığı için Açık Radyo ailesini en içten dileklerimle tebrik ediyorum.
Çok sevdiğim Yunan ezgilerinden birini seçmek, özellikle Theodorakis ile Hadjidakis arasında seçim yapmakta zorlandım. Yunanistan’la ilişkilerin gergin olduğu 80’li yıllarda Aziz Nesin ve Theodorakis barış girişimi başlatmışlardı. Ben de kurulan “Türkiye Yunanistan Dostluk Derneği” üyesi olarak bu büyük sanatçıyı, barış insanını tanıma fırsatı buldum. Daha sonra Hadjidakis ile de tanıştım. O da parlak zekaya sahip son derece yaratıcı, esprili bir sanatçıydı. “Türkler ve Yunanlıların birlikte başardığı en önemli iş, yarattıkları düşmanlıktır. Mikis, Türkiye’ye gelip bunu bozmaya çalışıyor.” demişti. Anlaşılan, geçen yıllar bu ortak eserimizde hasara yol açmamış. Hadjidakis’in “Pire’nin Çocukları” (Ta paidia tou Peiraia) şarkısı ile başlayabilir misiniz?

Burada, avluda yürürken en sık aklıma gelen ve ıslıkla seslendirmeye çalıştığım Georges Moustaki’nin “En Méditerrannée” şarkısı. Gökyüzü bazen buradan da deniz gibi görünüyor.

Burada, avluda yürürken en sık aklıma gelen ve ıslıkla seslendirmeye çalıştığım Georges Moustaki şarkısı.   Gökyüzü bazen buradan da deniz gibi görünüyor.
diye yazıyor Osman Kavala ve şöyle devam ediyor mektubuna …
Suzanne”de melodiyle sözler arasında müthiş bir uyum var. Leonard Cohen, İsa’nın hikâyesini yalın bir biçimde yorumlayarak Suzanne’e olan hislerini tinselliğin alanına ulaştırmış. Biliyorum Açık Radyo’da âdet değildir ama bu şarkıyı Ayşe Buğra’ya yollayabilir miyim?

Bu akşam, birkaç şarkı bulutunda, sevgili Osman Kavala ile bir araya gelmediğimizi kimse söyleyemez. Aynı anda tüm dinleyenlerle birlikte, onun hissedişine yaklaşmış olmak nasıl bir ortak bilinci ya da iradeyi harekete geçiriyordur acaba? Mektubundan son bölümü okuduktan sonra, çalacak son şarkı süresince, yine hep birlikte bu çok güzel şarkının titreşiminde, 18 Aralık Cuma günü özgür bir Osman Kavala hayal edebilir miyiz mesela? Güleryüzle, umutla, sevgiyle… birlikte bu özgürlüğü dileyelim mi? 
Önce mektubunun son satırlarına, sonra şarkının kendisine geçiyorum.  
Ayşe ile gittiğimiz Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’ndaki konserinde Mercedes Sosa, “Sólo le pido a Dios”u söylerken sahnenin arkasından dolunay yükselmeye başladı. Sosa, “Gracias a la vida”yı da seslendirdi. Bizi söylediklerine inandırmak için Sosa’nın doğa üstü güçlerini kullandığını düşünmüştük. Tercihimi “Gracias a la vida” için kullanayım. Ben de sık sık hayata teşekkür ederim.
Sevgilerimle,
Osman Kavala

Bu akşam, hakkında hiçbir delil bulunmaksızın, 1142 gündür tutuklu olarak yargılanan iş insanı ve hak savunucusu Osman Kavala’nın Silivri cezaevinden “Sahibine Şarkılar” programı için gönderdiği mektubu okuduk. Bizim için seçtiği şarkıları, satır aralarında nefes alan hikayeleriyle birlikte dinledik.
Tutukluluğunun 1000. günü, bir anket yapılmış ve  “Kavala”yı bir sözcük ile anlatsanız ne söylerdiniz?’ sorusuna arkadaşlarından, sevenlerinden gelen yanıtlar derlenmişti. Bu sözcükler içinde en çok tekrarlanan ‘vicdan ve vicdanlı’ oldu. Onu, insan, mütevazi ve tevazu, nezaket, iyilik ve iyi, umut, diğerkam takip etti. Ve liste, zarafet, dayanışma, özgürlük, barış, cömert, adalet sözcükleriyle devam etti. 
Tüm bu sözcükler içinde bir sözcük kanımca tüm diğer sözcükleri çevresine bir mıknatıs gibi çekiyordu. O da ‘diğerkam’. Yani, başka insanların ya da canlıların mutluluğunu kendi mutluluğu gibi gözeten, kişisel çıkar gözetmeksizin diğer insanlara maddi veya manevi yararlı olmaya çalışan. Diğerinin değerini bilen. Onurlu bir yaşam hakkını herkes için ilke edinen.  Bu yüzden bu programla birlikte hazırladığım çalma listesinin ismini “Diğerkam için Şarkılar” koydum. İçinde Osman Kavala’nın sevdiği şarkılarla birlikte bir diğerkam için seçilmiş şarkıların olduğu bu çalma listesini Spotify’da Banu Kanıbelli altında bulabilirsiniz. 
Eğer bu akşam siz sevgili dinleyiciler de Osman Bey’in mektubuna, şarkılarına, yazarak karşılık vermek isteği uyandıysa, lütfen ertelemeyin, bize yazın. sahibinesarkilar@gmail.com mail adresine yazacağınız mektupları kendisine ulaştıracağımızdan kuşkunuz olmasın.
Diğer taraftan, sıklıkla yinelediğim gibi, “Sahibine Şarkılar” programı, şarkılar ve hikayeleriyle olduğu kadar, bize yazılan mektuplar ve onlardan yapılan şarkılara da ev sahipliği yapıyor. Şarkılara Mektuplar ismini verdiğimiz oluşumun web adresi ise www.letterstosongs.com. Orayı da ziyaret etmek isterseniz, kapımız, mektup zarflarımız, şarkılarımız her zaman açık. 
Kalan zamanımı, “Diğerkam için Şarkılar” çalma listesinden, bir şarkı için kullanmak istiyorum! 
Bu şarkı hem Osman Kavala’nın kendisine, bu programda şarkılarıyla yer almayı kabul ettiği, hayal bile edemediğimiz zorluklar içinde bize bir mektupla karşılık verme inceliğini göstermiş olduğu için teşekkürümüz, hem de en yakın zamanda dilediğimiz özgürlüğün şarkısı olsun. Tracey Chapman söyleyecek: “Freedom Now” Özgürlük Şimdi!       
İki hafta sonra, çok daha aydınlık bir çarşamba akşamı yeniden buluşmak üzere. Lütfen kendinize iyi bakın ve hep müzikle kalın. 

Açık Dergi Çarşamba 19:30 Tezahür (15 Günde 1) / Hazırlayan: Gülin Dede Tekin / İstanbul tiyatro hayatı üzerine gündelik konuşmalar

tezahur-20201216

Tezahür kayıt arşivi

Twitter.com/GülinDedeTekin

***

Yeşim Özsoy, Ozan Ömer Akgül ve Ferdi Çetin ile ‘Yeni Metin Festivali’ni ve Galataperform’un (@GalataPerform) yeni mecralarını konuşuyoruz: YeniPerform, YeniDünya, YeniMetin.

20:00 – 21:00 Ay’da Caz (Yeni program) / Caz tarihinde bu ay / Hazırlayanlar: Nazlı Toprak ve Leyla Diana Gücük

Caz tarihinde o ay doğan-ölen müzisyenler, çıkan albümler, önemli olayların işlendiği bir caz programı

***

Bu haftaki açılışımızı 14 Aralık’ta hayata veda eden değerli müzisyen Erkut Taçkın’ı anarak yapıyoruz.

21:00 – 22:00 Akdeniz Güneşi / Müzikli Akdeniz Turu / Tolga Esmer

Akdeniz’in cazla buluştuğu radyo programı. Tabii Akdeniz kültürünün katı sınırlardan hoşlanmadığı düşünüldüğünde caz dışındaki müzik türlerine ve Akdeniz dışından, yüreği Akdeniz güneşiyle ısınmış müzisyenlere de yer veriyor. Bu yayın döneminde çarşamba akşamları saat 21.00’de.

Twitter.com/AkdenizGüneşi

***


Avishai Cohen’in özel albüm seti The 50 Gold Selection’dan seçmeler dinlemeye devam ediyoruz.

22:00 – 23:00 Ayın Karanlık Yüzü / Yosi Falay / Bir albüm

23:00 – 24:00 Caz Portreleri / Mustafa Aykın / Ayrıntılı caz tiplemeleri

Facebook.com/Mustafa Aykın.Caz Portreleri

***

16.12.2020 – CAZ PORTRELERİ (51. inci Yayın Dönemi – 95.0 Açık Radyo – saat 23.00 / 23.55)
177.inci portre – tenor saksofoncu ve zaman zaman piyanist –Ike Quebec – üçüncü bölüm
Değerli dinleyicilerim; dostlarım, arkadaşlarım, iyi akşamlar; bu akşam 17 Ağustos 1918 de Newark / New Jersey’de doğan 16 Ocak 1963 de 44 yaşında New York’da hayatını yitiren bir tenor saksofoncu ve zaman zaman piyanist Ike Quebec ile birlikte olmaya devam ediyoruz. Bu bölümde önce size ilk 3 parçasını geçen hafta takdim ettiğim, kayıtları 9 Aralık 1961 de van Gelder Stüdyolarında gerçekleşen albüm ‘’ It Might As Well Be Spring’’den bakiye 3 parçayı sunmak istiyorum.
albümde yer alan müzisyenler:
• Bas – Milt Hinton
• Davullar – Al Harewood
• Org – Freddie Roach
• Tenor Saksofon – Ike Quebec
Albümden bu hafta dinleyeceğimiz parçalar :
4. Lover Man – beste : Roger Ramirez – 5.55
5. Ol’ Man River – beste : Jerome Kern, Oscar Hammerstein II – 6.35
6. Willow Weep For Me – beste : Ann Ronell – 5.20
Albüm notlarına :
• Billboard July 25, 1964
• Erlewine, S. T. Review accessed October 29, 2010
• Blue Note Records discography accessed October 29, 2010
• https://en.wikipedia.org/…/It_Might_as_Well_Be_Spring…
• https://www.allmusic.com/…/it-might-as-well-be-spring…
• https://www.discogs.com/Ike-Quebec-It…/release/2109718
dan ulaşabilirsiniz
programın ikinci bölümünde size başka bir Ike Quebec albümü dinletmeye başlıyorum; kayıtları 20 Ocak 1962 de Van Gelder Studio, Englewood Cliffs, New Jersey de gerçekleşen albüm ‘’Easy Living’’ den ilk 5 parçasını dinletmek istiyorum.
Albümde yer alan müzisyenler:
• Bas – Milt Hinton
• Davullar – Art Blakey
• Piano – Sonny Clark
• Tenor Saksofon – Ike Quebec
• Stanley Turrentine (1. inci parçadan 5.inci parçaya kadar)
• Trombon – Bennie Green (1. inci parçadan 5.inci parçaya kadar)
Albümün tam çalma listesi ( bu hafta ilk 5 parçasını dinleyeceğiz ):
1. “See See Rider” – beste : Ma Rainey – 9:01
2. “Congo Lament” – beste : Bennie Green – 6:53
3. “Que’s Pills” – beste : Stanley Turrentine – 5:40
4. “B.G.’s Groove Two” – beste : Bennie Green – 6:15
5. “I.Q. Shuffle” – beste : Ike Quebec)- 9:47
6. “I’ve Got a Crush on You” – beste Ira & George Gershwin 6.51
7. “Nancy (With the Laughing Face)” – beste : Phil Silvers, Jimmy Van Heusen – 7:25
8. “Easy Living” – beste : Ralph Rainger, Leo Robin – 5:00
Albüm notlarına :
• https://en.wikipedia.org/wiki/Easy_Living_(Ike_Quebec_album)
• https://www.discogs.com/Ike-Quebec-Easy-Living/master/371224
• https://www.allmusic.com/album/easy-living-mw0000194249 ( accessed November 2, 2010)
• Blue Note Records discography accessed November 2, 2010
den ulaşabilirsiniz
haftaya 177.inci portrem Ike Quebec ‘in dördüncü ve son bölümünde, aynı gün ve saatte buluşmayı umar, hepinize müzik, barış, umut ve yaşam mücadelesi dolu bir hafta dilerim…. en derin sevgilerimle saygıdeğer Açık Radyo dinleyenlerim..
….
Mustafa Aykın – Caz Portreleri

24:00 – 01:00 Beton Orman / Da-Frogg Eyez /  Reggae, Dub ve alt türleri

8 yıl aradan sonra Beton Orman, Reggae, Dub ve alt türlerinin pozitif titreşimlerini yaymak için döndü.